GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:61
Tarih:17.02.2026

YENİ YOL GRUBU ADINA ŞERAFETTİN KILIÇ (Antalya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi üzerine Grubumuz adına söz aldım. Genel Kurulu ve aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bugün önümüze getirilen Milli Parklar Kanunu Teklifi ilk bakışta doğayı korumayı amaçlayan bir düzenleme izlenimi verse de satır aralarına bakıldığında bambaşka bir yönelimi açıkça ortaya koymaktadır.

Bu teklif, korumayı merkeze alan bir anlayışın değil, kullanım, yatırım ve ekonomik getiriyi esas alan bir yaklaşımın ürünüdür. Doğa, korunması gereken ortak bir miras olarak değil, yönetilebilir, planlanabilir ve ticarileştirilebilir bir alan olarak ele alınmaktadır. Yönetimsel etkinlik ve ekonomik sürdürülebilirlik gibi kavramlar koruma politikasının asli amacını perdeleyen bir dil olarak kullanılmakta, böylece kamusal sorumluluk yavaş yavaş piyasa mantığına devredilmektedir. Bu yöneliş millî park anlayışını bilim temelli korumadan uzaklaştırmakta, doğayı kendi başına değeri olan bir varlık olmaktan çıkarıp değer üretmesi gereken bir kaynak gibi tanımlamaktadır oysa doğa, yatırım başlığı değildir, bilanço kalemi değildir, gelir kalemi hiç değildir. Ormanlar, sulak alanlar ve millî parklar bütçe açığını kapatacak araçlar olarak görülemez.

Devletin temel görevi doğayı işletmek değil, onu bütünlüğüyle koruyarak gelecek kuşaklara devredecek bir hukuk ve yönetim düzeni kurmaktır. Önümüzde bulunan bu teklif ise korumayı güçlendiren bir adım olmaktan ziyade, koruma kavramının içini boşaltan ve anlayış değişikliğini kurumsallaştıran bir yön değişikliğini temsil etmektedir.

Teklifin en tehlikeli yönü doğa koruma alanında yetkinin giderek yasamadan yürütmeye, yürütmeden de dar bir bürokratik yapıya devredilmesidir. Daha önce bakanlık ya da Cumhurbaşkanlığı onayıyla yapılan işlemler artık Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğünün takdirine bırakılmaktadır. Böylece çevre yönetimi hukuki güvencelerden çıkarılıp idari keyfiyet alanına sürüklenmektedir. Planlama, yapılaşma, yıkım, izin ve gelir düzenlemeleri kanunla değil, yönetmeliklerle belirlenecektir oysa Anayasa çok açıktır; yasama yetkisi devredilemez, yürütme kanuna bağlıdır. Bu teklif ise kanunla düzenlenmesi gereken temel alanları ikincil mevzuata bırakmakta, hukuk devletini zayıflatmaktadır.

Değerli milletvekilleri, teklifin gerekçesinde sık sık doğa temelli turizm ve ekonomik getiri vurgusu yapılmaktadır yani koruma ile kullanım aynı kefeye konulmakta, hatta kullanım öne çıkarılmaktadır. Oysa Anayasa’nın 56'ncı maddesi devlete açık bir görev vermiştir; sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını korumak.

Doğayı mali sürdürülebilirlik adı altında gelir kaynağına dönüştürmek doğa korumayı kamu hizmeti olmaktan çıkarıp ticari faaliyete indirgemektedir. Döner sermaye gelirleriyle finanse edilen bir doğa koruma modeli korumayı değil, gelir üretimini önceleyecektir.

Türkiye, üç büyük biyocoğrafik bölgenin kesiştiği eşsiz bir coğrafyada yer almaktadır, bu özelliği sayesinde çok farklı iklimlerin toprak yapılarının ve ekosistemlerinin aynı anda var olabildiği ender ülkelerden biridir. Dağlardan ovalara, sulak alanlardan kıyı ekosistemlerine kadar uzanan bu çeşitlilik bitkiden kuşa, memeliden balığa kadar sayısız canlı türüne yaşam alanı sunmaktadır. Yalnızca bu topraklarda yetişen, bir başka yerde bulunmayan türlerin varlığı ülkemizin doğal mirasını daha da özel ve korunması gereken bir değer hâline getirmektedir. Bu doğal zenginlik Türkiye'yi yalnızca kendi vatandaşları için değil, dünya ölçeğinde de önemli bir biyolojik çeşitlilik merkezi konumuna taşımaktadır. Sahip olduğumuz ekosistemler birbirini tanımlayan ve birlikte ayakta duran hassas bir dengeye dayanmaktadır. Ormanlar, sulak alanlar, bozkırlar ve denizel alanlar yalnızca canlılara değil, insan yaşamına, gıda güvenliğine ve iklim dengesine hizmet etmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin doğal varlıkları sıradan bir çevre unsuru değil, korunması hem bilimsel hem de ahlaki bir sorumluluk olan ortak bir mirastır ancak Tarım ve Orman Bakanlığının kendi verilerine göre 50 millî park, 274 tabiat parkı, 136 sulak alan ve onlarca yaban hayatı sahası bugün yoğun baskı altındadır. Yalnızca geçen yıl bu alanları ziyaret eden kişi sayısı 70 milyona yaklaşmıştır. Bu tablo bize şunu göstermektedir: Türkiye'de doğa koruma politikası artık önleyici değil, telafi edici bir anlayışa dönüşmüştür oysa bilim bize şunu söyler: Koruma önceden yapılır, taşıma kapasitesi aşılmadan yapılır ama bu teklif altyapıyı genişleterek, tesisleri artırarak, insan baskısını büyüterek doğayı korumayı değil, doğayı taşımaya zorlamayı öngörmektedir. Modern çevre politikaları toplum temelli korumayı esas alır. Birleşmiş Milletler verilerine göre, yerel halkın katılmadığı koruma projelerinin başarısız olma ihtimali yüzde 70'in üzerindedir. Bu teklif ise merkeziyetçidir; katılımı değil, itaati esas alınmaktadır.

Teklifte, ayrıca, korunan alanlarda turistik tesislere, enerji iletim hatlarına, altyapı yatırımlarına geniş kapılar açılmaktadır. "Kamu yararı" "zaruret" "plan dâhilinde" gibi muğlak ifadelerle idareye sınırsız takdir alanı tanınmaktadır. Bu, istisnaların kurallar hâline gelmesidir. Daha da vahimi şudur: Kaçak yapıların yıkımı hiçbir yargı kararı olmadan derhâl yapılabilecektir. Savunma hakkı yok, itiraz yok, mahkeme yok. Bu düzenleme mülkiyet hakkını ve yargı güvencesini fiilen ortadan kaldırmaktadır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi açık karar vermiştir. Yıkım gibi geri dönülmez işlemler, mutlaka etkili başvuru yollarına açık olmalıdır ama bu teklif idareye kararsız yıkım yetkisi vermektedir. Bu, hukuk devleti değil, idari güç devleti anlayışıdır.

Değerli milletvekilleri, teklif, doğayı korumayı güçlendirmiyor, koruma rejimini gelir rejimine dönüştürüyor. Ormanlar, millî parklar, sulak alanlar artık ekosistem olarak değil, proje alanı olarak görülüyor oysa doğa sadece ağaç değildir; doğa, su döngüsüdür, karbon yutağıdır, tarımın teminatıdır, iklimin sigortasıdır. Bilimsel çalışmalar gösteriyor ki insan müdahalesinin yüzde 10 artması biyolojik çeşitlilik kaybını yüzde 25'e kadar yükseltebilmektedir. Bu teklif yalnızca çevreyi değil; tarımı, suyu, kırsal yaşamı ve gelecek kuşakların hakkını da tehdit etmektedir.

Sonuç olarak, bu yasa, hukuk devletini zayıflatmaktadır, bilimi geri plana itmektedir, katılımı dışlamaktadır, koruma yerine kullanımı teşvik etmektedir, doğayı kamu yararı olmaktan çıkarıp gelir kalemine dönüştürmektedir.

Biz doğayı bir yatırım dosyası, bir proje alanı, bir gelir kalemi olarak değil, bize emanet edilmiş ortak bir miras olarak görüyoruz. Millî parklar şirket mantığıyla değil, kamu yararı ve bilimsel sorumluluk esas alınarak yönetilmelidir çünkü bu alanlar bugünün ihtiyaçlarına göre şekillendirilecek ticari imkânlar değil, gelecek kuşaklara eksiksiz aktarılması gereken yaşam alanlarıdır. Devletin görevi doğayı pazarlamak değil, onu koruyacak hukuki ve kurumsal yapıyı güçlendirmektir.

Bu nedenle önümüzdeki bu teklif doğayı korumak için değil doğayı dönüştürmek, yeniden tanımlamak ve ekonomik bir araca indirgemek için hazırlanmıştır. Bu anlayış doğayı hak sahibi bir varlık olmaktan çıkarıp üzerinde tasarruf edilecek bir nesne hâline getirmektedir, biz buna itiraz ediyoruz. Doğayı rant alanı olarak değil yaşam alanı olarak gören herkes adına, ormanı yalnızca ağaç olarak değil bir bütün olarak ekosistem kabul eden herkes adına, çocuklarımıza betonlaşmış koruma alanları değil sağlıklı bir doğa bırakmak isteyen herkes adına bu teklife karşı çıkıyoruz.

Bu düşüncelerle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)