| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 70 |
| Tarih: | 11.03.2026 |
ÖZNUR BARTİN (Hakkâri) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Bu kanun teklifiyle iktidarın “millî parklar” kisvesi altında doğayı nasıl bir rant ve talan alanına dönüştürmek istediğini, bu talan siyasetinin Kürt meselesindeki çözümsüzlükle ve güvenlikçi politikalarla nasıl iç içe geçtiğini anlatmak istiyorum.
Önümüzdeki kanun teklifinin adında “doğa koruma” geçse de aslında bir doğa tasfiyesi projesidir. İktidar, yirmi üç yıllık pratiğinde olduğu gibi doğayı, bir yaşam alanı değil sermayenin doymak bilmeyen kâr hırsına kurban edilecek ekonomik bir kaynak olarak görüyor. Bu teklif, millî parkları sermaye talanına dönüştürme hamlesidir. Getirilmek istenen düzenlemeyle korunan alanlarda enerji, maden ve petrol gibi geniş bir yelpazede özel şirketlere kapı aralanıyor. “Kamu yararı” kavramı yargı kararlarını yok saymanın bir aparatına dönüştürülüyor.
Değerli halkımız, bu talan siyasetinin en somut örneği Hakkâri Cilo ve Sat Dağlarında yaşanıyor. 2020 yılında Millî Park ilan edilen bu kadim coğrafyamız bugün ekolojik bir yıkımın eşiğinde; iki buçuk milyon yıllık Cilo buzulları iklim krizinin yanı sıra bölgedeki askerî faaliyetler, madencilik ve kontrolsüz turizm nedeniyle son otuz yılda yüzey alanının yüzde 55’ini kaybetti, buzulların kalınlığı 200 metreden 50 metrenin altına düştü. İktidarın koruma dediği şey, bu buzulların üzerine beton dökmek, iş makinalarıyla o ekosistemi çiğnemektir.
Peki, bu Millî Park statüsü neye hizmet ediyor? Bir yandan halkın kendi yaylasına, atalarının topraklarına gitmesi “özel güvenlik bölgesi” denilerek yasaklanıyor, valilik iznine bağlanıyor; diğer yandan 25 bin kişilik kitleler, ağır iş makinaları ve altyapı faaliyetleriyle bu hassas ekosistemin kalbine, buzul göllerine Hakkâri Valiliği tarafından taşınıyor. Halk için yasak olan doğa, sermaye ve iktidarın gösteriş siyaseti için sömürülebilir bir mülk hâline getiriliyor; bu çelişki teklifin ruhundaki samimiyetsizliğin kanıtıdır. Halkın dışlandığı bir koruma modeli koruma değil mülksüzleştirmedir. Soruyorum size: Kendi coğrafyasına yabancılaştırılan bir halkın doğası nasıl korunabilir? Bu, o doğanın özüne ve insanına karşı bir savaştır. İşte, tam da burada ekoloji ile barışın, doğa ile demokrasinin kopmaz bağını görmemek imkânsızdır. Kürt meselesinin çözümsüzlüğü üzerine inşa edilen güvenlik barajları, HES’ler ve güvenlik gerekçeli ormansızlaştırma politikaları sadece toplumsal barışı değil coğrafyamızın geleceğini de kurutuyor. Bizler ekolojik yaşamı ve demokratik toplum ilkelerini merkeze alan bir paradigmayı savunuyoruz. Zap Havzası ve bölge kentlerindeki enerji politikaları ve madencilik ruhsatları sadece ekosistemi değil Kürt halkının tarihsel hafızasını ve yaşam damarlarını hedef almaktadır. İktidar doğayı tahakküm altına alarak toplumu da teslim alabileceğini sanıyor ama yanılıyor. Kürt meselesinin demokratik çözümü, aynı zamanda bu toprakların suyunun, ormanının ve buzulunun da kurtuluşudur. Doğayı tahakküm altına alan zihniyetle halkın iradesini kayyımlarla gasbeden zihniyet aynı kaynaktan beslenmektedir. Bizim demokratik cumhuriyet paradigmamız, yerel demokrasinin güçlendiği, halkların ve inançların eşitlendiği kadar ekolojik dengelerin de anayasal güvenceye kavuştuğu bir toplumsal sözleşmeyi esas alır. Kalıcı bir barış ancak insan ile doğa arasında da âdil bir ilişki kurmakla mümkündür. Barış gelmeden bu toprakların çiçeği bile özgürce açamaz.
Cilo’daki buzullar erirken yalnızca doğa değil bu ülkenin ortak geleceği ve hukuk devleti ilkesi de erimektedir. Bu nedenle doğanın ve yaşam alanlarının sermayeye peşkeş çekilmesini öngören bu teklifi kabul etmiyoruz. Halklarımızın barış özlemi açıktır. Bu doğrultuda AİHM kararları derhâl uygulanmalıdır. Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere hapishanelerde tutulan tüm seçilmişler özgürlüklerine kavuşturulmalıdır. Kayyımlar geri çekilmeli, hasta mahpuslar tahliye edilmelidir. Sayın Abdullah Öcalan açısından umut hakkı tanınmalı; kalıcı barışın tesisine hizmet edecek demokratik ve hukuki düzenlemeler bir an önce hayata geçirilmelidir.
Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)