GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:107
Tarih:30.06.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA MEHMET KAMAÇ (Diyarbakır) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Tabii, son zamanlarda iktidar partisinin getirdiği torba yasalara baktığımızda hukuk devletini değil, devletin hukukunu esas aldığını torba yasalardan açıkça anlayabiliyoruz. Neden mi söylüyoruz bunu? Biraz açalım: Bugün önümüzde duran iki bölü (2/3705) esas numaralı Uzman Erbaş Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ne yazık ki uzun süredir bir yasama alışkanlığı hâline getirilen, anayasal düzene ve kuvvetler ayrılığına ağır darbeler vuran 2 temel yanlış yöntemin yeni bir tezahürüdür. Bunlardan 1'incisi, artık bir yerel yönetim biçimi hâline gelen torba kanun mantığı, 2'ncisi ve daha tehlikelisi ise Anayasa Mahkemesi kararlarının arkasından dolanma pratiğidir.

Değerli milletvekilleri, kanun yapım sürecinin en temel kuralı, aynı amaca hizmet eden maddelerin bir arada görüşülmesidir. Bu köklü kuralı çiğneyerek tabip subayların mecburi hizmetinden denizaltı personeline, mülkiyet hakkını ilgilendiren kamulaştırma sorunlarından sözleşmeli askerî personelin zabıta ve bekçi yapılmasına kadar birbirine tamamen yabancı konuları bir sepete koyuyorsunuz. Bu durum yasamanın şeffaflığını yok ettiği gibi aslında kanun yapma tekniği açısından ciddi sıkıntılar barındırıyor. Biz her şeyi güvenlik eksenine sıkıştıran bu militarist mantığı ve bu yasa dayatmasını kökten reddediyoruz. Bu teklifin en tehlikeli, hukuk devleti ilkesini en derinden sarsan hükmü 7'nci maddesidir. Bunun Türkçesi şudur: Mahkeme içeride, mahpusta bulunan bir mahkûm hakkında beraat kararı verir ama cezaevi müdürü onu salıvermez yani Türkçesi bu. Cezaevi müdürü der ki: "Hayır, sen ilk derece mahkemeden beraat kararı aldın fakat senin dosyan istinafa gidecek, Yargıtaya gidecek, ondan sonra ben seni salıvereceğim; böylesi bir süreci işletmeden benim seni salıvermem mümkün değil." Bu 7'nci madde tam da yani Türkçesiyle bunu ifade ediyor.

Şimdi, mahkemenin verdiği göreve iade kararlarını açıkça askıya alıyor, "Mahkeme göreve iade kararı verse bile ben bu kararı uygulamam." diyorsunuz. "Ne zaman ki istinaf biter, Danıştay kararı kesinleştirir ancak o zaman uygularım." deme lüksü veriyorsunuz. Bu dayatma, bu ülkede yıllardır süregelen yargısal kırımın ve hiyerarşinin en altında ezilen kesimlere yönelik düşman ceza hukukunun yeni bir halkasıdır. Hatırlayalım, 15 Temmuz sürecinde emir komuta zincirinin en altında bulunan, o gece ne olduğundan bile habersiz bir şekilde kışlalarından çıkarılan binlerce er ve askerî öğrenci mağdur duruma düşürülmüştür. Darbenin asıl planlayıcıları ve siyasi ayakları karanlıkta bırakılırken hayatının henüz başında askerî öğrenciler, görevini yapan erler cezaevlerine konulmuş, haksız ihraçlarla sivil ölüme mahkûm edilmişlerdir. İşte, bu madde, yaşanan o devasa mağduriyet sarmalından binbir zorlukla süzülüp yıllar sonra idari mahkemelerden aklanma veya göreve iade kararı alabilen az sayıda kim masum insanın hakkını da gasbetme maddesidir. Anayasa’nın 138'inci maddesinde açıkça "İdare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez." derken siz masumiyet karinesini ve adil yargılanma hakkını yok sayarak Anayasa'yı açıkça baypas ediyorsunuz. İlk derece mahkemesinin kararı üst mahkeme bozana kadar geçerlidir ve derhâl uygulanmalıdır. Mahkeme bu insanlar için "Sen suçsuzsun, haksızlığa uğramışsın, işine dön." diyor ama idare bu yasaya sığınarak "Yok, ben Danıştayı bekleyeceğim." diyerek insanları açlığa ve belirsizliğe mahkûm etmek istiyor. Bu düzenleme, idari yargı denetimini fiilen işlevsiz kılmak, sivil kırım politikalarını kalıcı hâle getirmek ve adaletsizliği kurumsallaştırma girişimidir.

Sayın milletvekilleri, gelelim s8'inci maddeye. Bu madde, geçmişte mülga 221 sayılı Kanun kapsamında devletin vatandaşın taşınmazına usulüne uygun bir kamulaştırma yapmaksızın yani fiilen el koyduğu mülkleri ilgilendiriyor. Hatırlayalım: Anayasa Mahkemesi 2022 yılında bu garabeti mülkiyet hakkı ihlali gerekçesiyle iptal etmişti. Şimdi, iktidar ne yapıyor? Anayasa Mahkemesinin kararıyla ortaya çıkan hukuki boşluğu vatandaşın lehine değil yine idarenin lehine doldurmaya çalışıyor. Vatandaşın geçmişe dönük hak arama imkânlarını tamamen sınırlandırıyor. Üstelik taşınmazın bugünkü değerinde değil, ta o yıllardaki fiili tahsis tarihindeki rayiç bedelini esas alıyorsunuz. Soruyorum size: On yıllar öncesinin rayiciyle bugünün mülkiyet hakkı telafi edilebilir mi? Devlet mülkiyet hakkını ihlal edecek, üstüne bir de komik bir bedel ödeyip konuyu kapatacak, öyle mi? Daha da vahimi, yargılama giderleri ve vekâlet ücretlerini maktu hâle getirerek vatandaşın hak arama özgürlüğünün önüne mali bir barikat kuruyorsunuz. Mülkiyet hakkı zaman aşımına uğramayacak kadar kutsal ve zaman ötesi bir haktır. Bu madde daha önce dokuzuncu yargı paketinde gelen yoğun toplumsal tepkiler üzerine geri çekilmişti. Şimdi ne değişti de bu Anayasa'ya aykırı hükmü askerî bir torba kanunun içine gizleyerek yeniden karşımıza getiriyorsunuz. Kimi kandırmaya çalışıyorsunuz?

Teklifin 17'nci maddesi de sosyoloji ve hukuki açıdan büyük bir kırılma noktasıdır. Düzenlemeyle infaz koruma memuru, çarşı ve mahalle bekçisi, orman muhafaza memuru, zabıta, itfaiye gibi kritik kamu görevlilerinin yıllık atama kontenjanlarının yüzde 10'u doğrudan sözleşmeli askerî personele ayrılmıştır. Şimdi gerçekleri görelim: TÜİK'in o çok tartışılan manipülatif verilerine göre bile genç işsizliği yüzde 14,5 olarak açıklanırken bağımsız araştırmalara ve sendika raporlarına göre genç işsizlik gerçekte yüzde 60,5'a dayanmış durumdadır. Üniversite mezunu 100 binlerce genç KPSS kapılarında dirsek çürütürken, mülakat salonlarında hakları elinden alınırken siz kalkıp kamudaki kadroların yüzde 10'unu sınav şartı aramaksızın sadece mülakatla belli bir meslek grubuna tahsis ediyorsunuz. Anayasa’nın 70'inci maddesi çok açıktır: Kamu hizmetine girmede görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez. Siz fırsat eşitliğini ortadan kaldırarak liyakati, mülakat komisyonların insafına terk ediyorsunuz.

İşin daha vahim boyutuysa toplumsal yaşamını militarize edilmesidir. Savaş ve çatışma konseptiyle, silah kültürüyle yetiştirilmiş bir kesimin toplumla doğrudan ve silahsız temas kurması gereken zabıtalık, itfaiyecilik, bekçilik gibi sivil alanlara mülakatla ve kitleler hâlinde kaydırılması toplumsal hayatta süreklileşmiş bir silah ve şiddet gölgesi oluşmasına neden olacaktır. Bu durum, sokakta yeni gerilimlere, hak ihlallerine, şiddet sarmallarına kapı aralayacaktır. Sivil hayatın kuralları ile askerî disiplin kuralları birbirine karıştırılmamalı, toplum, hiyerarşik ve üniter yapılarla kuşatılmamalıdır.

Kanun teklifinin ilk maddelerinde tıp ve diş hekimliği fakültelerinden ayrılan tabip subayların hekimlik yapma yasaklarına dair oranlar getiriliyor. Keza askerî personelin sicil kriterleri ve statü geçiş sınavları kanun metninde işleniyor. Neden yapılıyor bunlar? Çünkü Anayasa Mahkemesi bu konularda yürütmeye verilen keyfî yönetmelik çıkarma yetkilerini ve ölçüsüz cezaları tek tek iptal etti. İktidar ise AYM'nin ölçülülük ve hukuki güvenlik felsefesini anlamak yerine, sadece şeklî formüller üreterek cezaları biraz değiştirip yeniden kanunlaştırıyor. Amaç, hak ve özgürlükleri korumak değil Anayasa Mahkemesi kararlarını dolanarak tekçi ve baskıcı statükoyu sürdürmektir?

Bu gerekçelerle, bu kanun teklifine "hayır" diyeceğimizi söylüyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)