| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 98 |
| Tarih: | 03.06.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA FERİT ŞENYAŞAR (Şanlıurfa) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin geneli üzerinde söz almış bulunmaktayım. Genel Kurulu ve halkımızı saygıyla selamlıyorum.
30 maddelik torba kanuna baktığımızda, orman kadastrosundan su yönetimine, hayvancılıktan alkol reklamlarına kadar tam 14 ayrı konuda değişiklik öngören, ne ararsanız içinde olan bir karmaşa. Öte yandan, teklifin hazırlanma sürecinde katılımcılık ilkesi gözetilmemiştir. Tekliften doğrudan etkilenecek olan çiftçiler, meslek örgütleri, yaşam savunucuları, bilim insanları ve demokratik kitle örgütleri sürece dâhil edilmemiştir. İktidarın "Biz yaptık oldu." anlayışı bir kez daha görünür olmuştur. AKP iktidarı söz konusu düzenlemeleri sürekli olarak kamu yararı, tarımsal verimlilik ve iklim kriziyle mücadele gibi gerekçelerle sunmaktadır. Bu anlamda, AKP'nin Meclisten geçirdiği yasalar bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan yönelim nedir? Tarım ve mera alanları, su varlıkları ve ekolojik yaşam alanları kendine içkin varlıklar değil rant üretimin bir nesnesi olarak görülüyor. İktidarın bu teklifle aslında neyi dert edindiği çok açık, "Yurttaşların haklarını nasıl gasbederiz?" diye yasa çıkarılıyor. Oysa yasalar kişilerin temel haklarını ve doğal yaşamı güvence altına almak için çıkarılır. İktidar mülkiyet hakkını sınırlamayı, yargı yollarını etkisizleştirmeyi kendine görev edinmiş durumda. Anayasa’nın 169'uncu maddesinde hüküm açıktır: "Orman sınırları daraltılamaz." deniliyor ama iktidar buna "eş değer alan" diye bir kılıf uydurmuş, ormanı oradan alıp buraya taşıyabileceğini sanıyor. "Orman" dediğiniz bir mobilya takımı mıdır ki bu odadan alıp oraya taşıyacaksınız? Orman bir ekosistemdir ama bu zihniyet için orman sadece tasarruf edilebilir araziden ibarettir. Kesinleşmiş orman sınırlarını özel mülkiyete iade ederek Anayasa'yı doğrudan çiğniyorsunuz. Bu, doğanın piyasalaştırılmasının en acımasız örneklerindendir. Bu yasal düzenleme 1980'lerden bu yana toplumu ve doğayı hedef alan neoliberal saldırıların devamıdır. Bugün bu teklifle doğaya saldırı zirveye ulaşıyor. Hele bir de karbon yutak ormanları meselesi var ki tam bir yeşil boyama hikâyesi. İklim kriziyle mücadele ediliyormuş gibi yapılıp mevcut ormanlarımızı kirletme hakkını satın almak isteyen şirketlere bedel karşılığı tahsis ediyorsunuz yani diyorsunuz ki "Siz kirletmeye devam edin, biz size ormanları piyasa rayici üzerinden satarız."
Ormanları ağaç sayısına, ağacı da karbon kapasitesine indirgediniz. Bu sistem emisyonları azaltmıyor, sadece kirletme hakkını alınıp satılabilir bir meta hâline getiriyor. "2053 net sıfır emisyon hedefi" dedikleri şey de sermayeye yeni birikim alanı açma projesinden başka bir şey değildir.
Bir de bu ucube teklif içerisinde Devlet Su İşlerinin yetkilerini daraltıp baraj havzalarını korumasız hâle getiriyorsunuz. Baraj havzaları dokunulamaz ve devlet tarafından korunması gereken temiz suya erişim hakkımızın teminatıdır.
Bu yasayla HES'lerin güvenliğini de özel şirketlerin ve patronların vicdanına teslim ediyorsunuz. Anlaşılan İliç faciasından hiç ders almamışsınız. Denetimi sermayeye bırakmanın bedelini bu ülkede insanlar canıyla ödüyor.
Bu düzenlemenin getirdiği bir başka risk ise çeltik ekim alanlarını yerleşim yerlerinin 50 metre yakınına getiriyorsunuz yani geleneksel yöntemlerle sivrisinek yuvası olan suyu halkın kapısının önüne koyuyorsunuz. Eskiden bu mesafe 500 metreydi. Türkiye'de çeltik üretiminin sadece yüzde 0,2'si modern sulamayla yapılıyor.
Ülkede çiftçiler perişan durumda. Dünyanın en verimli topraklarına sahip olan Mezopotamya bölgesinde çiftçiler zarar ediyor. Bu torba yasanın adı "toprak koruma yasası" olsa da bu yasa da ne yazık ki çiftçinin lehine değil sermayenin çıkarlarına göre şekillendirilmiştir. Dün açıklanan buğday fiyatı maliyet fiyatının altında kaldı. Bu yasa tasarısında çiftçiyi destekleyerek üreticinin emeğini koruyacak bir madde yok. Halkın ve çiftçinin taleplerine iktidar kulaklarını kapatmıştır. Tarımda yaşanan krizlerin sebebi iktidarın yürüttüğü ithalat odaklı çiftçiyi borç batağına saplayan yanlış tarım politikalarıdır. Elektrik ve su kesintileri, yetersiz desteklemeler sebebiyle çiftçiler toprağa küstürülüyor. DSİ'ye yapılacak düzenlemeyle su havzalarındaki koruma kısıtları gevşedikçe su, artık müşterek olmaktan çıkacaktır. Hâlihazırda çiftçiye büyük sorunlar yaratan sulama birlikleriyle ilgili herhangi bir düzenleme maalesef torbada yok çünkü derdiniz üretici değil. Söz konusu torba teklifi hayvan hastalıklarıyla mücadeleyi desteklemek yerine cezai yaptırımları artıracak, üreticiyi zor duruma sokacaktır. Bilimsel temelli, sahaya hâkim, üreticiyi destekleyen ve kayıt sistemlerine erişilebilir kılan bir düzenleme yerine idareyi kolaylaştırıcı, baskıyı ve piyasa odağını önceleyen bu düzenlemeleri çıkarıyorsunuz. Son dönemde iktidarın temel politikaları ithalat ve ceza sistemi üzerine odaklanmıştır.
Veteriner hekimlerin disiplin düzenlemesine gelirsek Anayasa Mahkemesi daha önce bu yasayı iptal etti, bu düzenleme yine ucu açık ifadelerle önümüze geldi. Mesleğin onuruna zarar veren davranış ne demek? Bu muğlak ifadelerle veteriner hekimler üzerinde baskı kurmaya çalışılıyor ama en garibi nedir, biliyor musunuz? Meslek icrası sırasında yaşanan cinsel tacizi, mobbingi, şiddetli disiplin suçu saymaktan imtina ediyorsunuz.
Gelelim, o meşhur hobi bahçeleri meselesine. İnsanlar bir karış toprak bulup nefes almak istiyor ama denetim yapılmadığı için bu alanlar rant kapısına dönüşüyor. Şimdi, suç yine yurttaşa atılıyor. Mevzuat eksik değil, uygulama eksik. Tarım arazilerini korumak yerine, kırsalda maden ocaklarına, GES projelerine yol veriliyor, sonra bize dönüp "Toprağı ve doğayı koruyoruz." deniliyor; bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!
Son dakika eklenen Kara Avcılığı Kanunu değişikliği... "Yaban hayvanları şehre iniyormuş, vuralım gitsin." deniliyor. Bu hayvanlar neden şehre iniyor? Ormanlar yok edildiği için, beslenecekleri alanlar daraldığı için iniyorlar. Maden ocakları yapmak için sığındıkları yuvaları havaya uçurulduğu için iniyorlar. Sınırlara 450 kilometre beton duvar örüp göç yolları kesildiği için iniyorlar. Şimdi, sığınacak yer bulamayan hayvanlara bu yasayla ölüm fermanı çıkarılıyor. COP31 ev sahipliği için dünyaya şirin görünmeye çalışıyorsunuz anlıyoruz ama içeride doğayı talan etmeye tam gaz devam ediyorsunuz. İklim kriziyle gerçek mücadele doğayı koruyarak, çiftçiyi destekleyerek, rantı değil canlı yaşamı savunarak mümkün olabilir. Bu ikiyüzlü politikalar artık dikiş tutmuyor. İklim adaletinden bahsedenlerin önce kendi yurdundaki ağacı, kurdu, kuşu koruması beklenir, öyle "yeşil vatan" demekle doğa korunmuyor. Doğaya meta gözüyle bakarak vatana ihanet ediyorsunuz. Bu torba teklif halkın değil sermayenin torbasıdır; içinde ne bilim var ne de kamu yararı. Bu teklif, doğayı ve insanı sadece bir maliyet kalemi olarak gören köhnemiş bir zihniyetin ürünü. Halkın bütçesini, toprağını ve suyunu korumak hepimizin boynunun borcudur. Sermaye uğruna doğal yaşamı yok etme odaklı bu tasarı ekolojik krizleri derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Rant ve günübirlik çözümler ve yanlış politikalar yerine, bütüncül adımlar atılmalıdır. Bu düzenleme ekolojik, etik ve hukuki açıdan kabul edilemez ve derhâl geri çekilmelidir.
Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)