| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 109 |
| Tarih: | 02.07.2026 |
BÜLENT KAYA (İstanbul) -
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa’nın 7'nci maddesi gereğince yasama yetkisini Türk milleti adına kullanan ve yetkisi devredilemeyecek olan bir anayasal organ. Yasama yetkisinin uzun bir zamandır, maalesef, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapan milletvekillerinden alınıp âdeta yürütmenin bir mevzuat daire başkanlığı hâline dönüştürülmeye çalışıldı süreçleri üzülerek görüyoruz ve bunun bir parçası olarak da bu hafta görüşülmekte olan bir yasa teklifinde benzer durumlarla karşılaştık. Burada Millî Savunma Komisyonu Başkanlığı yapan, eski Genelkurmay Başkanlığı yapmış, Millî Savunma Bakanlığı yapmış bir milletvekilimiz, âdeta kendi silah arkadaşlarının mahkeme kararına rağmen göreve iade edilmemesini öngören bir yasal düzenlemeyi buradan hızlı bir şekilde geçirmek için dün akşam burada komisyon sıralarında, komisyon başkanları oturup bir askere bizim yakıştıramayacağımız şekilde teklife katılmamasına rağmen "Katılıyorum." şeklinde gerçeğe aykırı beyanda bulunarak âdeta muhalefetin söz hakkını kısıtladığını düşünerek hareket etti. Ben de, Değerli Komisyon Başkanına buradan sesleniyorum: Siz hangi yasanın altına imza attığınızın farkında mısınız? Yıllarca komutan olarak görev yaptığınız bu silah arkadaşlarınız Türk milleti adına karar veren mahkemelerin "Hayır, bu idarenin kararı hukuksuzdur, göreve iade edilmeli." kararına rağmen silah arkadaşınızın yıllarca mahkeme kapılarında bekletilmesi vicdanınıza sığıyor mu? Gece on ikiye kadar onun mücadelesini mi yaptınız? Ya da kendi anne babası bu kanun sebebiyle göreve döndürülmediği için gözyaşı döken o çocukların "Ya Rabb'i bunu yapanları Allah'a havale ediyorum." sözünün ne manaya geleceğini gece başınızı yastığa koyduğunuzda düşündünüz mü? Rızık endişesiyle annesi babası işten atılıp mahkeme kararına rağmen dönemeyen o çocukların rızık endişesini bir saniye olsun düşünebildiniz mi? Bu gece on ikiye kadar bu yasayı geçirmek için gösterdiğiniz bu mücadeleyi keşke o silah arkadaşlarınıza, komutanlık yaptığınız arkadaşlara ve onun çoluk çocuğunun hukukuna sahip çıkarak yapmış olsaydınız, çok daha hayırlı bir iş yapmış olurdunuz ama maalesef, siz geliyorsunuz, burada o silah arkadaşlarınızın, Türk milleti adına karar veren mahkemelerin kararlarını tanımayacak bir yasayı gece geç saatlere kadar 14 arkadaşınızla "Salt çoğunluğumuz var." diyerek gururla orada yapıyorsunuz. Siz o hukuksuzluktan dolayı gururlanabilirsiniz, bizler de YENİ YOL ve İYİ Parti grupları olarak o hukuksuzluğa karşı direnmenin gururunu dün gece yaşayarak gece çok rahat bir şekilde yastığa başımızı koyduk ve elhamdülillah, vicdanımız rahat bir şekilde uyuduk. Ama yarın bir gün o mahkeme kapılarında rızık endişesi yapıp işine dönemeyen kişilerin belki bedduaları, onların, o çocukların gözyaşlarında boğulacak olan kişiler bu kanuna olumlu oy verirken umarım henüz vaktimiz var düşünürler.
Bir diğeri de nas, bizim inancımızda sözün bittiği bir yerdir. Hani, buna iman etmiş olanlar, evrensel bazı ilkelerinin yanında İslam hukukunun da vazgeçilmez esasları vardır. Bunlardan bir tanesi de mülkiyettir; kutsaldır, bir idarecinin, bir devlet başkanının veya herhangi bir kulun asla el uzatamayacağı bir şeydir mülkiyet hakkı. İslam sadece kürsülerde başkalarına anlatılacak bir din değildir. Anlatıyorsak inanıyoruz dolayısıyla ilk önce kendi nefsimizi ona muhatap kılmamız lazım. Bir kısım sevdiğim Adalet ve Kalkınma Partili arkadaşlarımızın da onların da bu örneği sıklıkla verdiğini bildiğim için onlara bu örneği hatırlatıyorum. Hani hep Hazreti Ömer'in adaletinden bahsederiz. Hazreti Ömer bir arkadaşıyla beraber bir kervanı alır, İran'a gider. Orada ticaret yaparken bir haksızlığa uğrar ve kervanına el konulur. Bu şikâyetini İran'ın kralı olan Nuşirevan'a aktarır. Nuşirevan olayı dinleyip kendi oğlu ve bu şikâyeti kendisine tercüman eden kişinin bu haksızlığa sebep olduğunu anlayınca Hazreti Ömer'e ve yanındaki arkadaşa diyor ki: "Benim ülkemden haklarınızı alarak çıkabilirsiniz. Biriniz şehrin bir kapısından, diğeri de öbür kapısından dışarı çıksın."
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
BÜLENT KAYA (İstanbul) - Hazreti Ömer ve arkadaşı ayrı kapılardan çıkarken Nuşirevan'ın bir oğlunu bir başka kapıda darağacında sallandırdığını, öbür tercümanı da şehrin diğer çıkışında darağacında sallandırdığını görür. O arkadaşı gün gelir Hazreti Ömer'in halife olduğu zaman bir ile vali olarak atanır ve orada bir gayrimüslimin arsasına cami yaptırmak istemektedir o vali. Bedelini öder, o gayrimüslimin rızası olmamasına rağmen kamulaştırır, parasını da öder ama gayrimüslimin rızası yoktur. Çıkar gider Hazreti Ömer'e der ki: "Param verildi. Hakkım yok ama benim rızam yoktu buna." Hazreti Ömer küçük bir not kâğıdıyla "Al bunu valiye git, o senin işini çözer." der. Vali kâğıdı görünce rengi benzi atar. "Bu camiyi yıktırıyorum, senin de arsanı iade ediyorum." der. Şaşırır gayrimüslim "Ne oldu da sen böyle bir karar alıyorsun?" der. Kâğıtta şöyle yazılıdır: "Ömer Nuşirevan'dan daha az adil değildir." Ve o tehdidi duyan vali derhâl o camiyi yıktırıp o arsayı iade etmeyi göze alır. Peki, Sayın Cumhurbaşkanımız Nuşirevan'dan daha mı az adil? "Kenar-ı Dicle'de bir kurt bir kuzuyu kaparsa sorumlusu benim." diyen Hazreti Ömer'in hassasiyetini taşıyan bir Cumhurbaşkanı bir devletin kendi vatandaşının mülkiyetine yirmi, otuz sene önceki değeriyle el koymasını adil bulur mu? Bulmaması lazım diye düşünüyorum.
Ya, temmuzun 1'inde hazine garantili köprülerin bedellerini güncelleştirdiniz, "Bu yetmez, altı ay önce zam yapmıştık, tekrar artırıyoruz." dediniz. Siz altı ayda bir o müteahhitlerinizin parasını güncelliyorsunuz ama vakıfların, insanların mallarını "Otuz sene, kırk sene, elli sene önceki rayiç bedelleri neyse buyurun, gelin, o parayla alıyorum." Siz Nuşirevan'dan daha mı az adilsiniz? Bunları kürsülerde anlatırken kendi nefsinizi hiç mi muhatap almıyorsunuz? Bunları sadece istismar etmek için mi anlatacağız, yoksa önce kendimiz mi yaşayacağız? Kendimiz yaşayamazsak o camiyi yıktırmaya karar veren valinin, o gayrimüslimin Müslüman olmasına sebep olan davranışını yapmamış olur dolayısıyla başkaları da bize bakar. Bunların böyle konuştuğuna bakmayın. Bunlar kürsülerde vaaz eder, icraata geldiği zaman bambaşka işler yaparlar.
Değerli arkadaşlar, değerlerimizi bu kadar örselemeyelim, sahip çıkalım. Sadece kürsülerden edebiyatını yapmayalım. Gün geldiğinde "Hayır, bu olmaz." diyebilecek milletvekilleri olalım. Gruplarımız başka şey söyleyebilir, Genel Başkanlarımız başka bir şey söyleyebilir; "Hayır!" diyelim, direnelim, direnelim, onurumuza sahip çıkalım, gururumuza sahip çıkalım, değerlerimize sahip çıkalım. Biz, dünden bu yana bunun mücadelesini veriyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BÜLENT KAYA (İstanbul) - Son bir dakika daha müsaadeniz olursa bitireyim Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
BÜLENT KAYA (İstanbul) - Dolayısıyla, son olarak şunu söylüyorum: Biz, Allah'tan korkan insanlarız, milletin hakkına, hukukuna el uzatmama konusunda hassasiyeti olan insanlarız. Biz, burada birkaç kendini bilmezin homurdanmasıyla, sesini yükseltmesiyle korkup geri adım atacak insanlar değiliz. Allah'tan korkan insanlar, kınayanın kınamasından korkmadan mücadelesini yapmaya devam eder. Burada AK PARTİ'li birçok arkadaşı tenzih ederek söylüyorum çünkü önemli bir kısmı değil, bir kısmı o şekilde hareket ediyor. Hatta tutanakları istedim, arkadaşlar da herhâlde utanmış olacaklar ki o kelimelerin bir kısmına herhâlde tutanaklara geçirmediler. Söylemediklerini var sayıyorum ama söylemiş olanların da o seviyesine düşmeyeceğimi, kötü sözün sahibine ait olduğunu, oturduğu yerden kalabalıklarının arkasına sığınarak laf atmanın bir adamlık olmadığını söyleyerek Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.