GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:95
Tarih:14.05.2026

İYİ PARTİ GRUBU ADINA AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Değerli milletvekilleri, sözlerime başlamadan önce ben de Türk Dil Bayramı'mızı ve Dünya Çiftçiler Günü'nü kutlamak istiyorum. Unutmamalıyız ki Türkçe'miz var oldukça milletimiz de var olacaktır ve çiftçi kazanırsa Türkiye kazanacaktır.

Ayrıca, önümüzdeki hafta 19 Mayısta esarete karşı direnişin, umutsuzluğa karşı millet iradesinin ayağa kalktığı günün yıl dönümünü idrak edeceğiz. Bu vesileyle de başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm Millî Mücadele kahramanlarımızı bir kez daha rahmet, minnet ve saygıyla anıyor, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin ve aziz milletimizin 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nı kutluyorum.

Değerli milletvekilleri, vergi gerçekten vatandaş ile devlet arasındaki en güçlü bağdır ve vatandaşın devlete olan güveninin de en güçlü göstergesidir ama maalesef Türkiye'de ne bu bağı ne de bu güveni pek göremiyoruz. Hatta öyle ki belki de dünyada hiç olmayan bir kavram var Türk vergi sisteminde, o da vergiden kaçınmak. Türkiye'de vergi mükellefi olan hemen hemen herkes "Ne yapsak da ülkeye vergiyi az ödesek." hesabı yapıyor. Neden? Çünkü ya vatandaş ya da kurumsal mükellef ödedikleri verginin karşılığını maalesef fiktif olarak göremiyor. Bir bakıyorlar, ödedikleri vergilerle ülkemiz son on yılda mesela, Somali gibi algılanan Güven Endeksi'nde sondan bir önceki sırada olan bir ülkeye 1 milyar dolar yardım etmiş. E, bizim mükellefler de vergiyle arasına mesafe koymak dışında kendine başka çare bulamıyor.

Ülkemizdeki vergi sistemi ayrıca vergi kaçırmayı ya da vergiden kaçınmayı da destekliyor. Öyle ki 2002'den beri Türkiye'de tam tamına 8 kez vergi barışı yapılmış ve bu barışın 2 kez de süresi uzatılmış. Yani ne demek oluyor? Düzenli vergisini ödeyenler bir nevi cezalandırılıyor, vergi ödemeyenler de devamlı ödüllendiriliyor. Evet, yapılan bu vergi barışları bakıldığında belki kısa sürede bütçeye biraz katkı sunmuş ama uzun vadede kesinlikle vergi adaletinin, mali disiplinin, güven duygusunun ciddi yara aldığı gözler önüne seriliyor. Türkiye'de artık "Nasıl olsa bir vergi affı çıkacak." diye bir kavram oturmuş durumda. Gerçekten ülkemizde vergiyle ilgili düzenlenmesi gereken birçok önemli başlık varken mesela, vergi dilimlerinin düzenlenmesi ya da azap içinde olan çiftçimizin mazotundan, gübresinden KDV alınmaması gibi konular varken bunlara hiç değinilmiyor ama konuşulmaması gereken bir sürü konu konuşulup o konularda düzenleme yapılıyor.

Bu bölümün ilk maddesi esnafın dört gözle beklediği amme alacaklarının tahsil usulü hakkında bir düzenlemeyle başlıyor ama bu düzenlemenin kime ne faydası var pek anlamak mümkün değil. Söz konusu düzenleme, amme alacaklarının otuz altı ay vade olan taksitlendirilmesini yetmiş iki aya çıkarıyor ve teminatsız tecil tutarını da 50 binden 1 milyon TL'ye yükseltiyor. Kulağa ilk duyuşta hoş geliyor bu cezalar, bu taksitlerin uzatılması ama hepimiz biliyoruz ki bu cezalar şu anda yüzde 62 olan bir bileşik faiz üzerinden ödeniyor. Bu kadar yüksek bir faizde de vade artsa borçluya faydası mı olur, zararı mı olur, o da ayrıca bir tartışma konusu. Tabii ki, özellikle esnafın bu tarz düzenlemelere çok ihtiyacı var, onda bir şüphemiz yok, onda hemfikiriz ama kesinlikle faiz oranlarının yeniden düzenlenmesi, düşürülmesi gerekmektedir. Bununla ilgili biz bir önerge de vermiştik Plan ve Bütçede. Ayrıca, bu otuz altı ay vadeyle borç ödeyene biz hiç rastlamadık, birçok çalışma yaptık; en fazla on iki ay taksitlendirme yapıldığı söyleniyor. O zaman neden bu vade, kullanılmayan bir vade niye 2 katına artırılıyor, onu da sormadan edemiyoruz. Acaba bundan da yine bazı imtiyazlı gruplar faydalanacak mı, kime ne imtiyazlar sağlanacak; bunun da cevabını almak istiyoruz.

Ayrıca, buradan yine duyurmak istiyorum: BAĞ-KUR'lular da kendileri için özel bir yapılandırma bekliyor.

Yine, bu bölümde teknoloji girişim şirketleri çalışanlarıyla ilgili düzenlemeler var. Evet, katılıyoruz, kesinlikle "start-up"lar, özellikle teknoloji girişim "start-up"ları desteklenmeli. Ama bu 3'üncü madde pek çalışarak hazırlanmış gibi gözükmedi bize, Plan ve Bütçede de bunu vurguladık. Teknogirişim sermayesi şirketlerinde nitelikli personelin şirkette devamlılığını sağlamak ve finansal yükü hafifletmek amacıyla uygulanan hisse senedi opsiyonları modern ekonomi yöntemlerinde karşılığı olan bir yöntem. Ancak teklifte sunulan uygulama metodu ve sorumlulukların paylaşımı hem hukuki hem de ticari hayatın gerçekleriyle pek bağdaşmıyor.

Düzenlemenin en zayıf halkası da halka açık olmayan ve pazar değeri henüz oluşmamış bu şirketlerde pay senetlerinin hangi değer üzerinden vergilendirileceği muallak. Rayiç değer tespiti konusunda somut ve objektif bir kriter sunulmamakta. Borsada işlem görmeyen küçük bir teknogirişim şirketinin bir çalışanına verdiği küçük bir hisse payı için her defasında yüksek maliyetli değerleme raporu mu hazırlanacak acaba? Bu belirsizlik vergi dairesi ile mükellefi her an karşı karşıya getirebilecek bir gri alan yaratmakta. Şeffaf ve öngörülebilir bir değerlendirme sistemi kurulmadan bu mekanizmanın hayata geçirilmesi teşvikten ziyade bürokratik bir yük hâline gelecektir diye düşünüyoruz.

Ayrıca, çalışanın elde ettiği bu hisseleri yasada belirtilen sürelerden önce elden çıkarması durumunda istisna edilen verginin gecikme faiziyle birlikte işverenden tahsil edilecek olması da ayrı bir soru işareti. Bu yaklaşım, vergi hukukunun en temel prensiplerine aykırı. Hisseden kazanç sağlayan ve satış kârını veren çalışan iken bu eylemin mali sorumluluğu işverene yükleniyor, bu da hiç rasyonel değil. Ücret stopaj sorumluluğu üzerinden açıklanmaya çalışılan bu durum, teknogirişimleri desteklemek yerine işverenlerin bu mekanizmayı kullanmaktan kaçınmasına neden olacaktır. Eğer amaç nitelikli personeli desteklemekse çalışanın bireysel tasarrufundan kaynaklanan bir yükümlülüğün işverene ceza olarak dönmesi teşvikin ruhuyla da tamamen çelişmektedir. Bu hâliyle madde, girişimcilik ekosistemine güven vermek yerine öngörülemez bir riski getirmektedir.

Yine bu bölümde, yurt dışında ikamet edenlerin Türkiye'ye gelmeleri durumunda yurt dışı kaynaklı kazançlarına yirmi yıl süreyle gelir vergisi ödemeyecekleriyle ilgili düzenleme var ve veraset intikallerinde de veraset vergi oranı yüzde 1 olarak belirlenmekte. Bunun da rasyonel bir ekonomik temele dayandığını söylemek pek mümkün değil. Burada ne amaçlandığı da pek belli değil. Eğer, amaç Türkiye'ye sermaye çekmek veya üretimi teşvik etmekse neden bu istisna için Türkiye'de bir yatırım yapma, istihdam oluşturma veya bir üretim tesisi kurma şartı aranmamaktadır? Sadece burada yaşama kriterine bağlı olarak sağlanan bu imtiyaz, Türkiye'yi üretken bir ekonomi hâline getirmekten ziyade küresel rantiye sistemi için bir vergi cenneti hâline getirme çabasıdır. Bu durum, Anayasa’nın en temel ilkelerinden biri olan "kanun önünde eşitlik" ve "vergi adaleti" prensibiyle de açıkça çelişmektedir.

Durum böyle olunca sormadan geçemeyeceğimiz bir durum da var. Teröristlerle yürütülen pazarlık süreciyle bir kısım gedikli teröristin Türkiye'ye dönmesi de pazarlığın bir unsuru olarak açıkça konuşuluyorken acaba bu düzenlemenin PKK'nın yurt dışındaki kaynaklarının Türkiye'ye sokulmasıyla bir ilgisi de var mıdır?

Yine bu bölümde, İstanbul Finans Merkeziyle ilgili birçok düzenleme var ama şöyle bir şeyi belirtmeden geçemeyeceğiz: Gerçek bir finans merkezi, hukuk güvenliği, şeffaf ve bağımsız denetim mekanizmaları, öngörülebilir bir ekonomi yönetimi ve nitelikli altyapıyla inşa edilebilir. Teklifte getirilen düzenlemeler, vergi hukukunun evrensel ilkelerinden adalet ilkesini kesinlikle zedelemektedir. İstanbul Finans Merkezi içinde çalışanlara sağlanan gelir vergisi istisnaları ve kurumlara tanınan yüzde 100'e varan kazanç indirimleri mekân bazlı bir ayrımcılık yaratmaktadır. Bu kazançların asgari kurumlar vergisi uygulamasından muaf tutulması yönündeki düzenlemeler vergi sistemindeki delikleri daha da büyütmektedir.

Bu bölümde önemli bulduğumuz bir madde de 8'inci maddedir. Üretim yapanların kurumlar vergisi oranı yüzde 12,5 olarak belirlenmiştir. Komisyona ilk sunulduğu hâliyle sadece ihracat yapan kurumların münhasıran ihracattan elde ettikleri kazançlara yönelik bir indirim öngörülmekteydi. Bu durum, tarafımızca gerek teklifin geneli üzerinde yaptığımız değerlendirmelerde gerekse madde üzerindeki görüşmelerde çok net şekilde eleştirilmiş ve iç piyasaya üretim yapan firmalara da uygulanması yönünde önerilerimiz belirtilmiştir ve böylelikle tüm üreticileri kapsayacak şekilde bu madde düzenlenmiştir. Burada da Plan ve Bütçe Komisyonunda ya da komisyonlarda yapılan müzakerelerin öneminin altını tekrar çizmek istiyorum. Bu düzenleme kapsamına dâhil edilen üreticiler için önemli bir adım ama tabii ki sanayici ve çiftçi... Asıl sorunun sadece kurumlar vergisi olmadığını tekrarlamak istiyoruz. Mazot, gübre, enerji, ham madde maliyetlerinin kontrol edilemediği, finansmana erişimin imkânsız hâle geldiği bir ortamda bu tür vergi indirimleri tek başına yeterli olmayacaktır diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)