| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 68 |
| Tarih: | 05.03.2026 |
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın vekiller, ben de Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Evet, dün Danıştay 5. Dairesi barış akademisyenleri dosyasında bir hüküm kurdu ve bugün aslında kurulan bu hükmün anayasal devlet düzenini nasıl yok ettiğini size kısaca ifade etmek istiyorum. Şimdi, aslında Danıştay nezdinde konuşacağımız mesele Türkiye'de yargının nereye sürüklendiğini ve geldiği aşamayı göstermesi açısından da çarpıcı bir örnek çünkü Danıştayın kararı yalnızca akademisyenler hakkında hüküm kurmakla yetinmiyor, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının bağlayıcılığını da direkt tartışmaya açıyor. Şimdi, daha önce bunu Yargıtay 3. Ceza Dairesi yapmıştı hatırlarsınız Can Atalay kararında, şimdi aynı şeyin Danıştay eliyle sürdürüldüğünü görüyoruz.
Değerli milletvekilleri, hatırlayalım, 2016 yılında yayımlanan "Bu Suça Ortak Olmayacağız" bildirisi nedeniyle yüzlerce akademisyen hakkında soruşturmalar açıldı, davalar açıldı, insanlar üniversiteden atıldı, kürsülerinden, öğrencilerinden uzaklaştırıldılar. Oysa, 2019 yılında Anayasa Mahkemesi bir karar verdi ve dedi ki: "Tek başına barış bildirisine imza atmış olmak örgütle iltisak ve irtibatın kanıtı sayılamaz." Bu nedenle de cezalandırmanın hükümsüz olduğunu ve ifade özgürlüğünün de ihlaline karar verdi fakat bu kararı neye dayandırdı? Anayasa 126 ve Anayasa 153'üncü maddesine dayanarak vermiş oldu fakat geldiğimiz aşamada Danıştay fiilen bize şunu söylüyor, diyor ki: "Anayasa Mahkemesi ihlal kararı verebilir ama biz buna uymak zorunda değiliz." O zaman bizim buradan sormamız gerekmez mi, bir yüksek mahkeme Anayasa Mahkemesinin kararını hiçe sayıyorsa "Ben kararla bağlı değilim." diyorsa, kararı fiilen yok sayıyorsa burada hangi hukuk düzeninden hangi anayasal devlet düzeninden bahsedebiliriz ki. Anayasa Mahkemesinin kararlarının bağlayıcılığı aslında çok açık, Anayasa 153 bunu söylüyor: "Yürütme, yargı ve yasama organını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar." diyor fakat Danıştay diyor ki: "Beni bağlamaz." O zaman burada yüksek yargı arasında yürüyen bir anayasal krizle karşı karşıya değil miyiz diye buradan sormak istiyoruz.
Şimdi, aradan on yıl geçmiş, on yıl önce bu ülkede yeniden çatışmalar başlamasın, insanlar ölmesin diye barış akademisyenleri bir bildiriye imza atmışlar. Aradan on yıl geçtikten sonra, bugün neredeyse bir buçuk yılı geride bıraktığımız demokratik barış ve demokratik toplum sürecinde olmamıza rağmen yeni bir süreci, toplumsal barışı, toplumsal uzlaşıyı, diyaloğu konuştuğumuz bir dönemde Kürt sorununun demokratik çözümü için bir kapı aralamışken, yol almaya, yol katetmeye çalışırken dönüp on yıl önceki barış bildirisini cezalandırmak ve onun üzerinden hâlâ insanları üniversitelerinden, kürsülerinden, öğrencilerinden uzak tutmanın aklını biri bize lütfen izah etsin çünkü gerçekten biz anlamıyoruz, anlayamıyoruz.
Şimdi, barış dediğimiz şey gerçekten sadece silahların susması mıdır diye de biz sormak istiyoruz. Aynı zamanda hukukun yeniden tesis edilmesi değil midir; güvenin inşası değil midir; ifade özgürlüğünün güvence altına alınması değil midir; farklı fikirlerin suç sayılmadığı, demokratik bir toplum düzeninin inşa edilmesi değil midir barış dediğimiz şeyin kendisi diye buradan sormak istiyoruz. Fakat bütün bu sorularımız ne yazık ki mevcut pratikler nedeniyle havada kalıyor ve hiç kimse bu sorulara yanıt vermiyor, vermek istemiyor.
Şimdi söyleyelim: Anayasa Mahkemesi kararlarını tartışmaya açmak yerine eksiksiz uygulanması gerekiyor, ifade özgürlüğünü daraltmak yerine genişletmek gerekiyor ve toplumsal barışı zedeleyen yargı pratiklerinde ısrar etmemek gerekiyor. Hızlı bir şekilde gerçekten Anayasa Mahkemesinin kararlarının bağlayıcılığına dair bir iradenin ortaya konması gerekiyor. En başta da Meclisin bu iradeyi ortaya koyması ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması için de taraf olması, tutum alması gerekiyor. Biz buradan bir kez daha şunu ifade etmek istiyoruz: Evet, barış çok kıymetli ama hukuk yoksa güven yok, güven yoksa da barışın kurulmasının, inşasının imkânı yoktur diyoruz ve bir kez daha bu yargı krizini aşıp barış akademisyenlerinin kürsülerine, akademilerine dönecekleri bir sürecin işletilmesi gerektiğini de ifade etmek istiyorum.
Sayın Başkan, sayın vekiller; şimdi, Türk Tabipleri Birliğinin bildirimleri var: Hormon tedavisi planlanan hastaların ve danışanların E-Reçete Sistemi üzerinden gerekli ilaçlara erişemediğini ortaya koyuyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Şimdi, bu durum ne yasal ne de bilimsel bir gerekçeyle de gerekçelendirilmiyor. Kontraseptifler, perimenopoz ve postmenopoz kadın sağlığını koruyucu ilaçlar, ikinci cinsiyet özelliklerinin gelişiminde kullanılan cinsel sağlık ve üreme sağlığını düzenleyici ilaçlar, ayrıca gelişim bozuklukları, atipik tanısı olan hastalar için hayati önemdeki ilaçlar algoritmatik olarak E-Reçete Sistemi'nde engellenmektedir. Şimdi, Dünya Sağlık Örgütünün Hastalıkların Sınıflandırılması Listesi'ne göre hastaya atanan tanılar ve kodlar yazılan reçetelerin bu şekilde bloke edilmesi aslında geri dönüşü olmayan sağlık risklerine ve çok ciddi yaşamsal risklere de yol açabiliyor.
Değerli arkadaşlar, şimdi, sağlık hakkı ve bedensel bütünlük tartışılamaz. Sağlık hakkı temel bir insan hakkıdır. Bu; siyasi, ideolojik, bürokratik, idari engellerle asla ama asla engellenemez sağlık hakkının kendisi. Bugün, devletin görevi gerçekten yurttaşların sağlık hakkını korumak, bilim ve tıbbın rehberliğinde eşit, güvenli ve erişilebilir bir sağlık hizmetini herkes için sağlamak olmalıdır. Evrensel insan hakları ve Anayasa'da güvence altına alınan temel haklar keyfî ve hukuka aykırı idari düzenlemelerle engellenemez. Bugün yaşadığımız tam da keyfî bir düzenlemenin bizzat kendisidir. Buradan bir kez daha söylüyoruz: Tüm yurttaşların, özellikle de kadın sağlığı, ergen sağlığı, cinsiyet uyum süreçlerine dair hormon tedavilerine ayrım yapılmadan erişimi güvence altına alınmalı, kamu kurumları ve iktidar tarafından üretilen damgalayıcı ve ayrımcı söylemler derhâl sonlandırılmalı, keyfî ve hukuka aykırı müdahaleler durdurulmalıdır. Bu mesele siyasetin, ideolojilerin çok çok ötesinde bir meseledir. İnsan hayatından, insan sağlığından, insanın yaşamından bahsediyoruz, insan onurundan, eşitlikten ve sağlık hakkından bahsediyoruz. O anlamıyla, hiçbir kültür, hiçbir inanç ve politik hassasiyet temel insan haklarının önüne engel olarak konulamaz, konulmamalıdır, konulmasına karşı da tutum alıyoruz, bundan sonra da almaya devam edeceğiz diyerek bu bahsi bitirmek istiyorum.
Şimdi, Değerli Başkan, ben Kars Milletvekiliyim ve Kars Milletvekili olduğumdan beri de Kars'ın çöpünü, çamurunu, çukurunu dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Biz anlatıyoruz ama ne yazık ki Kars'ta gerçekten hizmet üretmesi gerekenler bütün bu taleplerimize, bütün bu feryat figanımıza kulaklarını tıkamaya devam ediyorlar. Şimdi, Kars'ın Karadağ Mahallesi var, bir merkez mahallesi. Gerçekten herkesin gidip görmesini isterim. Bir yaşam alanının ortasında kocaman bir çöplük var.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, devam edin.
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - O çöplük yazın sürekli yanıyor ve sinekler bir taraftan, koku bir taraftan, çıkan duman bir taraftan oradaki insanların sağlığını tehdit ediyor ama anladığımız kadarıyla bu yüksek sağlık riski yaratan çöplük yetmiyormuş gibi şimdi de eski otogarın bulunduğu bölgede asfalt şantiyesi, taş doğrama atölyesi ve taş ocağı yapılmasının planlandığını öğrendik. Dünden beri bütün Karadağ Mahallesinin sakinleri ve mahalle muhtarı beni arıyor. İnsanlar şunu söylüyorlar: "Ya, burada bizim çocuklarımız yaşıyor, biz burada yaşıyoruz, hayvanlarımızı otlatıyoruz, aynı zamanda burada meralarımız var, burada bir saman pazarı var, burada hayvan pazarı var, burada sebze hali var. Burası bir yaşam alanı, bir sanayi bölgesi değil, kentin dışında, herhangi bir yer değil." Ve zaten orada hem başıboş köpeklerin bulunduğu bir alan var hem gerçekten ihtiyaçları karşılanmayan hayvanların, köpeklerin barınağı var.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Bir taraftan sürekli yanan ve çözüm üretilmeyen Karadağ çöplüğü var. Bütün bu sorunlar, kent sorunu, insanların yaşam hakkını, sağlık hakkını ihlal eden sorunlar dururken üstüne asfalt şantiyesi, taş doğrama atölyesi ve taş ocağı yapımıyla yeni bir sorun eklemeye çalışıyorlar.
Şimdi, biz hemen buradan ifade etmek istiyoruz: Karadağ Mahallesi sakinleri buna itiraz ediyor, biz de ediyoruz. Şunu söylüyor yurttaşlar: "Biz mahallemize yeni bir yük değil çözüm istiyoruz, taş ocağı değil arıtma tesisi istiyoruz, kirli hava değil temiz çevre istiyoruz, ihmal değil eşit hizmet istiyoruz. Vergi veriyoruz, insanca yaşamak istiyoruz, insanca yaşayacağımız bir çevre istiyoruz. Çöpün taşınmasını, taş ocağının da yapılmamasını istiyoruz." Ben bir kez daha bu sese yetkililerin, belediyenin kulak kabartması gerektiğini ifade ederek sürecin takipçisi olacağımızın altını çiziyorum.
Teşekkür ediyorum.