| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 90 |
| Tarih: | 05.05.2026 |
UĞUR POYRAZ (Antalya) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. Ekranları başında bizi seyreden değerli vatandaşlarımızı, aziz vatandaşlarımızı da saygıyla selamlıyorum.
Biraz önce Sayın Ekmen ifade etti, geçtiğimiz hafta bir kadın öldürüldü, Hatice Kocaefe; bir meslektaşımız, bir avukat öldürüldü, Hatice Kocaefe; bir evlat öldürüldü, Hatice Kocaefe; bir hayat yok edildi; Hatice Kocaefe.
Şimdi, bilinenin aksine avukatlar dosyanın tarafı değildir, dosyanın taraflarının vekilidir. Türk yargısında ve Türk toplumunda, uzun zamandır, avukatlar gittikçe değersizleştirilip gittikçe yetersizlik duygusuna doğru sürükleniyor. Bu öyle bir noktaya geldi ki artan hukuk fakülteleri sayısı, niteliksiz hukuk fakültesi eğitimi, devamında yetersiz ve kısıtlı süredeki baro eğitimi ve özellikle Türkiye'nin 17-25 Aralık ve 15 Temmuz sürecinden sonra Türk yargısında istihdam edilen hâkim ve savcıların da mesleki yeterliliğinin sorgulandığı bir dönemdeyiz. Avukatlar da bunun bir parçası ve avukatlar bunun bir parçası olarak ciddi anlamda bir yetersizlik ve değersizlik duygusu içerisinde. Geçtiğimiz hafta Ankara Barosu Başkanı Mustafa Köroğlu bu konuyla ilgili avaz avaz bağırdı, herkesin Mustafa Köroğlu'nun o konuşmasını dinlemesini şiddetle tavsiye ediyorum. "Avukatlar olarak biz taraf değiliz." dedi Mustafa Köroğlu ve bunun kaçıncı cinayet, kaçıncı saldırı olduğunu ifade etti. Tabii, bunun sosyolojik sebepleri de var, dışarı çıktığınızda ve dışarıda biraz gezdiğinizde görüyorsunuz ki toplumda ciddi bir cinnet hâli var. Ekonomik kriz, yozlaşma, çaresizlik, umutsuzluk, gelecek kaygısı; herkeste ciddi bir toplumsal cinnet hâli var. Sokakta yürürken 10 kişiden 3'ü kendi kendine konuşmaya başlamış; bunun farkında mısınız, bilmiyorum. Sokakta yürürken bir etrafınıza bakın, 10 kişiden 3'ü kendi kendine konuşmaya başladı yani herkes aslında kendi terapisti olmaya çalışıyor.
Şimdi, öyle bir noktaya geldik ki -biraz önce Sayın Ekmen ifade etti, muhtemelen diğer grup başkan vekilleri de değinecek- TÜİK 3,19 olarak açıkladı enflasyon oranını, yıllık enflasyon da yüzde 70'in üzerinde. Burada biri yalan söylüyor ya da toplum olarak biz bir şizofreni hâlindeyiz çünkü markete gittiğinizde enflasyon oranını yüzde 100, yüzde 120 olarak hisseden bir vatandaş var ve vekiller olarak bizlerin asilleri onlar, onlar diyorlar ki: "Biz sahada gezdiğimizde, eve alışveriş için gittiğimizde her şey yüzde 100, yüzde 120." Enflasyonu onlar bu şekilde hissediyorlar ama Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yarattığı en önemli aktörlerden olan, daha doğrusu, bu sistemin en önemli savunucusu ve kendini siper etmiş olan TÜİK "3,19" diyor. Biri yalan söylüyor burada, bu yalan denkleminde ya vatandaş yalan söylüyor ya TÜİK yalan söylüyor yani burada bir kere buna bir karar vermemiz gerekiyor. Ben milletin Vekili olduğum için ve İYİ Parti gücünü ve meşruiyetini milletten aldığı için biz vatandaşa inanıyoruz çünkü ben burada milletin vekili olarak konuşuyorum, vatandaş sesiyle konuşmuyorum, milletin vekili olarak; tıpkı mahkemede mesleğimi icra ederken avukat olduğum gibi, müvekkilimin bana anlattıklarını anlatır gibi konuşuyorum. Vatandaş "Ben şu an çarşıda, pazarda enflasyonu yüzde 100, yüzde 120, yüzde 130 hissediyorum." diyor ama Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kurumu TÜİK "Enflasyon oranı yüzde 3,19, yıllık enflasyon da yüzde 70'lerde." diyor. Dolayısıyla, biri yalan söylüyor ve biz burada İYİ Parti olarak ve çizgimiz olarak da milletin yalan söylemediği, buna tenezzül etmediği gerçeğini defaatle tecrübe ettik ama TÜİK'in bu konuyla ilgili sabıkası belli. Yani eğer bu ekonomik kriz içerisinde "sabret" ve "şükret" üzerinden milleti idare etmeye çalışacaksanız, o zaman, inanın, bu iktidar ve bu iktidarın getirdiği rejime ve bu iktidarın hiçbir aktörüne bu milletin ihtiyacı yok; bu millet başında hiç kimse olmasa da başında şükredip sabredebilir.
Evet, bugün Basın Özgürlüğü günü. Öyle bir memleketteyiz ki mevzuatı tuzaklarla dolu, yargısı avcı gibi, basını da av hâline getirilmiş. "Dezenformasyon" "Cumhurbaşkanına hakaret" "devlet kurumlarını karalama" bütün bu suçlamaların hepsi basın mensuplarının tamamını örümcek ağı gibi sarmış,
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun lütfen.
UĞUR POYRAZ (Antalya) - Başta İsmail Arı olmak üzere Alican Uludağ ve cezaevindeki bütün tutuklu gazetecilere buradan selam gönderiyorum. İnşallah, en kısa sürede özgürlüklerine kavuşurlar ama kavuştukları şey sadece bedenlerinin özgür olması olacak çünkü Türkiye'de her ne kadar Anayasa'mızda vatandaşın haber alma özgürlüğünden bahsedilmekteyse de bir gazetecinin haber verme özgürlüğünün olmadığı yerde vatandaşın haber alma özgürlüğü mümkün değildir.
Evet, şu an her ne kadar dışarıda yağmur ve soğuk olsa da yine yaz yaklaşıyor ve orman yangınları başta olmak üzere Türkiye'nin kabusu tekrar geri geliyor. Tabii, her sene birçok milletvekili iline ilişkin sel baskınlarıyla ilgili, birçok milletvekili bölgelerindeki don felaketiyle ilgili ve bütün milletvekilleri Türkiye'deki orman yangınlarına ilişkin bütün dertlerini, bütün şikâyetlerini bu Genel Kurul salonundan ifade ediyorlar ama her sene bu burada kalıyor. Her sene aynı yerde don, aynı yerde sel, aynı yerde yangın oluyor ve her sene bununla ilgili çığlıklar dışında hiçbir sene bir tedbir ve iyileştirme söz konusu olmuyor. Şimdiden İYİ PARTİ olarak yaklaşan yaza ve muhtemelen yaklaşacak olan orman yangınlarına ilişkin Türkiye Cumhuriyeti devletinin Hükûmetinin ve Parlamentonun bu konuyla ilgili baskıcı bir tutumla hazırlıklarını ve tedbirlerini alması gerektiğini hatırlatmak istiyoruz.
Son olarak, biraz önce sıraladıklarımdan hariç olarak TÜİK rakamlarına, soruşturmalara, mahkeme kararlarına, doktorların teşhisine, gazetelerin haberlerine, gazetecilerin yorumlarına, kitapların yazarlarına güvenemiyoruz. Dikkat edin, bir doktora gidiyorsunuz, o doktor size bir teşhis koyuyor, 5 doktora daha teşhisinizi kontrol ettiriyorsunuz; burada çıkacağız iki kelam bir şey edeceğiz, gazete manşetlerine bakıyoruz, gündeme bakıyoruz, ya, okuduğumuz haberi 5 yerden teyit etmek zorunda kalıyoruz; mahkemeye gidiyorsunuz, tanık olarak gittiğiniz yerde sanık oluyorsunuz, üç ay, altı ay, sekiz ay tutuklu kalıp "Pardon." denilip salınıyorsunuz, aylarca tutuklu kalıp beraat ediyorsunuz yani bu ülkede öyle bir noktaya geldik ki artık hiçbirimiz hiçbir uzmana güvenemiyoruz, Türkiye'nin genelinde bir uzmanlık nefreti oluştu. İşte bu uzmanlık nefretin sonucunda da herkesin sahip olduğu takipçi sayısıyla ya da sahip olduğu diplomayla kendini uzman ilan ettiği o uzmanlık çerçevesinde her şeyi konuşabildiği bir memleket hâline geldik. İşte, o yüzden, bugün Türkiye'nin en önemli önceliklerinin başında uzmanlığın gereğinin ve hakkının verilmesi ve toplum olarak bu uzmanlık nefretinden uzaklaşarak uzmanlara itimat eder hâle gelmemiz lazım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun lütfen.
UĞUR POYRAZ (Antalya) - Bu da asli olarak devletin ödevi ve görevi. Bugün hiçbirimiz maalesef -biraz önce de söyledim- bu güven duygusuna sahip değiliz. Vatandaş da hâliyle ne iktidara güveniyor ne muhalefete güveniyor. Bunun sonuçları hepimizi büyük bir felakete doğru sürüklüyor. Bu, toplum olarak birbirine güvenmeyen, güvenmediği için toplumu, güvenmediği için birlik ve beraberliği tesis edemediğiniz bir insan kalabalığına doğru dönüyor. Bütün gün burada hamaset yapabiliriz "Ezan dinmez, bayrak inmez... Vatan, millet..." her şeyi söyleyebiliriz ama gittikçe de gittikçe insanlar milletin bir parçası olmaktan uzaklaşıyor, toplumun bir ferdi olmaktan uzaklaşıyor, mahallenin bir sakini olmaktan uzaklaşıyor ve sosyalleşmekten vazgeçip kabuğuna çekiliyor. Bunun sürdürülebilir olmadığını ve bunun öngörülemeyen sonuçlarıyla birlikte vahim ama çok vahim toplumsal patlamalara doğru meyil edeceğini üzülerek ifade ediyorum.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun lütfen.
UĞUR POYRAZ (Antalya) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.