GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:84
Tarih:21.04.2026

İYİ PARTİ GRUBU ADINA UĞUR POYRAZ (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değişim zamanlarından geçiyoruz. Hayatın olağan akışını sağlayan araçlar da amaçlar da değişiyor. Artık kuşak değişimleri de çok daha sert. Ortaya ilk çıktığında gereksiz ya da lüks gibi görünen birçok araç; internet, sosyal medya, oyun platformları, şimdilerde yapay zekâ artık vazgeçilmezlerimiz. Tüm bu araçlar hayatımıza katlıklarından daha fazlasını hayatımızdan da götürüyor. Ahlakın yitirilmesi, değer setlerimizin yıkılması, ailelerin günden güne erimeleri, toplumsal aidiyetin ortadan kalkması; bunlar ülkemizde de tüm dünyayla eş zamanlı olarak yaşanıyor. Bu konuda sorumluluğu sadece iktidara yüklemek elbette mümkün değil; siyaset, toplum, birey demeden hepimiz sorumluyuz. Ancak güç ve yetki yarattığınız tek adam rejimiyle sadece tek bir iradede ve bu iradenin atadığı yürütmede. Öngörüden yoksun bu güç ve yetkiyle "geliyorum" diyen hiçbir felakete tedbir alınmadı. Yaşanan her acıdan sonra ise aklınıza ilk gelen sadece yasak getirmek oldu.

Her mecrada defalarca dile getirdik; akran zorbalığı, uyuşturucu, okullarda temizlik, personel, öğretmen, rehberlik yoksunluğu, çocukların gelecek kaygısı, bilinçsiz ebeveynler, şiddet dili, ilham alınan diziler, filmler. Bunların hepsini söyledik, anlattık, konuşulmayan kalmadı. Hepsini siz de biliyorsunuz, hatta bizden çok daha vâkıfsınız ama masaya yumruğunuzu vurup milletin vekili gibi davranmak yerine öngörüsüz sekreter bakanlar ve liyakatsiz bürokratların yetersizliklerine kefalet koyup türlü türlü bahanelerle burada savunmaya çalıştınız.

Şimdi, aklınıza ilk gelen nedir? İnternette oyunlara yasak koymak mı? İşte, mesele de tam olarak burada başlıyor. Devleti yönetirken elinizdeki güç ve yetkiyle "Park etmek yasaktır." yazabilirsiniz. Peki, ya, sonra? Yine, sizden yükselen "Sıkıysa kaldır bakalım." tehdidi. İşte, sorun tam olarak "Sıkıysa kaldır." denilen yerdedir, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye kükrediğiniz yerdedir. Bakınız, deniz kenarlarında bazı yerlerde "Denize girmek yasaktır." yazan tabela vardır ama cankurtaran yoktur, güvenlik yoktur, tabela koymak tedbir değildir. Tedbir, yasağa uymayana müdahale edebilmektir; tedbir, güvenle denize girilebilecek yeri gösterebilmektir; işte, yasaktan tedbire geçiş tam da burada başlar. Felaket başa gelince tedbir alınmaz, müdahale edilir. Tedbir, öngörüp felaket başa gelmeden caydırıcılık üretebilmektir. Yani değerli milletvekilleri, mesele, okul kapılarına bekçi, polis, jandarma dikmek değildir, dedektör, kamera, x-ray ihalesi açmak, kovalamak değildir. Eskişehir'de sokakta, Urfa'da ve Maraş'ta okullarda yaşanan vahşet de çocuklarımızın giderek daha ağır şiddet biçimlerinin faili ve kurbanı olması da bize aynı şeyi söylüyor. Konu, salt mekân güvenliği değil, evlatlarımızın içine sürüklendiği sosyal, dijital ve ahlaki iklimdir. Çocuklarımız, içine kapanıyor, yalnızlık, çaresizlik, değersizlik duygusuyla büyüyor, sanal dünyada kurulan kırılgan kimlikleri gerçek hayattaki öfkeleriyle birleşiyor. Şiddet, artık anlık bir cinnet hâli ve sapma değil, kendini ifade biçimi olarak ortaya çıkıyor. Çocuklarımız, birlikte oynayıp takım kurmak yerine ya çete kuruyorlar ya kurulmuş çetelere katılıyorlar, yenilip kazanacakları, küsüp barışacakları maçları yapmak yerine can alıp, can yakıp korku ve nefretle büyüyorlar. Yani biz hem çocuklarımızı koruyamıyoruz hem de onların insanlaşacakları zemini ağır ağır kaybediyoruz.

Değerli milletvekilleri, zorunlu eğitim bir toplum sözleşmesidir. Ben vatandaş olarak bu sözleşmeye uyuyorum, çocuğumu devletime emanet ediyorum ama eğer benim okula eğitim alsın diye gönderdiğim evladımın okul yolunda, bahçesinde, sınıfında başına bir şey gelmesinden, canından endişe ediyorsam, haklı gerekçelerim ve delillerim de var ise o toplum sözleşmesi bizzat iktidar eliyle yırtılmış demektir. Ey, devleti yöneten iktidar ve onun buradaki Meclis grubu! Biz millet olarak çocuklarımızı size emanet ettik, yenidoğan ünitesine teslim ettik, okula teslim ettik, yurda teslim ettik, askere teslim ettik. Siz ne yaptınız? Yenidoğanlarımız hastanede katledildi, küçücük çocuklarımız okullarında, sınıflarında mermilerin hedefi oldu, gençlerimiz yurt asansörlerinde öldü, askerimiz, polisimiz akademilerde FETÖ'ye sunuldular, Mehmetçik'imiz kışlada susuzluktan şehit oldu ve bunların hepsi milletimizle yaptığınız akitte sizin döneminizde yaşandı. Memleketimin sokaklarını çetelere, kurumlarını başka başka yapılara, adaletini siyasete, keyfiyete, eğitimini liyakatsizliğe teslim ettiniz. Bu acı tablo karşısında gözlerinizi milletten kaçıramazsınız, yere bakarak taziye mesajlarıyla da bu sorumluluktan kaçamazsınız.

Bir baba olarak tüm babaların iç sesi adına konuşuyorum. Bizler de çocuklarımızı ne yapacağımızı, onları nasıl yetiştireceğimizi, nasıl yönlendireceğimizi çoğu zaman bilmiyoruz; ne olursa olsun en iyiyi istiyoruz, onu elde etmesi için mücadele ediyoruz. En iyi okulda okusun, en iyi işe girsin, en iyi yüksek notu alsın, en çok parayı o kazansın istiyoruz. Bazen evlatlarımızı büyütmek yerine, farkına varın, biz de onlarla birlikte küçülüyoruz. Oysaki mesele yalnızca çocuk büyütmek değildir, mesele şahsiyet sahibi birey yetiştirebilmektir. Birey, emeğin kutsallığını bilen, iyi olmanın bir bedel değil bir ödül olduğunu hisseden insandır. Ancak bugün o şahsiyeti inşa edecek temel direkler, aile ve toplumsal ahlak zayıflatılmıştır. Bizler hanelerimizde dürüstlüğü, çalışmayı, sabrı öğretirken çocuklarımız dışarıda kısa yoldan köşeyi dönenleri, liyakatsiz yükselenleri, hukuksuz güç devşirenleri görüp örnek alıyorlar. Dürüstlüğün enayilik, kurnazlığın zekâ sayıldığı bir iklimde hangi müspet neticeden bahsedip hangi değerleri bu evlatlarımıza miras bırakacağız? Devletin görevi sadece kâğıt üzerinde yasak koymak değildir, devlet, iyi olanın yolunu açan, kötünün önüne siper olan iradedir. Liyakatsiz atamalarla, "Bizim sendika." anlayışıyla yönetilen okullarda ne öğretmen huzurlu ne öğrenci güvendedir. Derslik sayısı ve okullaşma oranıyla övünüp eğitimi dört duvar ve müfredata sığdıran sizler, okulların içindeki ruhu, güvenliği ve liyakati öldürdünüz.

Bir başka gerçeği daha konuşalım: Bu ülkede milyonlarca çocuk okula tok gitmiyor, ekonomik krizin yükünü en masum omuzlar taşıyor. Siz, ücretsiz öğün talebine bile kulak tıkayarak çocuğun bedenini de dikkatini de gelişimine de ruhunu da ihmal ettiniz. Eğitimin sınıfsal yarılmasını büyüttünüz. Parası olan çocuğunu özel okula kaçırıyor, olmayan niteliksizleşen kamusal eğitime mecbur kalıyor; okullarımız fırsat eşitliğinin kapısı olmaktan çıkıyor, eşitsizliğin gencecik dimağlarda öğrenildiği ilk mekân hâline dönüşüyor.

Yani demem o ki sayın vekiller, meselemiz, devletle vatandaş arasındaki bağın ne hâle geldiğidir. 23 Nisanın, Millî, Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın arifesindeyiz. Çocuklarımızın hâli budur da egemenlik hakkımızın hâli farklı mıdır? O egemenlik üzerinde ne kadar hakkımız var, ne kadarına "Benim." diyebildiğimiz bir devlet aygıtı var, bilmiyoruz. Siz bize sürekli her şeyin size ait olduğunu bildiriyorsunuz ama bize neyin ne kadar bize ait olduğunu söylemiyorsunuz. Had bize düşüyor, had bilmezlik sizin nasibiniz; selde, yangında insanlarımız ölüyor, suçluyu belediye ilan ediyorsunuz; depremde canlar yitiyor, suçlu müteahhit; cinayet işleniyor, katliamlar yapılıyor, suçlu katil; peki, hepsinin bir sorumlusu varsa ve bunlar olmaya devam ediyorsa sahi siz ne iş yapıyorsunuz? Bu çelişkinin 3 çıktısı var; ya aklınız yok, ya vicdanınız yok, ya niyetiniz yok!

Bu kürsüden defalarca haykırdım; bu Parlamento kanunlara uyan, kurallara uyan, bu ülkede huzur içinde yaşamaya çalışan insanlar için kanun yapmak, onların hayatına refah, güven ve huzur katmak için çalışmak zorundadır; işimiz de görevimiz de budur. Gel gör ki teröriste umut, katile af, hırsıza indirim, vergi kaçırana ayrıcalık, çevreyi katledene imtiyaz; Meclisi her getirdiğiniz kanunla bunlara çalıştırıyorsunuz. Yaptığınızla artık yüzleşin, bir kere de "Yahu, biz ne yapıyoruz?" diye dertlenin! Ekonomik kriz olduğunda diyorsunuz ya "Bütün dünyada kriz var, etkileniyoruz." Ben de siz söylemeden söyledim, şimdi de tekrar edeyim: Bütün dünyada ahlaki, ahlaki, ailevi, manevi değerler aşınıyor ama bütün dünyada olması, sizin hiçbir konuda tedbir almamanızın mazereti olmaz, olamaz. Yağmur yağacaksa yağmur yağar; şemsiye açarsınız, yağmurluk giyersiniz; belki tamamen ıslanmaktan kurtulamazsınız ama mesele zaten az ıslanmaktır, hasta olmamaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

UĞUR POYRAZ (Devamla) - Bunları "Yazıklar olsun!" diye bağıran bir muhalefet figanı içinde söylemiyorum; hepimiz akıl baliğ yurttaşlarsak bunları nasıl çözeceğimizi, hasarı nasıl azaltacağımızı, ortak aklı nasıl egemen kılacağımızı konuşmak zorundayız.

Ezcümle, "kendine çeki düzen vermek" diye bir deyiş vardır ya, işte o aşamadayız, hatta belki çoktan da geçtik. Kendimize çekidüzen vermek adına istişare mefhumunu hatırlamak ve ona inanmak zorundayız. Bu araştırma önergesini de bu sebeple imzaladım; bir yurttaş, bir evlat, bir eş ama en çok da bir baba olarak imzaladım, şimdi sıra sizde. Biliyorum aklınız başınızda, inanıyorum vicdanınız sızlıyor, geriye sadece sorunları çözmek için gereken niyetiniz kalıyor. Vurun masaya yumruklarınızı, yırtın size giydirilmek istenen gömlekleri, gelin hep beraber evlatlarımızın bugününü ve geleceklerini kurtaralım.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti, CHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)