| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 48 |
| Tarih: | 20.01.2026 |
YENİ YOL GRUBU ADINA CEMALETTİN KANİ TORUN (Bursa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'nda yaşanan sorunlar deniz haydutluğu gibi alışıldık deniz güvenliği sorunlarının ötesindedir. Yaşanan süreçte devletlerin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü doğrudan hedef alan açık bir jeopolitik saldırı aşamasına ulaşmış olmamızı dikkatinize getirmek istiyorum. İsrail'in 26 Aralık 2025 tarihinde tek taraflı biçimde bağımsızlık ilan eden Somaliland yönetimini tanıması sıradan bir diplomatik tercih değil, bölgesel dengeleri sarsan nitelikte bir siyasi hamledir. Bu adım Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği gibi uluslararası toplum sistemi içinde yerleşik olan devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ilkesine aykırı bir oldubittidir. Daha da önemlisi, bu hamle yalnızca Somaliland'la sınırlı kalabilecek bir gelişme değildir; Somali içindeki diğer federal yapılar ve Afrika Boynuzu'ndaki benzer kırılganlıklar için tehlikeli bir emsal üretme riski taşımaktadır; bölgedeki kolonyal müdahalelerin ortaya çıkardığı suni sınırlar ve etnik, mezhebî ve kabilesel gerilimler üzerinden yeni bir istismar arzusunu göstermektedir. İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü ve artık uluslararası hukuk literatürüne açık biçimde soykırım olarak tanımlanan saldırıları göz önünde bulundurmak karşı karşıya olduğumuz stratejik resmi apaçık gösteriyor. Somaliland'ın tanınması bu çerçevede yerleşimci, sömürgeci ve ırkçı bir emperyal projenin güncel uzantısıdır. Tarihsel belgelerde de görüldüğü üzere, siyonist ideolojinin yalnızca Filistin'le sınırlı olmayan, stratejik coğrafyalarda nüfus transferi ve egemenlik tesisine dayalı bir tahayyülü vardır. Bugün Gazze'den zorla sürülen Filistinliler için Afrika'nın alternatif yerleşim alanı olarak telaffuz edilmesi, bu zihniyetin sürekliliğini göstermektedir. Bu yaklaşım yalnızca Filistin halkını değil, Somali'nin birliğini ve bölgesel barışı da hedef almaktadır.
Ayrıca, İsrail Gazze'de toplu yıkım, zorla yerinden etme ve demografik mühendislik politikalarını sürdürürken eş zamanlı olarak Türkiye'yi Doğu Akdeniz'den Suriye'ye, Kızıldeniz'den Afrika Boynuzu'na kadar çok katmanlı bir şekilde sıkıştıran, agresif bir siyaset izlemektedir. Türkiye'nin karşı karşıya olduğu meydan okuma, İsrail'in bu ırkçı ve yayılmacı stratejisinin çok cepheli sonuçlarıyla ilgilidir.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'nin Somali politikasının ana yönelimi yani Somali'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve merkezî kapasitesini güçlendirme hedefi doğrudur ve desteklenmelidir. Türkiye 2011'den bu yana Somali'de sadece güvenlik alanında değil; altyapı, sağlık, eğitim, enerji ve kurumsal kapasite inşası alanlarında da istikrarlı bir varlık göstermiştir. Bu yaklaşım, klasik askerî nüfus politikalarından ayrışan, uzun vadeli ve sorumlu bir devlet aklının ürünüdür.
2011 yılında büyükelçi olarak atanarak bu politikanın yürütülmesinde bizzat bulundum. Burada, bu politikanın mimarisinde geçmişte önemli rol oynamış isimleri de hatırlamak gerekir. Özellikle Sayın Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanlığı ve Sayın Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlığı döneminde geliştirilen çok boyutlu Afrika yaklaşımı ve sahada kurulan dengeli ilişkiler bugün hâlâ referans alınması gereken bir diplomatik birikimi temsil etmektedir. Büyükelçiliğim döneminde 2013 yılında Mogadişu ile Hargeisa arasında tesis edilen ve Türkiye'nin kolaylaştırıcılığında yürüyen diyalog süreci Somali'nin parçalanmasına yönelik uluslararası senaryoların o dönemde nasıl bertaraf edilebildiğini somut bir biçimde göstermiştir ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bu mirasın devralındığını söylememize imkân vermemektedir. Maalesef, benim görevde olduğum dönemde başlattığımız görüşmeler sonra devam ettirilmedi. Somaliland yöneticileriyle görüşülmeyip âdeta İsrail'in kucağına itildiler. İsrail'in Somaliland'ı tanıma kararının zamanlaması, Gazze'de devam eden soykırımın gölgesinde İslam dünyası açısından ayrıca düşündürücüdür. Bu adım Somali'yi fiilen bölünme riski taşıdığı gibi, Kızıldeniz çıkışında yer alan Berbere Limanı üzerinden Aden Körfezi'nde yeni bir askeri ve jeopolitik denklemin kurulmasına da zemin hazırlamaktadır. Bu durum yalnızca Somali'yi değil Mısır'ı, Suudi Arabistan'ı ve bölgede ciddi yatırımları bulunan Türkiye'yi de doğrudan ilgilendirmektedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; burada altını çizmemiz gereken bir başka husus da Türkiye'nin bölgesel yaklaşımındaki dengesizliktir. Mogadişu'da güçlü bir angajman sürdürülürken Yemen dosyasında daha çekingen ve sınırlı bir tutum izlenmesi Aden Körfezi'nin karşı kıyısında oluşan boşlukların farklı aktörler tarafından doldurulmasına yol açmıştır. Oysa Yemen'de kalıcı bir barış ve toprak bütünlüğü sağlanmadan Somali'deki kazanımların tam anlamıyla güvence altına alınması mümkün değildir. Deniz Güvenliği Tezkeresi bu nedenle Türkiye açısından sadece korsanlıkla mücadele aracı olarak değil, daha geniş bir Kızıldeniz-Aden stratejisinin parçası olarak ele alınmalıdır. Bu çerçevede, Birleşik Arap Emirlikleri'nin bölgedeki rolü de dikkatle ve gerçekçi bir biçimde ele alınmak zorundadır. Birleşik Arap Emirlikleri son on yılda Yemen'den Afrika Boynuzu'na uzanan hatta istikrar üretmekten ziyade güç boşluklarını yöneten ve yer yer derinleştiren bir aktör profili sergilemiştir. İsrail'in güvenlik öncelikleriyle örtüşen bu yaklaşım Yemen, Sudan ve Somali'de kapsayıcı devlet yapılarının zayıflamasına yol açmıştır. Yemen'de ve Afrika Boynuzu'nda parçalanmayı derinleştiren her hamle Aden Körfezi'ndeki güvenliği ve Somali'deki uzun vadeli yatırımların sürdürülebilirliğini doğrudan riske atmaktadır. Bu sebeple, Suudi Arabistan'ın son dönemdeki diplomatik baskısı sonucu Birleşik Arap Emirlikleri'nin Yemen ve Somali'deki angajmanını sona erdirilmesi bölgesel gerilimlerin azaltılması açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Önümüzdeki dönemde Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır'ın Doğu Afrika'da koordineli biçimde ağırlık koyması, bölgesel düzeni aşındıran, vekil ağlarını dengeleyerek İsrail'in nüfuz alanlarını sınırlayacaktır. Türkiye'nin desteklemesi gereken çizgi, vekil aktörlere dayalı güç projeksiyonu değil, egemen devletleri ve kapsayıcı siyasi süreçleri merkeze alan bir bölgesel istikrar arayışıdır. Türkiye açısından riskler somuttur: Somali sınırlarında yürütülen enerji arama faaliyetleri, altyapı projeleri ve ileri teknoloji yatırımları istikrarlı bir merkezî otoriteye ve bütüncül bir sahil güvenlik mimarisine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle, Somali'nin siyasi bütünlüğünün zayıflaması yalnızca ilkesel değil doğrudan stratejik ve ekonomik bir risktir.
Türkiye, merkezî yönetim ile federal bölgeler arasındaki sorunların giderilmesine katkıda bulunmalıdır. Mogadişu yönetimiyle ilişkiler sadece ekonomik ya da askerî iş birliği konusunda değil siyasi birliğin temini konusunda olmalıdır. Somaliland'in bu kadar yıldır merkezî yönetimle bir anlaşmaya varamamış olmasının en önemli sebebi merkezî yönetimin dağınıklığıdır.
Biz, bu tezkereye ilkesel olarak karşı çıkmıyor, aksine doğru bir stratejik çerçeveyle desteklenmesi gerektiğini savunuyoruz ancak bu destek diplomatik ihmalleri görmezden gelmek anlamına gelmez.
Göz göre göre gelen Somaliland'in tanınması gibi bir gelişmenin engellenmemiş olması Türkiye'nin önleyici diplomasi kapasitesinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu noktada, Hükûmete açık ve yapıcı çağrılarımız vardır. Türkiye, Somali ve Somaliland taraflarıyla doğrudan ve yüksek düzeyli temaslarını artırmalı, geçmişte olduğu gibi kolaylaştırıcı ve tarafsız bir diyalog zemini oluşturmalıdır. Laasqoray'deki askerî üs inşasının hızlandırılmasının yanı sıra, Cibuti'yle de bu tür bir iş birliğine gidilmelidir. Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Kızıldeniz'in kilit aktörleriyle eş güdümlü bir diplomatik girişim başlatılmalı, Afrika Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı nezdinde Somali'nin birliğini savunan kolektif bir duruş güçlendirilmelidir. Bölgeyi yakından tanıyan, güvenilir, tecrübeli isimlerin tecrübe aktarımına davet edilmesi diplomatik süreklilik açısından büyük önem taşımaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.
CEMALETTİN KANİ TORUN (Devamla) - Sonuç olarak, Hükûmetin Somali'yi stratejik bir ortak ve uzun vadeli bir yatırım iş birliği sahası olarak görmesi doğrudur ancak bu tercihin çevre jeopolitiği ihmal eden parçalı bir yaklaşımla sürdürülmesi ciddi riskler barındırmaktadır. Somali'yle ilişkiler ancak kapsamlı bir Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu vizyonuyla güç kazanabilir. Türkiye'nin geçmişte başardığı gibi bugün de ilkeli, öngörülü ve kapsayıcı bir diplomasiyle bu süreci yönetmesi mümkündür. Bunun için gereken siyasi irade ve diplomatik akıl bu Meclisin ortak sorumluluğudur.
Bu duygularla, tezkerenin hayırlara vesile olmasını diliyor, heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (YENİ YOL sıralarından alkışlar)