| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 117 |
| Tarih: | 29.07.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA YILMAZ HUN (Iğdır) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, yükseköğretim sisteminin farklı alanlarına ilişkin çeşitli düzenlemeler içermektedir. Teklifte öğrenci affından akademik disiplin hükümlerine, üniversite hastanelerinin finansmanından akademik etik düzenlemelerine kadar birçok başlık yer almaktadır. Ancak ne yazık ki bu teklif, üniversitelerin uzun yıllardır biriken temel sorunlarına çözüm üretmekten uzaktır çünkü yükseköğretimin ihtiyacı yalnızca yükseköğretim sistemdeki bazı kanunlarda değişiklik yapmak değildir; bilimsel özgürlüğü, üniversite özerkliği, liyakati ve eğitim hakkını güçlendirecek kapsamlı bir anlayış değişikliğidir. Ancak ne yazık ki iktidar yine bildiğini yapıyor, birbiriyle doğrudan ilgisi olmayan birçok düzenlemeyi tek bir teklifin içine dolduruyor. Böyle olunca ne yazık ki ne bir yasama faaliyeti yürütülebiliyor ne de üniversitelerin gerçek sorunları gerektiği gibi tartışılabiliyor. Yükseköğretim gibi milyonlarca öğrenciyi, yüz binlerce akademisyeni ve aileyi ilgilendiren bir alan torba yasa mantığıyla yönlendirilemez, yönetilemez. Üniversiteler için kalıcı çözümler üretilecekse bunun yolu katılımcılıktan, şeffaflıktan ve ortak akıldan geçmektedir.
Teklifin 1'inci maddesi, tıpta ve diş hekimliğinde yabancı uyruklu uzmanlık öğrencileri açısından yeni bir hak kaybı yaratmaktadır. Üstelik, bu düzenleme, Anayasa Mahkemesinin daha önce hak ihlali tespit ettiği bir konuda yeniden eşitsizlik üreten bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Tıpta ve dış hekimliğinde yabancı uyruklu uzmanlık öğrencileri Türkiye vatandaşı meslektaşlarıyla aynı hastanelerde çalışıyor, aynı nöbeti tutuyor, aynı hastalara hizmet veriyor. Emeği de sorumluluğu da aynı olan insanlar arasında ücret ve özlük hakları bakımından böylesine büyük bir ayrım yapılmasını doğru bulmuyoruz. Teklif yasalaştığında birçok yabancı uyruklu uzmanlık öğrencisinin gelirinin yaklaşık 17 bin lira seviyesinde kalacağı ifade edilmektedir. Bu, bir hekimin insanca yaşamını sürdürebileceği bir gelir değildir. Sağlık sistemini ayakta tutan hekimlerin emeği değersizleştiren bu anlayıştan vazgeçilmelidir. Aynı işi yapan, aynı sorumluluğu taşıyan hekimler arasında ayırım yaratan bu madde yeniden düzenlenmeli, Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu eşitlik ve hak ihlali tespitleri dikkate alınmalıdır.
Teklifin 15'inci maddesinde yer alan öğrenci affı düzenlemesi eğitim hakkının yeniden kullanılabilmesi bakımından önemli fırsat sunmaktadır ancak düzenlemede yer verilen "terör örgütleriyle iltisakı veya irtibatlı olduğu değerlendirilenler" şeklinde belirsiz ifadeler affın kapsayıcılığını zayıflatmakta ve eğitim hakkı üzerinde ciddi hukuki sakıncalı doğurmaktadır. "İltisak" ve "irtibat" kavramları ceza hukukunda kesin sınırları çizilmiş ve mahkûmiyet kararlarıyla tespit edilen hukuki statüler değildir. İdarenin değerlendirmesine açık bu ifadelerin kişilerin yükseköğrenime devam hakkını sınırlandırmak için kullanılması hukuk devleti ilkesi, masumiyet karinesi ve eğitim hakkı bakımından ciddi tartışmalar yaratmaktadır. Üniversiteler idari değerlendirmelerle öğrencilerin dışlandığı kurumlar olmamalıdır; üniversiteler düşüncenin, bilimsel özgürlüğün ve eşit yurttaşlığın güvence altına alındığı eğitim kurumları olmalıdır. Eğitim hakkı ancak Anayasa’nın ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinin öngördüğü açık, belirli ve öngörülebilir sınırlamalarla kısıtlanabilir. Bu nedenle, öğrenci affı düzenlemesi belirsiz ve keyfî uygulamalara zemin hazırlayacak "iltisak" ve "irtibat" ifadelerinden arındırılmalıdır. Eğitim hakkından yararlanacak öğrencilerin kapsamı hukuk devleti ilkesine uygun, nesnel ve yargı denetimine açık ölçütlerle belirlenmelidir.
Teklifte yapılan bir diğer önemli değişiklik ise eğitim elemanlarının atanmasında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının belirleyici bir şart hâline getirilmesidir. Biz bu anlayışı da kabul etmiyoruz, üniversiteler sadakatin değil liyakatin esas alındığı kurumlardır. Bir akademisyenin geleceğini güvenlik değerlendirmelerine değil bilimsel yeterliliğine, akademik üretimine ve etik duruşuna göre belirlemek gerekir. İktidar ise bilimsel ölçütleri geri plana itiyor. Akademide güvenlikçi bir anlayış hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Türkiye bu uygulamaların sonuçlarını daha önce yaşadı, barış akademisyenleri sürecinde binlerce akademisyen düşüncelerinden dolayı üniversitelerinden uzaklaştırıldı, daha sonra Anayasa Mahkemesi ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine dair karar verdi. Bu kanun teklifiyle aynı anlayış bu kez kanunlaştırılmaya çalışılmaktadır. Güvenlik soruşturması bilimsel liyakatin yerine geçemez. Farklı düşünen akademisyenleri potansiyel tehdit olarak gören bir anlayışın özgür bilim üretmesi de mümkün değildir. Bilimin olduğu yerde korku olmaz, fişleme olmaz, siyasi sadakat aranmaz. Üniversitelerde esas alınması gereken ölçüt güvenlik soruşturması olamaz. Esas alması gereken nokta bilimsel yeterlilik, liyakat ve akademik özgürlük olmalıdır çünkü özgür olmayan üniversitelerin özgür bilim üretmesi de mümkün değildir.
Değerli milletvekilleri, bir diğer konu üniversitelerde yaşanan temel sorunların önemli bir bölümü kanun metinlerinden değil yükseköğrenimi şekillendiren yönetim anlayışından kaynaklanmaktadır. Üniversitelerin en temel sorunlarından biri de kayyum rektör anlayışıdır. Üniversiteler bilimsel özerkliğin ve akademik özgürlüğün hayat bulduğu kurumlardır. Bir üniversitenin gelişebilmesi için yalnızca güçlü binalara ya da bütçelere değil özgür bir akademik ortama ihtiyacı vardır. Akademisyenlerin düşüncelerini korkmadan ifade edebildiği, öğrencilerin yönetime katılabildiği ve bilimsel kararların siyasi tercihlerle değil akademik ölçütlerle alındığı bir üniversite iklimi oluşturulmadan yükseköğretimde gerçek bir reformdan söz edilemez. Ancak son yıllarda bunun tam tersine tanıklık ediyoruz. Rektörler üniversite bileşenlerinin iradesi dikkate alınmadan belirlenmektedir. Akademik kadrolarda liyakatten çok siyasal yakınlık tartışmaları gündeme geliyor. Üniversitelerin kendi yöneticilerini belirleme iradesi giderek zayıflarken merkezî idarenin etkisi her geçen gün daha da artırılıyor. Bunun sonucu olarak üniversiteler bilimsel başarılarıyla değil, öğrencilerin ve akademisyenlerin demokratik itirazlarıyla, protestolarıyla ve bu protestolara yönelik müdahalelerle gündeme gelir hâle gelmiştir. Oysa, Anayasa’nın 130'uncu maddesi üniversitelerin bilimsel özerklik yasasına göre faaliyet göstermesini öngörmektedir. Bilimsel özerklik yalnızca ders anlatma serbestisi değildir, aynı zamanda üniversitelerin kendi akademik geleceğini belirleyebilme, yöneticilerini özgür bir akademik iradeyle şekillendirebilme ve bilimsel kararlarını dış müdahalelerden bağımsız alabilme güvencesidir. Kayyum anlayışı ise tam tersine üniversiteleri tek merkezden yönetilecek idari yapılara dönüştürmektedir. Bu anlayış akademisyenlerin yönetime olan güvenini zayıflatmaktadır. Öğrencilerin üniversitelerine aidiyet duygusunu hızla aşındırmakta ve bilimsel üretimi olumsuz etkilemektedir. Bilim, baskının olduğu yerde değil, özgürlüğün, çoğulculuğun ve katılımın olduğu yerde gelişir.
Değerli milletvekilleri bu teklif yükseköğretime ilişkin birçok düzenleme içeriyor ancak üniversitelerin yıllardır kanayan yaralarına yine sessiz kalıyor. Bunlardan biri de OHAL döneminde kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden ihraç edilen barış akademisyenlerinin ve binlerce KESK üyesi kamu emekçisinin yaşadığı ağır hak ihlalleridir. Aradan yıllar geçmesine rağmen bir bildiriye imza attıkları ya da eleştirel düşüncelerini ifade ettikleri için üniversitelerden, çalıştığı kurumlardan uzaklaştırılan çok sayıda akademisyen ve kamu emekçisi hâlâ görevlerine dönememiştir. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına rağmen akademik yaşamda oluşan bu tahribat bütünüyle giderilememiştir. Binlerce öğrenci deneyimli hocalarından mahrum bırakılmış, üniversiteler ise farklı düşüncelerin bir arada ürettiği bilimsel iklimi kaybetmiştir. Üniversiteler farklı fikirlerin özgürce tartışıldığı kurumlar olmalıdır. Bilim ancak eleştirel düşüncenin, ifade özgürlüğünün ve akademik güvencenin olduğu ortamlarda gelişebilir. OHAL KHK'lerinin üniversitelerde bıraktığı adaletsizlikler, barış akademisyenlerinin ve kamu emekçilerinin yaşadığı mağduriyetler giderilmelidir, KHK uygulamasına son verilmeli, KHK mağdurlarının tüm mağduriyetleri de giderilmelidir. Yükseköğretim, yalnızca üniversite kampüslerinden ibaret değildir. Bu sistemin ayrılmaz bir parçası olan öğretmen yetiştirme politikaları ve eğitim emekçilerinin çalışma koşulları da aynı bütünün içindedir. Özel sektör öğretmenleri, düşük ücretlerle, güvencesiz sözleşmelerle ve ağır çalışma koşulları altında mesleklerini sürdürmeye çalışmaktadır. Aynı eğitimi veren, aynı müfredatı uygulayan öğretmenler, yalnızca çalıştıkları kurum farklı olduğu için farklı haklara sahip olmaktadır. Bu durum eğitim emekçileri açısından açık bir eşitsizlik yaratmaktadır. Uzun süredir hak arama mücadelesi veren özel sektör öğretmenlerinin talepleri bu teklifte de karşılık bulamamıştır. İktidar, eğitim sisteminin niteliğini yükseltmek istiyorsa eğer, önce eğitim emekçilerinin insanca çalışma ve adil ücret hakkını güvence altına almak durumundadır çünkü eğitimin geleceği onu ayakta tutan emekçilerin geleceğinden bağımsız düşünülemez.
Değerli milletvekilleri, üniversiteler, özgür düşüncenin, bilimsel üretimin, demokratik yaşamın, toplumsal eşitliğin temel kurumlarıdır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
YILMAZ HUN (Devamla) - Teşekkürler Sayın Başkanım.
Bu nedenle üniversiteleri daha bağımlı hâle getiren değil daha özgür kılan, öğrencileri dışlayan değil eğitim hakkının genişleten, liyakati zayıflatan değil güçlendiren, kamusal yüksek üretimi gerileten değil, destekleyen düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu teklifin bazı olumlu yönlerini teslim etmekle birlikte eksik ve sakıncalı hükümlerinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor; üniversitelerin, öğrencilerin ve akademisyenin ortak geleceğini önceleyen değişiklik önergelerimizin dikkate alınmasını bekliyoruz.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)