| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 40 |
| Tarih: | 22.12.2025 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA CEYLAN AKÇA CUPOLO (Diyarbakır) - Sayın Başkan, Değerli Genel Kurul, kıymetli halklarımız, cezaevlerinden bu Genel Kurulu takip eden kıymetli dostlarımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bütçe de geçmişken sanırım yılbaşı alışveriş listesine bir de tezkere eklemek için hızlı hızlı önümüze getirilmiş, yine iki yıllık bir askerî varlığı onaylayacak bir metni tartışıyoruz. Türkiye'nin Libya'daki varlığı Nisan 2019 tarihinde Wagner Grubu tarafından desteklenen Hafter güçleri tam Trablus'a doğru ilerlerken bu ilerleyişin önüne geçebilmek için Türkiye hızlıca Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükûmetine İHA, SİHA, hava savunma sistemleri, askerî ataşeler hatta o dönem neredeyse bir alışveriş kampanyası gibi olduğu için "Bu kadar şey vermişim, üstüne sana bir de Suriye'den 3.500 çete üyesi vereyim." deyip bunları Libya'ya gönderdi ve Libya'daki o dönemin çatışmanın denklemi değiştirdi. Trablus Hükûmeti, o dönemin Trablus Hükûmeti ideolojik olarak "Müslüman Kardeşler" dediğimiz ideolojiye yakın olduğu için Türkiye onları desteklemek istedi ama tabii ki de tek motivasyon bu değildi, bir diğer motivasyon da Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'deki ilerleyişinin ve varlığının önünü almak ve onu engellemekti. Şimdi, o dönemin bir başka motivasyonu da Libya'yla deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair bir mutabakat imzalamaktı. İmzalandı ama o mutabakatın akıbetiyle ilgili birazdan konuşacağım. Sene oldu 2025, 2019'dan bugüne altı yıldan beri bu imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına Dair Mutabakat zaptı hâlâ Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmış değil, tanınmış değil. Nedenini anlamak güç değil çünkü Akdeniz'de, Doğu Akdeniz'de özellikle denklemler değişiyor, durumlar değişiyor ve bunun nasıl bir hâle gelebileceğini az çok anlayabiliyoruz. Şimdi, bu değişen denklemler, bu depremlerin yanında bir diğer anlaşma da 2022 yılında TPAO ve Libya'nın ulusal petrol şirketi arasında, onlar arasında yapılan bir anlaşma, hidrokarbon arama anlaşmasıydı. Bu anlaşma da Trablus'taki mahkemeler tarafından askıya alındı, hala uygulanagelmiş değil.
Yani, aslında Türkiye'nin Libya'da bulunma motivasyonuna konu iki şeyin hala gerçekleşmediğini görüyoruz, bunun tercümesi de şu: Bunların hala gerçekleşmemiş olması Libya'daki mevcut yapının Türkiye'ye güvenmediği, uluslararası denklemi gözlediği ve bu denklem kısmında hemen hızlıca pozisyon almak istemediği ve bu pozisyon almamasının asıl sebebi, Türkiye'nin kendi ayağının altına koyduğu sabunlar ve bu sabunlarla kaygan zeminde ayakta durma çabası.
Doğu Akdeniz'de stratejik yeni bir yapılanmanın oluştuğundan bahsettik. Şu anda Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve ABD arasında "3+1" denilen bir anlaşma var, bir anlaşma yaptılar ve bu "3+1" dediğimiz anlaşma çerçevesi gevşek bir diplomatik anlaşma değil, çok daha fazlası; uzun vadeye yayılan ve bölgede bu taraflar arasında yoğun bir ilişkiyi, aslında kalıcı bir ilişkiyi organize eden bir anlaşma bu. Bunu dikkate almak gerekiyor.
Bu anlaşma sert, güç odaklı bir güvenlik ve enerji bloğuna dönüşmüş durumda.
Bir başka önemli gelişme bugün gerçekleşiyor, Kudüs'te gerçekleşiyor. Kudüs'te şu anda İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan bir araya gelmiş durumda ve orada, Doğu Akdeniz'de özellikle yeni hamlelerini tartışacaklar, bunları netleştirecekler. Bunun yansımaları önümüzdeki günlerde netleşecek.
Bu anlaşmalar Kıbrıs ve Yunanistan arasında doğrudan kablo, savunma hatları, bağlantısallık anlaşmalarına vararak Türkiye'nin aslında oradaki, Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığı iddialarını fiilen boşa düşürecek yani malum Libya'nın onaylamadığı mutabakatlar -hem 2019 deniz yetki sınırlandırma anlaşması hem de hidrokarbon arayışları- hiçbir zaman onaylanamayabilir ki öyle de görünüyor.
ABD Doğu Akdeniz'deki birincil lojistik ve istihbarat merkezleri olarak Yunanistan ve Kıbrıs'a dayanan yeni bir güvenlik mimarisi kuruyor ve bu güvenlik mimarisinde Türkiye'nin İncirlik Üssü'ne olan bağımlılığını da azaltıyor, tarihsel aşırı bağımlılığını inanılmaz aşağıya indiriyor. Bunun sebebi de Türkiye'nin S-400 oryantasyonlu dış politikası, her tarafa oynayan dış politikasının bir sonucu bu. İsrail bölgede stratejik bir derinlik kazanıyor, Kıbrıs ve Yunanistan'la bütünleşerek güvenmediği Arap komşularını atlayarak Avrupa'ya güvenli bir ticaret, enerji koridoru oluşturuyor. Yani aslında milyon dolarlık sorunun dört harfli bir cevabı var bu da IMEC; Hindistan, Orta Doğu ve Avrupa Birliğine giden bu yeni enerji ve ticaret koridoru. Bu koridor aslında her şeyin kilidi, her şeyin genel açıklaması.
Doğu Akdeniz jeopolitiğinde Kıbrıs inanılmaz önemli bir noktada duruyor hatta yüzlerce yıldır böyle, baharat yolundan beri böyle, IMEC'te de böyle olacak bundan yüzlerce yıl sonra da böyle olacak. Ticaret koridorları üzerinden bölgesel hesaplaşmalar ve savaşlar Kıbrıs'ın ve Doğu Akdeniz'in her zaman bir gündemi oldu. Türkiye'nin ne yazık ki Kıbrıs'ta ve Doğu Akdeniz'de kısa ve dar vizyonlu duruşu şu anda Libya'da tezkereyle aradığı meşruiyet arayışının bir sonucudur. Yani kısaca demek istiyorum ki: Libya'daki iş yaş, tezkereyle de bu yaş işin kuruyacağını hiç düşünmüyoruz. Her ne kadar Hafter'in oğlu belli güvenceler verse de "Ben bu anlaşmaları onaylayacağım, babam 81 yaşında sonrasında ben geleceğim." dese de uluslararası konjonktür bunu olası göstermiyor. Böylesi stratejik bir alanın, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz gibi stratejik bir alanın savrulan bir perspektifle yönetilmesi ve bunu kontrol etmeye çalışmak bu tezkerelerin iddia edilen amaca hizmet edemeyeceğini açık bir şekilde göstermektedir. Şimdi, Kıbrıs'ın mafyaya sıkıştırılması, Libya'nın belli silahlı yapıların, SADAT'ın yine belli ticaret ve inşaat firmalarının varlığına uygun bir şekilde organize edilmesi Akdeniz'deki binlerce yıllık geleneği ve mevcut statükoyu değiştirmeyecek. Bunun değişmesinin yolu Akdeniz'de bir normalleşmeyi açmaktır.
Şimdi, Libya'da BM'nin atadığı bir özel temsilci var, bu özel temsilci Hanna Tetteh, buranın ihtiyaçlarına yönelik bir harita sunmuştu ve o haritada demişti ki: Birleşik bir Libya ulusal hükûmetinin kurulması birinci hedef olmalı. İkinci hedef, kayda değer bir seçim sisteminin oluşturulması. Çünkü, yıllardır burada seçim yapılmamış, mevcut yapının meşru bir yapı olduğu argümanını yürütmek güç ve üçüncü olarak da kapsayıcı bir diyaloğun başlatılması. Bu kapsayıcı diyalog yalnızca Libya bağlamında değil, bütün Akdeniz bağlamında, Doğu Akdeniz bağlamında, hele ki Suriye'de işler böylesine değişmişken bir diyaloğun oluşturulmasını mecburi kılıyor. Tezkerenin rica metninde BM kararları çerçevesinde Libya'nın egemenliğinden bahsediyor, toprak bütünlüğünden, siyasi birliğinin korunmasından, kalıcı ateşkesin tesisinden bahsediyor ama bunca yıldır defalarca tekrar ettiğimiz tezkerenin bu amaçlanan şeylerin birazcığını bile niye karşılamadığına bir yanıt olamıyor. Eğer ki gerçekten ateşkesin sağlanması, çatışmanın sonlandırılması niyeti samimi olsaydı, o zaman oraya SADAT niye gidiyor? Diye sorardık, o zaman 3.500 tane Suriyeli çete üyesi niye gidiyor? Sorardık. Yine, bir soru daha sorardık: Suriye'deki limanlardan Türkiye'nin hava sahasını kullanarak Rusya'nın Libya'ya gönderdiği silahlara neden müsaade ediliyor? Diye sorardık ve bunun cevabını aslında tahmin etmek zor değil. 2292 no.lu BM silah ambargosu yani Libya'ya yönelik silah ambargosu devam ettirilmesi hakkındaki karara rağmen Türkiye'nin buna müsaade etmesi varlığının gerekliliğini sürdürmek içindir. Niçin İstiyor?tezkereyi çıkarabilmek için. Ne diyecek? "Çatışma devam ediyor, bu yüzden benim varlığımın burada sürmesi gerekiyor." diyor. Yani istikrarsızlığın varlığı sizin askerî varlığımıza armağan olsun istiyorsunuz. Neyse ki tezkere metnini arada kendine gelip, niyetini belli ediyor ve diyor ki: "Türkiye'nin, aslında bu tezkerenin ana amacı Türkiye'nin Akdeniz havzasındaki ve Kuzey Afrika'daki çıkarları için önemlidir." diyor. Üşenmiyor, araya biraz da DEAŞ, biraz El Kaide sosu koyuyor ki varlığının bir sebebi olsun ama DEAŞ dediği şey, zaten o Suriye'den götürülen o 3.500 çete liderlerinin, çete yapılarının birçoğu DEAŞ'ın saflarında, El Kaidenin saflarında, HTŞ'nin saflarında savaşmış insanlar.
Tezkerenin ne Libya'nın ne de bölgenin ihtiyaçlarına yanıt olamadığı, Akdeniz'in de değişen dengelerini dikkate almadığını söylememiz gerekiyor. Gerginliğin arttığı, hele ki Doğu Akdeniz'de gerginliğin arttığı bir iklim hiç kimsenin çıkarına değildir. Derhâl Doğu Akdeniz'deki bütün bölgesel güçlerle, devletlerle bir araya gelip, bütün aktörlerle, halk ve sivil yapılarla ve devlet dışı aktörlerle de bir araya gelerek yeni bir diyalog mekanizmasının acil bir şekilde açılması gerekiyor çünkü karşıtlık üzerinden gerilen bu telin kopması dışında bir sonuç görünmüyor. O yüzden, bir yumuşamaya, rasyonel bir perspektife ihtiyacı var. Biz her zaman dedik, ne Somali'de ne Irak'ta ne Lübnan'da ne Libya'da hiçbir şekilde bir tezkereyi kabul etmemiz bizim için asla mümkün değildir.
Bitirirken aslında, Libya'ya dair de şöyle bir uyarıda bulunmak isterim: 2011'den beri çatışmaların sürdüğü ve hâlen normalleşmemiş, bir aile şirketine döndürülmüş, bazı kabileler tarafından yönetilen Libya'nın geleceği Suriye için müthiş bir uyarı veriyor. Suriye'nin Libya'ya dönüşme ihtimali uyarısını buraya bırakarak Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum ve bu tezkereye "hayır" diyeceğimizi tekrar etmek istiyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)