| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 48 |
| Tarih: | 20.01.2026 |
MHP GRUBU ADINA İLYAS TOPSAKAL (Samsun) - Sayın Başkan, aziz Meclisimizin değerli milletvekilleri; bugün 20 Yanvar Bakü'nün işgalinin yıl dönümü. Bu vesileyle orada şehit olan kardeşlerimizin hatıralarını yaşattığımızı, gazi olan Azerbaycanlı kardeşlerimize buradan selamlarımızı ifade etmek isterim.
Yine, bugün bir elim bayrak meselesi, bayrağımızın indirilmesi meselesi... Bütün grupların aynı şeyi düşünmesi, aynı hissiyatla hareket etmesi, aslında bizi biz yapan değerlerimizi yani devleti simgeler, ifade eder. Devlet olmanızın şartları vardır, bütün tarihinizi aslında o temsil eder. Aynı şeyi söylemeleri de bizim milletimizin adına onur duyulacak bir şey. Bu vesileyle de yüce milletimizden -çünkü onların temsilcisiyiz biz- bu emaneti taşıyacağımızı ifade etmek isterim. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)
Bugün uluslararası sistemin hızla değişen karakteri içinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Aden Körfezi, Somali kara suları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde görev süresinin bir yıl daha uzatılması hususuna dair MHP Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum.
Sözlerime uluslararası sistemin değişen karakterini belirterek başlamak istedim çünkü içinde bulunduğumuz dönemi sadece krizler toplamı olarak değil daha derinde işleyen bir dönüşüm olarak okumak zorundayız. Türkiye'nin bu düzensizlik, belirsizlik çağında nasıl bir rol üstlenmesi gerektiğini gerçekçi fakat aynı zamanda milletimizin tarihsel hafızasına ve devletimizin sorumluluk bilincine dair de değerlendirmek gerekir. Uluslararası sistem artık öngörülebilir kurallardan ziyade pazarlıkların, geçici uzlaşmaların ve dalgalı taahhütlerin alanına dönüşmekte. Küresel güç hiyerarşisinde Amerika Birleşik Devletleri, evet, hâlâ belirleyici bir aktördür ancak taahhütlerin ücretlendirildiği, ittifakların finansallaştığı ve güvenlik şemsiyesinin bir tür kira mantığıyla sunulduğu yeni bir evreye geçiyoruz, bunu da görüyoruz. Bu durum, düzenin tamamen çöktüğü anlamına gelmez fakat düzen içi düzensizliği kalıcı kılar. Böyle bir tabloda orta ölçekli ve bölgesel aktörlere alan açılır fakat aynı zamanda sorumluluk, maliyet ve riskler de onunla beraber büyür gider. Bölgesel bir güç olarak Türkiye'nin bu düzensiz sistemde ne yaptığı ve ne yapması gerektiği sorusu bizi doğal olarak bir strateji kurma ihtiyacına götürür. Bu noktada, Türkiye'nin üç katmanlı güvenli alan veya havza yaklaşımı hem dâhili dengelemenin inşa ettiği kapasiteyle hem de tarihsel mirasın yüklediği sorumlulukla birleştiğinde bir anlam kazanır. Bu üç katmandan birincisi, sınırlarımızın çevresindeki doğrudan risklerin bulunduğu yakın katmandır; ikincisi ise Balkanlar, Orta Doğu, Türkistan eksenindeki diplomatik ve kurumsal etki alanı olan orta katmandır; son olarak üçüncü ise Afrika, Doğu Akdeniz jeopolitiği ve küresel görünürlük sahalarını ifade eden dış katmandır. Aden Körfezi, Somali ve Arap Denizi bu stratejide özellikle dış katmanın omurgasında yer alır ancak şunu açık söylemeliyiz: Bütün katmanlarda sürdürülebilir bir rol, içeride sağlam bir tesanüt olmadan kurulamaz. "Dâhili dengeleme" dediğimiz şey bir slogan değildir; millî birliği güçlendirmek, toplumsal dayanıklılığı korumak ve savunma sanayi ve teknoloji kapasitesini artırmaktır. Bu iki sütun birleştiğinde Türkiye'nin dış politikada süreklilik üretme imkânı büyür çünkü bugün dış politika sadece niyet beyanlarıyla değil; deniz jeopolitiğinin farkındalığıyla, lojistikle, eğitim iş birliği ağlarıyla, kriz yönetimiyle yürür. Türkiye yerli savunma sanayi hamleleriyle, evet, belli bir eşiği aşmıştır. Bu kazanım sadece askerî bir kabiliyet değildir, aynı zamanda diplomatik bir hareket serbestisi demektir; içeride istikrar, dışarıda özerklik üretir. Tam da burada tarihsel mirasın sorumluluğunu hatırlamak gerekir. Büyük Selçuklu'dan başlayıp Osmanlı İmparatorluğu'yla devam eden ve Türkiye Cumhuriyeti'nin devraldığı miras bugün benimsediğimiz güvenlik ve dış politika anlayışına güçlü bir normatif zemin sunmaktadır. Selçuklular güvenliği sadece askerî güçle değil, ticaret yollarının korunmasıyla sağlamış; kervansaray zincirleriyle yol güvenliğini devlet garantisi altına almış; uç bölgelerinde düzeni uç beyliği sistemiyle kurmuştu. Bu, devletin meşruiyetini de güçlendiren bir yaklaşımdı. Osmanlı ise bu mirası daha kurumsal bir düzenlemeye taşımış, millet sistemiyle çoğulculuğu hukukileştirmiş, güçlü donanmasıyla deniz yollarını koruma misyonunu devlet aklının merkezine yerleştirmiştir. Cumhuriyet "tam bağımsızlık" ilkesi ve modernleşme vizyonuyla bu mirası çağdaş bir stratejiye dönüştürmüştür. Kısacası, biz, yalnızca haritaya bakarak değil, tarihin bize öğrettiği yol güvenliği, ticaretin teminatı, deniz ulağının korunması gibi köklü ilkelerle hareket eden bir devlet geleneğine sahibiz.
Sayın milletvekilleri, bu noktada, konuşmamın başında işaret ettiğim Türkiye'nin üç katmanlı güvenli havza stratejisinin dış katmanını somut bir şekilde açıklamak gerekir. Kızıldeniz-Aden Körfezi-Arap Denizi hattı Türkiye açısından bu dış katmanın deniz jeopolitiği üzerinden şekillendiği temel sahadır. Zira bu hat, yalnızca bir deniz geçiş yolu değil, küresel enerji akışının, ticaretin, lojistiğin ve tedarik zincirlerinin omurgasını oluşturan stratejik bir arterdir. Süveyş-Kızıldeniz hattında meydana gelen her kırılma Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan geniş bir coğrafyada doğrudan etki üretmekte, navlun fiyatlarından gıda güvenliğine, enerji maliyetlerinden sanayi üretimine kadar pek çok alanda zincirleme sonuçlar doğurmaktadır. Aden Körfezi çevresinde görülen istikrarsızlık, korsanlık tehdidi, zayıf devlet kapasitesi, terör yapılanmaları ve büyük güç rekabetinin aynı anda iç içe geçtiği bir güvenlik durumu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu bölgeye yaklaşımımız uzak bir coğrafyaya yönelmiş tali bir ilgi alanı değil Türkiye'nin ekonomik güvenliği, deniz ticareti ve stratejik özerkliğiyle doğrudan bağlantılı bir meseledir.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin bu bölgede rol üstlenmesi iki temel ilke üzerinden şekillenmelidir; birincisi, seyrüsefer güvenliği ve deniz ticaretinin korunmasıdır. Türkiye'nin ihracatı, ithalatı, enerji arz güvenliği ve üretim hatları doğrudan deniz yollarına bağlıdır. Aden Körfezi'ndeki bir risk artışı yalnızca bölgesel bir sorun değildir, Türkiye'nin maliyetlerini artıran, rekabet gücünü zayıflatan ve tedarik süreçlerini uzatan bir sonuçtur aslında. Bu nedenle, deniz güvenliğine katkı başkası için fedakârlık değil, kendi ekonomik güvenliğimizin bir parçasıdır. İkincisi, Türkiye'nin bölgede insani ve kurumsal ayak izini güçlendirmesidir. Somali tecrübesi bu açıdan özel bir anlam ifade eder. Türkiye, Somali'de yalnızca yardım dağıtan değil, kapasite inşasını destekleyen, eğitim ve kurumsallaşmaya katkı veren bir yaklaşım ortaya koymuştur; bu çizgi Osmanlı'nın vakıf düzeninin modern tezahürleriyle de uyumludur. Bugün TİKA'nın kalkınma projeleri, Kızılayın insani yardımları, Maarif Vakfının eğitim faaliyetleri bir insani sorumluluk kadar istikrar üreten stratejik bir varlıktır.
Yüce milletimizin sayın vekilleri, bu çerçevede son dönemde İsrail'in Somaliland'ı tek taraflı biçimde tanıması meselesi -ki altını çizmek istiyorum Birleşmiş Milletler üyesi olarak Somaliland'ı tanıyan tek devlet İsrail'dir- Afrika Boynuzu'nun zaten kırılgan olan dengelerinde yeni ve riskli bir gerilim eşiği oluşturmaktadır. Somaliland 1991'den bu yana fiilen ayrı bir yönetim yapısı olarak varlığını sürdürse de uluslararası hukuk ve çok taraflı diplomasi zemininde Somali'nin toprak bütünlüğü ilkesi hâlen geçerlidir. Bu adım meseleyi sahadaki fiilî durumdan çıkarıp siyasi tanınma düzlemine taşıyarak Somali Federal Hükûmetinin egemenlik hassasiyetlerini, Afrika Birliğinin sınırların dokunulmazlığı yaklaşımını ve Arap dünyasının toprak bütünlüğüne dayalı ortak refleksini aynı anda harekete geçirmektedir. Dahası bu gelişme yalnızca Somali Somaliland hattıyla sınırlı değildir, Birleşik Arap Emirliklerinin Berbera Limanı üzerinden yürüttüğü jeoekonomik ve güvenlik odaklı angajman, Yemen iç savaşının Kızıldeniz ve Babülmendep'e yansıyan güvenlik riskleri ve Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz-Aden hattını kendi ulusal güvenliğinin uzantısı olarak görmesi, tanıma adımının bölgesel dengeleri çok katmanlı biçimde etkilemesine yol açmaktadır. İsrail'in tek taraflı hamlesi; Cibuti'nin liman rekabetinde, Etiyopya'nın denize erişim arayışında, Kenya'nın bölgesel denge hesaplarında ve Körfez ülkelerinin Kızıldeniz-Aden hattındaki nüfuz mücadelesinde zincirleme kırılganlıklar üretme riskini taşımaktadır. Bu tablo, Afrika Boynuzu'nu istikrara yaklaştırmak yerine, deniz güvenliği ve ticaret yolları üzerinde yeni belirsizlik alanları oluşturmaktadır. Bu nedenle, Türkiye'nin yaklaşımı net olmalıdır ve nettir. Somali'nin birlik ve bütünlüğüne dayalı ilkesel tutumumuzu muhafaza ederken sahadaki fiilî dengeleri göz ardı etmeyen, bölgesel aktörleri karşı karşıya getirmeyen, gerilimi düşüren, diyaloğu teşvik eden ve Aden Körfezi-Arap Denizi hattında deniz güvenliğini önceleyen dengeli, sorumlu bir diplomasi yürütmek zorundayız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şunun altını özellikle çizmek isterim: Bugün, Aden Körfezi, Somali açıkları ve Arap Denizi'nde icra edilen görev, geçici bir dış angajman ya da uzak denizlerde sembolik bir varlık arayışı değildir; bu görev, yüz yıllar boyunca ticaret yollarını, deniz ulağını ve emniyeti devlet aklının ayrılmaz bir parçası olarak görmüş Türk tarihinin çağdaş şartlarda üstlendiği bir sorumluluktur. Türk ordusunun bu bölgede bulunması yalnızca korsanlıkla ya da düzensiz tehditlerle mücadele anlamına gelmemektedir. Bu varlık, deniz ticaretinin güvenliğini, enerji arz hatlarının sürekliliğini ve milletimizin refahını doğrudan etkileyen küresel akışların istikrarını korumaya yöneliktir. Aynı zamanda, Türkiye'nin Somali başta olmak üzere bölge halklarıyla kurduğu tarihsel, insani ve kurumsal bağlarının güvenlik zemininde tamamlanmasıdır. Bizim anlayışımız güç gösterisi değil, istikrar üretme anlayışıdır. Bu sorumluluk bilinciyle, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Aden Körfezi, Somali kara suları ve açıkları ile Arap Denizi ve mücavir bölgelerdeki görev süresinin bir yıl daha uzatılmasına ilişkin tezkereye Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak olumlu baktığımızı ifade ediyor, yüce Meclisimizi saygıyla selamlıyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)