GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:56
Tarih:04.02.2026

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın vekiller, ben de Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Evet, bu kürsüde binlerce defa, aslında, işçinin hakkını, hukukunu korumaya dair söz kurduk ama ne yazık ki hiçbirine dair bir gelişme de kaydedilmiyor.

Şimdi, Türkiye'de işçiler haklarını kullandıkları için değil hakları gasbedildiği için alanlara çıkıyor, direniyor. Türkiye'de sorun işçilerin daha fazla talepkâr olması değil emeğin sistematik bir şekilde değersizleştirilmesidir. Anayasa var, uygulanmıyor; yasalar var, uygulanmıyor. İşçilerin hakkını koruyan uluslararası sözleşmeler var ama hiçbirine kulak asılmıyor ve işçiler tam da bu nedenle iş bırakıyor, eylem yapıyor, direniyor ve bu tablonun değişmesi için de seslerini duyurmaya çalışıyor. İşte onlardan biri de Migros depolarında başlayan direniş, Migros depo işçileri. Türkiye'nin en büyük perakende zincirlerinden biri olan Migros'un depolarında çalışan binlerce işçi 2026 yılı için açıklanan yüzde 28'lik zamma itiraz etti ve buna karşı da seslerini duyurmaya çalışıyor. 23 Ocakta başlayan direniş 10 ilde 12 depoya yayılmış durumda ve yaklaşık 5 bin işçi bugün geçinemediği için de direniyor ve biz soruyoruz buradan: Açlık sınırının 31 bin liraya dayandığı bir ülkede, yoksulluk sınırının 100 bin lirayı aştığı bir ülkede yüzde 28 zam hangi vicdana, hangi ahlaka, hangi hukuka, hangi adalete sığar? İşçilerin talepleri aslında çok açık ve net, insanca yaşayacak bir ücret, hak ettikleri banka promosyonları, vergi yükünün patronlar tarafından üstlenilmesi ve taşeron köleliğine son verilmesini istiyorlar. Peki, Migros yönetimi ne yapıyor? Müzakere mi ediyor? Hayır. Sorunları dinliyor mu çözüyor mu? Hayır. Onun yerine tehdit ediyor, baskı kuruyor, sendikayı hedef alıyor, işçiyi bölmeye çalışıyor, hatta daha da ileri gidiyor ve "Kadro istiyorsan sendikanı değiştir." diyor. Buradan açıkça söyleyelim: Bu bir teklif değildir, bu bir dayatmadır; bu bir uygulama değil, açıkça sendikal bir darbedir; Anayasa’nın 51'inci maddesinin ve uluslararası sözleşmelerin hiçe sayılmasıdır, 6356 sayılı Yasa'ya açıkça aykırıdır. Şimdi, Migros depo işçileri fiilen çalıştıkları sendikadaki iş kolunu da değiştirmeye zorlanıyorlar, onu da söyleyelim. Yine, direnişin 5'inci gününde yönetim şöyle bir açıklama yapmış: "7.875 işçiyi kadroya aldık." Ama bu açıklamadan hemen sonra 30 Ocakta kod 49'la yüzlerce işçi işinden atılmış. Peki, kod 49 ne demek? İşçinin kıdemi yok demek, ihbarı yok demek, işsizlik ödeneği yok demek. Ne diyor bize aslında Migros yönetimi ve onu destekleyen Hükûmetin kendisi yani AKP Hükûmeti? "Direnirsen aç kalırsın." Peki, soruyoruz: Bu mudur sosyal devlet? Bu mudur hukuk devleti? Biz bir kez daha buradan açık ve net bir şekilde söyleyelim: Direnişçi işçilerin çadırlarını söken, soğukta, yağmurda işçileri dağıtmak isteyen ve en vahimi 100 işçiyi ters kelepçeyle gözaltına alan sermaye dostu anlayışın karşısında Migros depo işçilerinin yanındayız, onlar hakkını alıncaya kadar onları yalnız bırakmayacağız ve buradan onların taleplerini sahiplendiğimizi de ifade etmek istiyoruz. Ne diyorlar? Hak arayan, direnen, grev yapan tüm işçiler, özellikle de kod 49'la işinden atılanların hızla işlerine geri iade edilmesi, kod 49'un feshedilmesi, sendikal baskılara son verilmesi ve taşeron çalıştırma uygulamasının derhâl incelenip sonlandırılmasını ifade ediyorlar. Biz de bu talepleri sahiplendiğimizi ve bu taleplerin yanında olduğumuzu ifade etmek istiyoruz.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bütün dünyayı sarsan ve her yerde bir şekilde bir magazin başlığı, bir komplo anlatısı ya da spekülasyonlar üzerinden konuşulan bir dosya var; Epstein dosyası. Bu konuda konuşmamız gereken temel şeyin çocukların sistematik biçimde sömürüldüğü küresel bir suç düzenine karşı söz söylemek olduğunu ifade edelim. Epstein dosyası tam da bu nedenle bireysel suçları değil, devletlerin çocukları ve çocuk haklarını ne kadar koruyabildiğini ya da koruyamadığını gösteren bir turnusol kağıdıdır. Çocuk istismarı ve sömürüsü münferit değildir; ulusal sınırları aşan, sermaye, siyaset ve cezasızlıkla beslenen küresel bir suç ağdır ve bu ağ önce ancak güçlü kurumsal mekanizmalar olursa, kurumsal, kamusal koruma mekanizmaları olursa ülkelerde geriletilebilir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Bugün sormamız gereken soru şudur: Türkiye, çocukları ve çocuk haklarını gerçekten koruyan bir ülke midir? Cevap hepimizi ürkütüyor değil mi? Evet, ürkütmeli de bizce. Yenidoğan servislerinden öğrenci yurtlarına, tarikat ve cemaat yapılarından, mülteci çocuklara, savaş bölgelerinden Türkiye'ye getirilen çocuklara kadar çok sayıda organize, örgütlü kurumsal ihmal ve istismar olduğunu biliyoruz. "Biliyoruz da niye çözemiyoruz?" sorusunu da sormamız gerekmez mi? Temel meseleye bakamıyoruz çünkü. Nedir o temel mesele? Türkiye'de çocuk politikası parçalıdır, dağınıktır, ikincilleştirilmiştir; çocuk "aile ve sosyal hizmetler" başlığı altına gizlenmiş ve görünmez kılınmıştır. Güvenlik, eğitim, sağlık ve sosyal politika alanlarında çocuk yararı esas alınmamaktadır. Oysa, çocuklar ailenin uzantısı değil başlı başına hak öznesidir. İşte, tam da bu nedenle bizler yıllardır bu kürsüden çocuk hakları bakanlığı çağrısı yapıyoruz, yıllardır kanun teklifi veriyoruz ama buna da dönüp bakan yok. Çocukların korunmasının bir iyi niyet meselesi değil kurumsal bir devlet sorumluluğu olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. DEM PARTİ olarak bu ülkede özgün bir çocuk komisyonu olan tek partiyiz. Çocukların işçileştirilmesinden erken yaşta ve zorla evliliğe, mülteci çocuklardan kanunla ihtilafa düşmüş çocuklara kadar çok sayıda başlıkta sahaya dayalı, hak temelli çalışmalar yürüttük, Meclise taşıdık, raporladık, uyardık, söz kurduk ama iktidar çocukları korumak yerine çoğu zaman üstünü örtmeyi, inkârı ve cezasızlığı tercih etti.

Epstein dosyası bize bir kez daha şunu gösteriyor: Eğer çocuk haklarını koruyacak bağımsız, güçlü bütçesi olan, denetim yetkisi olan bir kamu yapınız yoksa çocuklar her yerde yetişkinlerin ihmaline ve istismarına açık hâle gelmektedir, ister ABD'de ister Avrupa'da ister Türkiye'de olsun hiç fark etmiyor; coğrafya değil yasa ve toplumsal kültür çocukları korur. Bu nedenle buradan tüm siyasi partilere açık bir çağrı yapıyoruz: Gelin, çocuklar üzerinden siyaset yapmayalım; gelin, çocuk haklarını, çocuk istismarını polemik ve spekülasyon konusu değil ortak mücadele başlığı hâline getirelim. Gelin, çocuk hakları bakanlığını birlikte kuralım. Bu bakanlık, önleyici politikalar geliştirmeli, çocuk sömürüsüyle mücadelede uluslararası mekanizmalarla şeffaf iş birliği yürütmeli, denetim yetkisine sahip olmalı ve her koşulda çocuğun üstün yararını esas almalıdır. Biz, DEM PARTİ olarak bu mücadeleden vazgeçmeyecek, çocukların yaşam hakkını, beden bütünlüğünü, onurunu ve geleceğini savunmaya devam edeceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayın lütfen.

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Sayın Başkan, son olarak sabrınıza sığınarak bir başlık daha ifade etmek istiyorum. Dün üzerinde konuştuk ama eksik kaldı. TÜİK enflasyon sepetini güncelledi, 38 madde sepete girdi, 30 madde çıktı, ağırlıklar değiştirildi ama değişmeyen tek bir şey, bu sepet halkın sepeti değil. Bize bir sürü teknik açıklama yapılıyor, "Avrupa standartları" deniliyor, "uluslararası metodoloji" deniliyor ama bütün bunları söyleyen iktidar işine gelince Avrupa'yı referans alıyor, işine gelmeyince de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tanımıyor. Burada nalıncı keseri gibi hep kendine yontan bir anlayış var. Gelin, şu güncellenen enflasyon sepetine bakalım; gıda ve alkolsüz içkilerin ağırlığı düşürülmüş, konut, su, elektrik, gaz ve yakıtların ağırlığı ciddi biçimde azaltılmış, ulaştırmanın payı artırılmış.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Son olarak... Sayın Başkan, hemen bitiriyorum.

BAŞKAN - Son kez açıyorum, lütfen.

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Peki, soruyorum buradan, bu kimin enflasyon sepeti? Türkiye'de yaşayan kaç kişinin harcama gerçeği gerçekten bu? Bu sepet 20 bin liraya mahkûm edilen emeklinin ya da 28 bin liraya mahkûm edilen asgari ücretlinin, açlık sınırı altında yaşam mücadelesi veren milyonların sepeti değildir. Bakın, bu sepet, bu şekliyle devam ederse aslında yoksulluk süreklileştirilmiş, üstü örtülmüş ve mesele istatistik oyunlarına indirgenmiş duruma gelmiş olacak. Oysaki yoksulun hayatı, asgari ücretlinin ve emeklinin hayatı istatistiklere değil gerçeklere bakıyor, market raflarına bakıyor ve faturayı ödediği zamma bakıyor. O nedenle, buradan bir kez daha çağrı yapıyoruz: Enflasyon sepetini değiştirmek yerine gerçek anlamda yoksulluğu ortadan kaldıracak, enflasyonu engelleyecek bir politikaya geçiş yapılmalıdır. Bu ülkede insanları istatistiklerle kandırmayınız diyorum.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.