GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:76
Tarih:01.04.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA SÜMEYYE BOZ (Muş) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, ekranları başında bizleri takip eden değerli halklarımız ve cezaevlerinde direnen siyasi tutsakları saygıyla selamlıyorum.

Daha teklifin içeriğine gelmeden önce önümüze konuluş biçimi dahi neyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Önümüzdeki bu metin, yaşamın birbirinden tamamen farklı alanlarını tek bir torbaya koyarak doldurup hızlıca geçirmenin pratiğinin devamı niteliğindedir. Aynı yaklaşımı yarın Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda da göreceğiz çünkü orada önümüze gelecek olan Sosyal Hizmetler Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi konuşulacak ve orada da aynı yaklaşım söz konusu; gelir vergisinden çocuğu korumaya, merkezî izleme, kamera sistemlerinden verileri analize, aile politikasına, doğum iznine, bununla beraber sosyal destekten dijitale ve aileye kadar, koruyucu aileye kadar birbirinden farklı birçok şey yine burada var. Bütüncül bir yaklaşım yok. Amaç açıktır, bu kadar kapsamlı ve tartışmalı düzenlemeleri detaylandırmadan, parçalara ayırmadan, görünürlüğü azaltarak ve tartışma zeminini daraltarak hızlıca geçirmek. Bunun adı yasama faaliyeti değil, tartışmayı bastırma, halkı karar alma süreçlerinin dışında bırakma ve denetimi etkisizleştirmektir. Çünkü bu başlıklar eğer ayrı ayrı değerlendirilirse siz de biliyorsunuz ki her bir başlık için, her biri için çok ciddi toplumsal ve hukuki itirazlarla karşı karşıya kalacaksınız. Sizler de bu absürtlüğün farkında olduğunuz için oldubittiye getirmeye çalışıyorsunuz. Bu yüzden torba yasa itirazı dağıtmanın ve bu siyasal müdahaleyi mümkün olduğunca en az tartışmayla geçirmenin çabasıdır.

Görüşmekte olduğumuz bu teklif, iktidarın kente, mülkiyete ve yerel yönetimlerle, kamusal olanla kurmuş olduğu ilişkiyi açığa çıkarıyor ve bu ilişki de aslında demokratik değil, katılımcı değil, yerel ihtiyaçlara cevap veren bir noktada hiç değil; kurulan bu model çıkar ilişkilerine göre düzenlenen bir yöntem anlayışıdır. "Sosyal konut" başlığı adı altında getirilen acele kamulaştırma ise bunun ilk halkasını oluşturmakta. Sosyal devlet barınma hakkını yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak bunu yaparken de başka bir yurttaşın mülk edinme hakkını, mülkiyetini gasbederek bunu yapamaz. Burada acelelik bir istisna olmaktan çıkarılıp olağan bir şeye dönüştürülmeye çalışılıyor. Bakın, 2018-2024 yılı ortasına kadar Cumhurbaşkanı tarafından 1.025 acele kamulaştırma kararı alınmış. "Ne oldu bu süreçte, kıyamet mi koptu? Yani bu kararları aldırabilecek hangi olağanüstü durum gelişti?" diye sormak istiyoruz. Bu, mülkiyet hakkının ihlali olduğu gibi, zorunlu yerinden etmenin de hukuki kılıfıdır. Bunun ne anlama geldiğini öğrenmek istiyorsanız Diyarbakır'da Sur'a bakmak yeterlidir ama mesele yalnızca Sur'la ilgili değil ve Sur'la da sınırlı değil. Deprem bölgesinde de benzer bir model işletildi. İHD'nin Mülkiyet Hakları ve İhlalleri Raporu'nun açıkça ortaya koyduğu şekilde, deprem gerekçesiyle çıkarılan düzenlemeler ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle mülkiyet ilişkileri, mülkiyet rejimi yeniden şekillendirildi, geri dönüşü olmayan hak kayıpları yaratıldı ve bu süreçler özellikle de yargısal denetimin dışında bırakıldı. Dolayısıyla mesele kolektif hakların ve yerinde yaşamın tasfiyesidir. Üstelik bu bir konut politikası da değildir. Bu, Sur'da başlatılan, test edilen ve deprem bölgesinde genişletilen bir modelin genelleştirilmesi, mekân üzerinden mülksüzleştirme ve siyasal yeniden düzenin stratejisidir.

İkinci kritik mesele ise TOKİ'ler, TOKİ'lere sağlanan imtiyazlar, TOKİ'ye tanınan yargısal ve idari ayrıcalıklar. Bir kurumu İnsanların, insan haklarının üstünde bir yerde tutuyorsunuz. Özellikle de dava ve icra süreçlerinde teminat yükümlülüğünden muaf tutulması zaten usulen var olan o dengeyi de ortadan kaldırıyor. TOKİ piyasada şirket gibi davranıyor, sözleşme imzalıyor, satış yapıyor ama iş yargıya gelince devlet oluveriyor yani orada ayrıcalıklarını devreye sokuyor. Yani işin özü, deprem sürecinde geliştirilen, deprem sonrası geliştirilen TOKİ yeni dönemin mülksüzleştirme aygıtı hâline dönmüş oluyor.

Gelelim en çarpıcı yere: Yerel yönetimlerin ekonomik özerkliğini ortadan kaldırmak. Belediyelerin şirket kurması, kooperatifleşmesi veya ortaklık geliştirilmesi tek bir izne bağlanıyor. Buna "idari düzenleme" deniliyor ancak bunun idari düzenleme olmadığı, yerelin iradesinin iktidara teslim edilmesi olduğunu bilmek gerekiyor. Her şeyi tek imzaya bağlayarak buna "yönetim" denilemez. Olsa olsa bunun adı tekçiliğin de kurumsallaştırılması olur. Üstelik mesele sadece yetki devri olarak değerlendirilecek kadar da basit değil, açık bir siyasi müdahaledir. Çünkü bu ülkede iktidarın yerel yönetimlere nasıl yaklaştığını hepimiz biliyoruz. Seçimle alamadığınız belediyeleri ya kayyumla gasbettiniz, eş başkanları tutukladınız ya da mali ve idari baskılarla çalışamaz hâle getirmeye çalıştınız. Bugün kürdistanda belediyelerin büyük bir bölümü kayyum dönemlerinden devraldıkları o ağır borç yükleriyle uğraşmak durumunda yani siz yalnızca yönetimleri gasbetmekle kalmadınız, arkalarında işlevsizleşmiş, borçlandırılmış ve hareket alanı daraltılmış belediyeler bıraktınız. Şimdi de o belediyelere diyorsunuz ki "Ekonomik olarak kendi başınıza hareket edemezsiniz." Yani bir belediye halkıyla birlikte üretim yapacak, kooperatif kuracak, sosyal konut geliştirecek diye ödünüz kopuyor çünkü halkla birlikte demokratik ve özgün bir yönetim kurma ihtimali rahatsız ediyor. O bal halkın ağzına çalınmasın istiyorsunuz ki o tadın ne olduğunu bilmesinler çünkü yerel yönetim güçlenirse yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal olarak da güçlenir, halkla doğrudan bağ kurar, kararını birlikte üretir; tıpkı Varto Belediyesinde katılımcı bütçe süreçlerinde uygulandığı gibi. Kararların aşağıdan kurulması, halkın özne hâline gelmesi bu iktidar düzenini bozar çünkü bu iktidar demokratik topluma değil, bağımlılık üreten bir yönetim anlayışına dayanıyor. Bu yüzden, hedef, belediyelerin yaptığı işlerden ziyade halkla birlikte kurdukları demokratik yönetim zeminini ortadan kaldırmaktır ama iş kayyumlara gelince tablo tamamen değişiyor; orada ne izin var ne sınır var ne denetim. Belediye taşınmazlarını babalarının malı gibi istedikleri yere satıyorlar, kaynaklar yandaşlara dağıtılıyor, kamu bütçesi sosyal sadakat üretmek için araç olarak kullanılıyor. Bu düzenleme ise muhalif belediyeleri hizaya getirmek için yazılmış bir yasa.

Teklifin çevre denetimine geldiğimizde, bu düzenlemelere baktığımızda kamusal sorumluluk açık bir şekilde piyasaya devrediliyor. Bugün işletmeler ya kendi denetimini yapmakta ya da yetkilendirilmiş firmalardan bu hizmeti satın almaktalar yani bu firmalar hem danışmanlık yapıyor hem de rapor hazırlıyor ama aynı zamanda ihlalin de tespitini yapıyor; kirleten denetliyor, denetlenen satın alınıyor, gerçekten de güzel tezgâh. Bunun sahadaki karşılığı çok net: Muş Varto'da yürütülmek istenen jeotermal proje tam da bu anlayışın sonucudur. Meralar yatırım alanlarına çevriliyor, köylülerin rızası yok sayılıyor, su kaynakları ve tarım arazileri yok oluşla karşı karşıya, üstelik bütün bunlar aktif fay hatlarının kesiştiği ve daha önce büyük bedeller verildiği bir coğrafyada yapılıyor. Bir çevre politikası olmadığını zaten söylemiştik, bu denetimsizliğin kurumsallaşması ve yaşam alanlarının sermayeye peşkeş çekilmesidir ama Varto halkı bunu reddediyor. Varto halkı "Ekmeğimizi toprağımızdan, "..."(*) hayvanımızdan sağladığımızın yerin adıdır yurdumuz ve biz yurdumuzda yaşamı ve yaşatmayı savunmak için büyük bir miting düzenliyoruz." diyorlar ve 24 Nisanda büyük Varto ekoloji mitingine doğa savunucularını, yaşam savunucularını ve ekolojistleri davet ediyorlar. Bizler de dayanışma adına buradan onların çağrısını duyurmuş olalım.

Bütün bu düzenlemeler bir araya gelindiğinde açık bir tablo ortaya çıkıyor ve tablo netliğini gösteriyor. Bu doğrudan iktidarın merkezî kontrolünü büyütme ve kent ile toplum üzerindeki hâkimiyetini genişletme girişimidir ve bizler bunu reddediyoruz çünkü kent rant alanı değildir, yerel demokrasi izinle işlemez, sosyal konut mülksüzleştirmenin bahanesi olamaz. Bu yüzden bu teklifi sadece reddetmiyoruz, bu dayatılan düzeni de kabul etmiyoruz çünkü bu ülkenin kentleri de, hakları da tek bir iradenin tasarrufuna bırakılamaz.

Genel Kurulu selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)