| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 107 |
| Tarih: | 30.06.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA DİLAN KUNT AYAN (Şanlıurfa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Evet, bugün yine önümüzde bir torba kanun var ve bir maddesine bakıyoruz, askerî personel; diğer maddesine bakıyoruz, kamulaştırma; bir başkasına bakıyoruz, o da sağlığa dair. Yani birbiriyle ilgisi olmayan onlarca konuyu aynı torba içerisine koymuşlar ve yine önümüze getirmişler. Açık ifade edelim, bu anlayış aslında parlamenter demokrasinin ruhuna aykırıdır, defalarca bu kürsülerden bunu ifade ettik. Çünkü demokrasiyi hız değildir, demokrasi tartışmadır, demokrasi müzakeredir, demokrasi çoğulculuktur ve Meclisin görevi de elbette ki iktidarın hazırladığı paketleri onaylamak değildir, halk adına denetlemek, tartışmak ve gerektiğinde de durdurmaktır. Ama Meclis tam da bunu yapmasın diye ısrarla bu torba yasaları önümüze getiriyorsunuz.
Evet, arkadaşlar, teklifin sorunu yalnızca hazırlanış şekli değil elbette, yine içerisinde hukuk devletini zedeleyici ciddi hükümler olduğunu görüyoruz. Bakın, en açık örneklerinden biri -defaatle dile getirdik, Anayasa Mahkemesi kararlarının fiilen etkisizleştirilmeye çalışılmasıdır bu durum- Anayasa Mahkemesi bir düzenlemeyi iptal ediyor ve diyor ki: "Buna dair gerekli düzenlemeleri Mecliste yapın." İktidar ne yapıyor? O gün onu getirmiyor, başka torba yasanın içerisine koyarak laf ebeliği yapıyor ve sonra o düzenlemeyi önümüze getiriyor. Bu, yurttaşa açıkça "Haklı olabilirsiniz, mahkeme sizi haklı bulmuş olabilir, mahkeme bu düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğunu ifade etmiş olabilir ama AKP iktidar istemediği sürece, hiç kusura bakmayın, biz bu düzenlemeyi yapmayacağız." demektir. Anayasa Mahkemesi kararına uygun yasal düzenleme yapmak da hukuk devletinin bir gereğidir.
Şimdi, bu teklifin 8'inci maddesine bakalım. 8'inci maddede kamulaştırmasız, el atma meselesiyle ilgili bir düzenleme var. Hatırlarsanız, dokuzuncu yargı paketinde de buna dair bir düzenleme yapılacaktı ama o dönem yine barolar, hak örgütleri buna dair çok ciddi itirazlarını sundular ve en nihayetinde bu düzenleme yapılmadı. Şimdi, dayanamadılar, tekrar ısıtıp bir daha önümüze getirdiler.
Tabii, bunu anlatmak için 1956 yılına gitmek lazım. Neden? Çünkü 1956 öncesinde devlet o kadar çok usulsüz el koymalar yaptı ki ve bu usulsüz el koymalarda da elbette ki bedellerini halka ödemedi. 1961'de çıkarılan kanunla da bu durumu yasal bir çerçeveye oturtmaya çalıştılar "Tamam, madem öyle biz bunun bedelini ödeyelim ama hiç kusura bakmayın mevcut, güncel bedelini ödeyemeyiz, o zamanki bedeli neyse ona göre öderiz." dediler ve onlarca yıllık mücadeleden sonra da Anayasa Mahkemesi bunu iptal etti. Ne dedi? "Mülkiyet hakkının özüne dokunuyor ve Anayasa'ya aykırıdır." diyerek 2022 yılında bu kararı iptal etti. Şimdi, elimizdeki teklifin 8'inci maddesiyle ne yapılıyor? Anayasa Mahkemesinin iptal kararına rağmen, geçici maddeyle Kamulaştırma Kanunu'na eklemeye çalışılıyor. Yani ne yapıyor? 12 Ocak 1963'ten sonra bu taşınmazlara ilişkin ileri sürülen her türlü bedel talebi ve dava hakkını kapatıyor. Daha da önemlisi, bu kapatmadaki davalarda mahkeme ve icra harçları ile vekâlet ücretlerini maktu olarak belirliyor. Yani hak sahibinin avukat tutmasını ekonomik olarak anlamsız hâle getiriyor. Hem dava hakkını kısıtlıyor hem de dava açsanız bile yine savunmanız finansal olarak imkânsız bir hâle getirilmiş oluyor. Bu maddenin elbette ki teklif metninden çıkarılabilmesi için Komisyon aşamasında önergeler sunduk fakat maalesef ki buna dair hiçbir gelişme olmadı, yine buraya getirdiler, burada da şerhimizi ifade ediyoruz.
Şimdi, bu teklifin 14'üncü maddesine bakalım. Bakın, bunda şöyle söylüyor, diyor ki: Bazı kamu kurumlarında her yıl yapılacak personel alımlarında toplam kontenjanın yüzde 10'unun en az yedi yıl çalışmış sözleşmeli erbaş ve erlere ayrılması zorunlu olsun. Kimi kastediyor aslında, yerine neyi koyacaklar? Şunu koyacaklar: İnfaz koruma memuru, mahalle bekçiliği, zabıta, itfaiye eri ve benzeri kadrolarda ayrıcalıklı bir pencere açıyor askerî personellere.
Şimdi, bu düzenleme neden sorunlu ifade edelim, açık açık söyleyelim: Anayasa madde 70 açık, diyor ki: Her yurttaş kamu hizmetine girme hakkına sahiptir ve hizmete alımda da görevin gerektirdiği nitelikler dışında hiçbir ayrım yapılamaz.
Şimdi, Anayasa bu kadar açıkken, ülkede bu kadar genç nüfusun işsizliği söz konusuyken bu ayrımcılık neden yapılıyor? Açık ifade edelim: Askerî eğitim almış, kariyeri boyunca güvenlik refleksiyle şekillendirilmiş bir personel profilinin toplumla temas eden bu kadrolara yoğunlaştırılmasının ne anlama geldiğini soracağız elbette ki burada ve biz burada -yanlış anlaşılmasın- şunu ifade edelim: Sözleşmeli erbaş ve erler değil bizim burada ifade ettiğimiz; iktidarın tercih ettiği politika, bunu ifade ediyoruz, bunun tartışılması gerektiğini ifade ediyoruz. Yine, güvenlikçi mantık ordudan devlet kurumlarına, oradan da gündelik hayata doğru akmaktadır ve bu teklifin gösterdiği tam da budur.
Şimdi, arkadaşlar, tam da bu noktada şunu sormak geliyor: Bu kadar güvenlikçi aklın Türkiye'de ne duruma gittiğini Türkiye'nin hangi aşamaya gittiğini tartışmak gerekiyor. Nedir tabii ki bunun en önemli durumlarından biri? NATO toplantısı öncesi Ankara'da "önlem" adı altında yapılan operasyonlarla nerede durduğunu, nereye gittiğini açık açık görüyoruz biz ülkenin. Tam 264 kişi arkadaşlar, 264 kişi içerisinde sivil toplum örgütünden, akademisyenlerden, gazetecilerden, avukatlardan, TEMA Vakfından üyelerin, sendikacıların, öğrencilerin de olduğu kişiler gözaltına alındı ve bunların 200'e yakını tutuklandı ve savcılık tutuklama talebinde neyi ifade etti biliyor musunuz? Dedi ki: "Türkiye Cumhuriyeti devletinin terörle anılan bir ülke olması yönünde eylemler gerçekleştirebileceği iddiasıyla tutuklandılar." El insaf diyoruz arkadaşlar! Tutuklanan bu insanlar ne diyordu biliyor musunuz? Savaşa karşı barışı savunuyordu. Yine "Ölüm değil, yaşam." diyordu. "Açlık değil, refah." diyordu. Sömürü değil, adil bir yaşamı savunuyorlardı ama bunların hiçbiri suç değil arkadaşlar. Suç olan ne? Protesto ve eylemleri on üç gün boyunca yasaklamaktır. Suç olan ne? NATO Zirvesine beğenmedikleri basıncıları anlamaktır. Biz bir kez daha buradan sesleniyoruz: Bunlar suç değil. Bir an önce hukuksuz bir şekilde gözaltına alınan bu kişilerin serbest bırakılması gerekiyor.
Evet, arkadaşlar, bugün artık yeni bir dönemin eşiğindeyiz. PKK'nin kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının yalnızca bir örgütsel karar olarak okunmaması gerekiyor. Bu, Türkiye'nin onlarca yılına damgasını vuran çatışmalı dönemin kapanmasına yönelik tarihsel bir iradenin ortaya çıkmasıdır. Bu, köklü bir siyasi dönüşümdür ve bu dönüşüm Türkiye'ye somut bir soru yöneltiyor: Bu fırsatta ne yapacaksınız?
Cumhuriyet yüz yıldır Kürt gerçekliğine dar geldi ancak bugün mesele yalnızca Kürt meselesi değildir. Aynı siyasal ve hukuksal sınırlar adalet isteyen emekçiye, eşitlik isteyen kadına, bu ülkede geleceğini arayan gence ve özgürlük talep eden bütün toplumsal kesimlere de dar gelmektedir. Bu nedenle, Kürt özgürlük mücadelesi ile emek mücadelesi, kadın özgürlük mücadelesi ile demokrasi mücadelesi, ekoloji mücadelesi ile hukuk mücadelesi birbirinden bağımsız değildir. Aynı güvenlikçi devlet anlayışı yıllardır savaşı kamusal kaynakların önceliği hâline getirdi; demokratik kurumları zayıflattı, olağanüstü hâli olağan bir duruma getirdi ve güvenlik söylemini toplumsal muhalefeti baskılamanın aracına dönüştürdü. Barış ve demokratik toplum süreci bu yüzden yalnızca Kürt meselesinin çözümü değildir çünkü yalnızca silahların susması olmadığı gibi. Barış devletin yurttaşından korkmadığı, aynı zamanda yurttaşın da devletten korkmadığı demokratik bir cumhuriyetin adıdır ve biz biliyoruz ki yoksulluğu brandalarla gizleyebilirsiniz, adaletsizliği torba kanunlara erteleyebilirsiniz, yine Anayasa Mahkemesi kararlarını dolanmaya çalışabilirsiniz ama halkın demokrasi talebini hiçbir perdeyle örtemeyeceğinizi buradan ifade edelim. Bu yüzden cumhuriyetin 2'inci yüzyılında önümüzde iki seçenek var: Ya, korkuyu kurumsallaştıracaksınız ya da demokrasiyi kurumsallaştıracaksınız.
Şimdi, son olarak şunu ifade etmek gerekiyor: Önümüzdeki tabloya bakacak olursak bu kanun teklifiyle birlikte değerlendirelim bunu, bir yanda Türkiye'nin önünde duran tarihsel demokratikleşme fırsatı varken diğer yanda ise Anayasa Mahkemesi kararlarını etkisizleştirmeye çalışan, yine mülkiyet hakkını zedeleyen, hukuk güvenliğini aşındıran ve güvenlikçi devlet anlayışını daha da tahkim eden bir kanun teklifi var. Barışın hukuki ve demokratik zeminini güçlendirmesi gereken bir dönemde Meclisin önünde tam tersine maalesef ki güvenlikçi refleksleri derinleştiren düzenlemeler getiriliyor. Tüm bu nedenlerle bizim bu kanun teklifine olumsuz oy vereceğimizi buradan ifade ediyorum ve Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)