| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 109 |
| Tarih: | 02.07.2026 |
KAMURAN TANHAN (Mardin) - Ben de Dilan Vekilimizin bıraktığı yerden, savaşın bilançosunu anlatacağım.
Türkiye'nin 90'lı yıllarında -küresel bir çerçeveden bakacak olursak- silahlı çatışmanın barışçıl yollarla çözülmemiş olması, çatışma çözümleri trendlerine aykırı bir vaka olarak tanımlanabilir. Ancak El Salvador ve Güney Afrika gibi pragmatik çözüm süreçleri, ilk kez çatışan tarafların birbirini askerî zaferlerine dayalı olmayan şekilde iktidar paylaşımı çerçevesinde yeni çözüm modelleri geliştirmeye başlamıştı. Türkiye'deki Kürt meselesinin ayrıksı bir vaka olarak 1990'larda çözülmemiş olmasını, sadece Kürt meselesinin Irak'ta Suriye'de ve İran'daki varlığı nedeniyle bir bölgesel çatışma kompleksi olmasıyla açıklamak elbette zor olacaktır.
Çözümün önündeki yapısal engeller birbirleriyle ilişkili iki tarihsel dinamikten oluşuyor esasında. Birincisi, Türkiye'de kurulmuş olan etnik, ırksal rejimin katılığından; ikincisi de soğuk savaş, erken soğuk savaş zamanından bu yana toplumun içinden gelen örgütlü taleplerin bastırılması amacıyla devletin neredeyse tüm güvenlik kurumlarının gayrinizami savaş teknikleriyle tasarlanıp donatılmış olmasındandır. Çözümsüzlüğü üreten yapısal ve tarihsel nedenler, aradan çeyrek asır geçmesine rağmen 1990'lardaki savaşın insani ve ekonomik bilançosuna dair güvenilir verilere hâlâ ulaşamıyor olmamızın başlıca sebepleriyle büyük ölçüde aynıdır. Benzer çatışmalı süreçlerde olduğu gibi, savaşın yarattığı yıkımı ortaya koyabilmek için bir hakikatleri araştırma komisyonunun kurulması gerekiyor. Nitekim, 1990'lı yıllardaki kayıplara ilişkin tahminler 30 bin ve 40 bin arasında değişse de gerçekte yaşamını yitiren gerilla, asker ve sivillerin sayısını, zorla kaybettirilen, işkenceye maruz bırakılan, doğrudan veya dolaylı biçimde mülksüz bırakılanların kapsamını hâlen bilemiyoruz.
Savaşın ekonomik bilançosu açısından da tablo farklı değil. Yakın dönemde devlet yetkililerinin açıklamalarına göre çatışmanın doğrudan ve dolaylı maliyeti yaklaşık 2 trilyon dolar ama 1990'ların gerçek bilançosuna ulaşmak ancak geçiş dönemi adaleti mekanizmaları kararlı ve etkili bir biçimde uygulanırsa mümkün olur.
Kürt meselesi yalnızca Kürtlerin meselesi değil, Türkiye demokrasisinin meselesi; hukuk devletinin, siyasi katılımın, ifade özgürlüğünün ve toplumsal barışın sınırlarını belirleyen temel meselelerden biri olmaya devam ediyor. Türkiye'nin son yüzyıllık siyasi tarihi büyük ölçüde bu mesele etrafında şekillenen gerilimler, kırılmalar ve arayışlarla örüldü. Bugün, kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki ufuk barıştır, barışa açılan yoldur. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz. Bakın, 1921 Anayasası'nda "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir." diye bir karar alınmıştı. O bir devrimdi ama sonra ne oldu? Milletin egemenliği yerine Meclis egemenliğine geçildi. Şimdi, Meclis egemenliği yerine Cumhurbaşkanının egemenliğine geçilmiş oldu. Yani bir organ egemenliği ile bir millet egemenliğini eşitledi bu iktidar. Hâlbuki 1921 Anayasası, millet egemenliğinin halkın kendi kendisini doğrudan doğruya idare etmesi esasına göre tanımlanmıştı, o tanımı attınız. Bu tanıma geri dönmeli ve o tanımdan ilhamla, Türkiye Cumhuriyeti'nin tek bir halktan değil, halklardan oluştuğunu kabul eden yeni pragmatik bir zemine oturtalım, çözümü kaybettiğimiz yerde arayalım.
Sözlerimi İtalyan yazar Cesare Pavese'in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: "Savaş bir gün biterse kendimize şunu soralım: 'Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler? İnsanları öldüren kader onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılmaktadır. Her ceset sen, ben veya biz olabilirdik, arada hiçbir fark yok. Eğer yaşıyorsak bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır esasında, her şehit yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümün hesabını sorar.'" Şimdi, yeniden ölmemek için, kimse ölmesin diye, herkesin hakkının tahakkuku bir yüzleşme süreci, bir demokratikleşme süreci, bir toplumsal barış iklimi inşa etmeliyiz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
KAMURAN TANHAN (Devamla) - Başkanım, bir dakika...
BAŞKAN - Tabii, buyurun, buyurun; notları toparlayınca bitirdiğinizi zannettim.
Buyurun.
KAMURAN TANHAN (Devamla) - Aslında, barış üzerine konuşunca ekstradan süre almamız gerekiyor Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Verdim süreyi, merak etmeyin.
Buyurun.
KAMURAN TANHAN (Devamla) - Bu nedenle, barışa katkı sunan herkes ama herkes saygıyı hak ediyor ve barışa katkı sunan herkesi bu kürsüden saygıyla selamlıyorum.
Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)