GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:67
Tarih:04.03.2026

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın vekiller, ben de Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Evet, aslında bu ülkede çokça karşılaştığımız ve daha çok da aslında bizlerin başına gelen bir meseleden bahsetmek istiyorum, o da insanlık onurunu aslında ayaklar altına alan, işkence meselesi. İBB davasında Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, yaptığı savunmasında çıplak aramaya maruz kaldığını söylemişti ve bütün bunlara karşılık da biliyorsunuz, Emniyetin bir açıklaması oldu. Şimdi, düşünün, bir kadın evine yapılan operasyon sırasında 2 çocuğunun gözlerinin önünde kriminalize ediliyor, bir anne çocuklarından koparılıyor, savcılık makamında çocuklarıyla tehdit ediliyor ve tutukluluk âdeta itiraf üretmenin ve irade kırmanın aracı hâline getiriliyor. Şimdi, bütün bunların hukuk devletiyle bir ilgisi var mı diye hepimizin sorması gerekmez mi? Çünkü sadece fiziksel işkence bir suç değildir. Bir anneyi çocuklarıyla tehdit etmek de işkencedir, bir kadını çıplak aramaya maruz bırakmak da işkencedir, insanlık onurunu hedef almak da bir işkencedir; korkutmak, sindirmek, yalnızlaştırmak, çaresizlik üzerinden aslında teslim almaya çalışmanın kendisi de bir işkencedir. O anlamıyla bütün bu işkence suçlarına karşı da bütünlüklü bir karşı duruşun ortaya konulması ve insanlık onurunun birlikte savunulması gerekir. Türkiye'nin taraf olduğu anlaşmalara bakalım: Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme'si işkenceyi yasaklar ve Türkiye taraftır, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi işkenceyi yasaklar ve Türkiye taraftır, Anayasa’nın 17'nci maddesi işkenceyi yasaklar. İnsanlık onuru dokunulmazdır ve devletin hiçbir kurumu, hiçbir görevlisi, hiçbir makam, hiçbir kişi bu ilkenin üstünde değildir. O anlamıyla söyleyelim, daha önce bunu çok söyledik, özellikle Mecliste, sokakta: Bu ülkede karakollarda, gözaltı merkezlerinde, cezaevlerinde kötü muamele, çıplak arama ve işkence aslında her yerde yaygın bir şekilde yaşanıyor. Bu hak ihlallerini Meclise taşıyoruz, Meclis kürsüsünden dile getiriyoruz, soru önergeleri veriyoruz ve buna karşı bütünlüklü bir tutum alınması çağrısını da buradan bir kez daha yapmak istiyoruz. Bu sözleri kadınlar için söyledik, Kürtler için söyledik, öğrenciler için söyledik, gazeteciler için söyledik, hasta mahpuslar için söyledik, muhalifler için söyledik yani mağdur kim varsa biz hep onun yanındaydık ve hep onun yanında durmaya da devam edeceğiz. O anlamıyla, temel bir ilkeden bahsediyoruz, işkence kimden gelirse gelsin, mağdurun kimliği ne olursa olsun suçtur. Bugün karşımızda münferit olarak bir meseleden değil aslında neredeyse sistematikleştirilmeye çalışılan bir yaklaşımdan, bir pratikten bahsediyoruz. Çıplak arama işkencesi ne yazık ki bu ülkenin gündeminden düşmüyor, Türkiye bu utançtan kurtulmuyor, kurtulmak istemiyor. Cezaevlerinden, gözaltı merkezlerinden, karakollardan benzer anlatımları yıllardır duyuyoruz, mağdurların feryadını hepimiz işitiyoruz ama ne yazık ki buna karşı gerçek anlamda yapısal bir önlem almaktan uzak bir yaklaşımı da hep beraber görüyoruz. O anlamıyla, bir kez daha, bütün bu insanlık onurunu ayaklar altına alan tutumların karşısında olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, tabii ki sadece işkence suçu değil, aynı zamanda, aslında cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri de temel bir sorun. Sadece Sincan Kapalı Kadın Cezaevinin son derece ağır hak ihlalleriyle gündeme geldiğini ifade edelim. Son altı ay içinde en az 4 kadının yaşamına son verdiği ve çok sayıda kadının da intihar girişiminde bulunduğu ifade ediliyor. Şimdi, bunu sadece bir istatistik olarak değerlendirebilir miyiz? "A, 4 kadın ölmüş, kadınlar intihar girişiminde bulunmuş." diyebilir miyiz? Burada çok açık ve net bir hak ihlali olduğunu, kötü muamele olduğunu, kadınların özellikle cezaevlerindeki koşullarının çok daha ağır olduğunu görmemiz gerekiyor. Kadın mahpuslar yoksulluk içinde yaşıyor, temel hijyen ürünlerine erişemiyor, psikolojik destek alamıyor, yoğun bir izolasyon altında bırakılıyor ve bütün bu koşullar da en nihayetinde insan hayatı üzerinde derin izler bırakıyor ve işte, yaşamına son vermekten tutalım da intihar girişimine kadar bir dizi sonucu oluyor. O anlamıyla, bunun bir alarm olduğunu ifade etmemiz gerekiyor ve buradan da Adalet Bakanlığına çağrı yapmamız gerekiyor, çağrı yapıyoruz: Adalet Bakanlığı bu ölümlerle ilgili soruşturma başlatmış mıdır, gerçekten etkili bir inceleme yapmış mıdır? Sorumlulara dair herhangi bir işlem var mıdır ve en önemlisi bu tabloyu değiştirmek için nasıl önlemler alınmıştır? Bunların hızlı bir şekilde kamuoyuna açıklanması lazım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun lütfen.

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) -

Bu bir olağan durum değil Sayın Başkan. Sonuçta, devlet sadece cezalandırmaz, devlet kendi sorumluluğu altındaki insanların yaşam hakkını korumak zorundadır, mahpusların yaşam hakkını korumak devletin sorumluluğudur. Bu sorumluluktan hiç kimsenin kaçmaması gerekiyor. Bu sürecin takipçisi olacağımızı bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 8-9 Haziran tarihlerinde Diyarbakır'da "Demokratik Yerel Yönetimlerle Komünal Topluma" şiarıyla Demokratik Yerel Yönetimler Konferansı'mızı gerçekleştirdik, yaklaşık 450 delege arkadaşımız katıldı ve bu konferansta yerel yönetim deneyimlerimiz, kayyum rejiminin yarattığı tahribat ve demokratik yerel yönetimlerin geleceği üzerine kapsamlı tartışmalar yürüttük. Ortaya çıkan sonuç bildirgesi halk iradesinin gasbedilemeyeceğini bir kez daha güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Konferansımız da kayyum uygulamalarının bir yönetim biçimi değil, doğrudan halk iradesine dönük bir mesele olduğunu, bir gasp olduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koydu. Bu kayyum rejiminin sona erdirilmesi yerel demokrasinin güvence altına alınması yönünde de net bir irade beyanı olarak da okunabilir bu konferansın kendisi.

Ayrıca, eş başkanlık sistemi kadın özgürlükçü paradigmanın en temel kazanımlarından biridir ve hızla bunun yasal mevzuata yedirilmesi gerekiyor. O anlamıyla, yasal bir güvenceye kavuşturulması da ortaya konulmuştur. Yerel yönetimlerin yalnızca hizmet değil, aynı zamanda toplumsal yaşamı örgütleyen demokratik alanlar olduğu vurgulanmıştır. En önemlisi de aslında içinde bulunduğumuz barış ve demokratik toplum süreci ve 27 Şubat çağrısı ekseninde de barış ve demokratik toplum çağrısının, demokratik yerel yönetimlerin bu çağrının pratik zemini olduğu ve demokratik toplumun inşasının yerelden başladığı da değerlendirilmiştir.

Bu çerçevede, ben, bir kez daha, konferans sürecine emeği geçen bütün arkadaşlarımın emeğine, yüreğine sağlık diyorum, bütün katılımcı arkadaşlarımı kutluyorum ve bu konferansın bizler için yerel demokrasinin geliştirilmesi açısından da bir yol haritası sunduğunu da ifade etmek istiyorum.

O anlamıyla, taleplerimiz açıktır: Kayyum rejiminin ortadan kaldırılması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, demokratik entegrasyon yasalarının hızla çıkarılması ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'ndaki çekincelerin kaldırılması Hükûmetin, devletin de bu konudaki güçlü bir irade beyanı olarak görülecektir. Bu konuda hızla adım atılması gerekmektedir diyorum, Genel Kurulu selamlıyorum.

Teşekkür ederim.