GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:39
Tarih:21.12.2025

İYİ PARTİ GRUBU ADINA MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (İstanbul) - Sayın Başkan, Değerli Genel Başkanım, Kıymetli Genel Başkanlar, değerli milletvekilleri, Sayın Bakan ve kıymetli bürokratlar; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

23 Ekim 2025'te başladığımız, Plan ve Bütçe Komisyonunda başlamış olduğumuz altmış günlük bütçe görüşmeleri maratonunun sonuna geldik ve bugün tamamlamış olacağız. Yoğun geçen görüşmelerde emek veren tüm Meclis kadromuza, stenograflara, aşçılarımıza, restoranlarda bize servis yapan değerli arkadaşlarımıza, güvenlik güçlerimize, kavaslarımıza, bütün bu süreçte yorulan, emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Ben, bugün aslında vatandaşlarımızla konuşmak istiyorum, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla. Zira, biz bu bütçe döneminde onların emeklerinden kesip Hükûmete vermiş oldukları paraların nerede, nasıl harcanacağıyla alakalı uzun bir maraton sonunda bilgi edinmeye ve iktidarın milletin kendisine teslim etmiş olduğu parayı nasıl harcadığını ve nereye harcayacağını anlamaya çalıştık. Zira, bütçe hakkı denilen bir kavram var, bu kavram, bu hak sizler için kıymetli vatandaşlarımız. Devletler, meclisler bu hakkın nasıl kullanıldığını belirlemek için kurulmuş aslında yani Meclis ve devletler kurulduğu için bütçeler oluşturulmamış, vergi mefhumu ve bu bütçe ortaya çıktığı için aslında meclisler ve devletler kurulmuş, bu ihtiyaç ondan kaynaklanmış. Bu, bu kadar önemli bir hak. Detaya inmeden önce kıymetli vatandaşlarımızı bir konuda net olarak bilgilendirmek istiyorum. Bilmeniz gereken çok önemli bir konu var sevgili vatandaşlarımız; Ahmet ağabey, Ayşe teyze, Murat amca, bilmeniz lazım, bilmeniz lazım ki hesap sormanız, hep beraber hesap sormamız lazım. Vermiş olduğunuz her 100 liralık verginin ancak sadece 79'unu iktidar alıp kullanabiliyor. 21'ini ne yapıyor, biliyor musunuz? Maalesef faize ve faizcilere kaptırmış yani ödediğiniz verginin 100 lirasının 21'i yani beşte 1'ini bu iktidar faizcilere kaptırmış; bir kere bunu baştan söyleyelim. Kalan verginin kalan kısmı nereye gitmiş? Ödediğimiz verginin 21'i faize gitmiş, -tabii, burada Gelir İdaresinden arkadaşlar var, çok kaba taslak bu benim yaptığım hesap- 12'si işte sosyal güvenlik ağırlıklı emeklilere gidiyor, 12'si de daha iyi bir kentte, daha iyi bir şehirde yaşayalım diye işte belediyelere aktarılan paralar yani yüzde 50'si gitti. Geriye kalan 50 lira. Bu da nasıl dağılıyor? İşte 12 lirası çocuklarımızın eğitimi için, 10 lirası daha kaliteli ve hızlı bir sağlık hizmeti alalım diye, 7'si savunma ve güvenliğe gitmiş, 5'i tarıma, 4'ü ulaştırmaya, bu şekilde devam ediyor, 1 lirası da -hakkını yemeyeyim- Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığına ayrılmış ülkemizi, devletimizi daha iyi temsil etsinler diye.

Şimdi, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bazı Bakanlar buraya geldiler, onlardan sizler adına hesap sorduk, bir kısmı -ben bunu iyi niyetlerine veriyorum- gerçekten büyük bir mahcubiyetle konuştular. Bizi son özellikle üç-dört yıldır inim inim inleten enflasyon altında vatandaşın ezildiğini bildikleri için mesela Maliye Bakanında biz o mahcubiyeti gördük, hakkını yemeyeyim, gerçekten mahcuptu. Konuşmasını şöyle yaptı, bakın, mahcubiyet şuradan kaynaklanıyor. (AK PARTİ sıralarından laf atmalar) Dinlerseniz anlarsınız ama dinlemezseniz anlamazsınız. (İYİ Parti sıralarından alkışlar) Dedi ki: "Bizim enflasyon hedefimiz bir miktar saptı." Bakın, "bir miktar" dediği, bu, mahcubiyetin ifadesidir. Yüzde 15 diye 2025 için bütçeledikleri enflasyon rakamı yüzde 31'le saptı. Ya, arkadaş, bunun adı "bir miktar" falan değildir, bunun adı "Biz bu ekonomiyi çökerttik."tir ama bunu söyleyemedi. (İYİ Parti sıralarından alkışlar) Niye? Mahcubiyetinden söyleyemedi.

Şimdi, diyor ki aynı Maliye Bakanı: "Seneye de enflasyon hedefimiz yüzde 16." Ey halkımız, kıymetli vatandaşlarımız, siz artık tecrübelisiniz, elbette ki bu yüzde 16'ya göre hesabınızı, planınızı yapmayacaksınız. Zira bu iktidar bize vermiş olduğu bu enflasyon hedeflerini hiçbir zaman tutturamadı, zira kendi enflasyon hedefine kendisi inanmıyor; enflasyon hedefini yüzde 16 koyuyor, merkez bütçesi yüzde 28,5.

(Uğultular)

MEHMET SATUK BUĞRA KAVUNCU (Devamla) - Duymak istemiyor olabilirsiniz arkadaşlar ama kıymetli, önemli; dinleyin bence. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

Şimdi, bu kadar kısa süreli bir hedefi yani bir yıllık enflasyon hedefini dahi tutturamayan iktidar bizden orta vadeli plana inanmamızı bekliyor. Kim inanır ya? Daha bir yıl sonraki enflasyon hedefini tutturamayan bir iktidarın üç yıllık, beş yıllık orta vadeli plan hedeflerine inanmamızı bekliyorlar.

Kıymetli vatandaşlarımız; buraya geldiler, sizin adınıza şu soruyu da sorduk, daha doğrusu şu yorumu yaptık: Hani diyorlar ya "Enflasyona ezdirmedik vatandaşımızı." Çatır çatır bu milleti nasıl enflasyona ezdirdiklerini gözlerinin içine bakarak sizin adınıza anlattık. Zira bir "manşet enflasyon" kavramı üzerinden hareket ediyorlar ama bilmiyorlar ki bu ülkenin yarısı, yarısından fazlası asgari ücretli. Ve asgari ücretlinin en büyük harcama kalemi ne? 2 harcama kalemi; biri kira, diğeri gıda. Allah aşkına, şimdi söyleyin bana, deyin ki "Kirada ve gıdada artış oranı yüzde 31'de kaldı bu sene." Yüzde 60'lara varmış. E, utanmadan kalkıp diyeceksiniz ki: "Enflasyon altında biz vatandaşımızı ezdirmedik." Enflasyon altında vatandaşı ezdirdiniz.

Bu sene özellikle yapılmış olan anketlerde ekonominin dışında başka bir konu da artık birinci sıraya yerleşti; o da nedir? Hukuk ve adalet. Yani vatandaşlarımız artık "Biz sadece ekonomiyle ilgili muzdarip değiliz, adalet konusunda da artık ciddi korkularımız, endişelerimiz var." diyor. Adalet Bakanı geldi, Adalet Bakanının bütçeyle de pek ilgisi, alakası olmaz. Zira, Adalet Bakanına 18,9 trilyonluk bütçenin tamamını verseniz de bu ülkede adaletin düzelebilme ihtimali var mıdır? Parayla olmayacağını hepimiz biliyoruz. Bütçenin tamamını kullansa da düzelmez çünkü satın alınamayacak şeyler vardır adaleti sağlamanız için. Adalet mekanizmasını çalıştıracak olan iktidarın, iktidar mensuplarının müktesebatına, onların şuuruna, devlet adamlığına ve Allah korkusuna kalmıştır o ülkede adaletin tam olarak tesis edilip edilmeyeceği. (İYİ Parti sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, Adalet Bakanlığının bütçesi ülkedeki adaletin daha kaliteli, daha iyi olması için yeterli, hatta belki de çok konuşulacak bir konu değildir.

Şimdi, Adalet Bakanı yapılan eleştirileri şöyle karşıladı: Onlarca yıl önceki tek parti döneminden bahsetti, efendim, dedi ki: "Ya, daha önce de şunlar şunlar oluyordu, daha kötü şeyler oluyordu." Yani bunu söylemekle şunu ifade etmiş oldu aslında, "Ne yapayım, bu hep böyleydi. Maalesef yargının tarafsızlığı bu ülkede bir türlü sağlanamadı. En çok da tabii bizim iktidarımız döneminde bu tarafsızlık ilkesi çiğnendi." itirafını da yapmış oldu.

Şimdi, burada şunu kabul etmek durumundayız: Aslında hepimizin adaletin bu noktaya gelmesinde sorumluluğu var, özellikle iktidarın ama hepimizin de sorumluluğu var. Bunu neden söylüyorum? Zira adaletsizlik sevdiklerimize, bizim gibi düşünenlere dokunmadığı sürece ses çıkarmamak aslında o hukuksuzluğa, o adaletsizliğe ortak olmaktır. Bu ülkede adaleti sağlamamızın tek yolu var, hepimize de bu konuda ciddi bir görev düşüyor, amasız fakatsız haksızlığa ve hukuksuzluğa ses vermek zira bir gün o ateş gelir arkadaşlar, bizleri de yakar ama böyle gidersek o gün geldiğinde verdiğiniz sesi maalesef hiç kimse duymaz. Dolayısıyla bu konularda cesaretle konuşmaya ihtiyacımız var, KHK'lilerin uğradığı haksızlıklar için cesurca konuşmaya ihtiyacımız var; gazetecilerin uğradığı haksızlıklara, hukuksuzluklara tepki göstermek, halkın seçtiği belediyelere atanan kayyumlara -ki bununla ilgili biz de bir hazırlanmış belgeyi imzalamıştık- bütün bunlara cesaretle itiraz etmek zorundayız. Özellikle, bakın, burası çok önemli, bizden olmayanlar, bizim gibi düşünmeyenler için vereceğimiz ses çok daha kıymetli olacaktır. Sadece kendi gibi olana, kendinden olanın hukukuna sahip çıkmak yönlendirilmiş bir vicdan göstergesidir, fikir ve vicdanı hür olmayan bireyin tavrıdır bu. Böyle bir ortamda yargı, taraflı davranacak ortamı ve iklimi de kendi kendine zaten bulmuş olur. Tabii, bu yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı hep tartışma konusu oldu. Sayın Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı seçimindeki garabetten tutun da kendisi gibi olmadığından dolayı başörtülü vatandaşlarımıza yapılan haksızlıklar, şimdi, bugünkü Cumhurbaşkanı, şiir okuduğu için cezaevine giden Cumhurbaşkanı bütün bu tarafgirliklik nasibini aldı. E, şimdi de başka bir benzer vesayetin yargı eliyle gene baskısını görüyoruz: Tutuklu gazeteciler, siyasetçiler, kayyum atanan belediyeler, Can Atalaylar, Tayfun Kahramanlar, Mehmet Burak Çalıklar, Anayasa Mahkemesini tanımayan hâkimler, kurumsal ve bireysel olarak tüm bu olan bitenden aslında hem kurum olarak hem şahsi olarak sorumlu olan HSK üyeleri... Herkes yargılanabilir, herkes tutuklanabilir, Ekrem İmamoğlu da yargılanır, Ekrem İmamoğlu da tutuklanır ama öyle şeyler yaptınız ki, hâkimlere, istinaf heyetlerine öyle müdahalelerde bulundunuz ki bu milletin, bu vatandaşın bu konuyla bile özgürce bilgi haber alabilmesinin önünü kesmiş oldunuz. Biz, bunlara itiraz ediyoruz.

Bazı bakanlar buraya geldiler, çok büyük hüner gösterdiler, zor soruları duymadılar. Mesela, bir İçişleri Bakanı geldi, kendisine bir sürü soru soruldu, konuşmasının büyük kısmını, verdiği cevapların büyük kısmını, yüzde 75'ini trafik kurallarına ayırdı. Çeteleri sorduk, mafyaları sorduk "Yakaladık." dedi ama şu soruya cevap vermedi: "Ya, yakalıyorsunuz da niye bitmiyor, niye bitmiyor, niye bitmiyor?" Her sene daha da fazla artıyor sayısı, buna hiçbir şekilde cevap verilmedi. Mesela, operasyonlarda neden polis değil de jandarmanın bu operasyonları yaptığını sorduk, ona da bir cevap vermedi, "Bunlara yazılı cevap veririz." dedi. Biz size yazılı da soruyoruz, soru önergesi veriyoruz, onlara da cevap vermiyorsunuz. Aslında, her şeyi bırakalım kendi hâline, gitsin; böyle bir Türkiye mi istiyoruz?

Bir başka konu, gene gelen bakanlar hoşlarına giden verileri ön plana çıkarttılar. Bir işsizlik rakamından bahsedildi, benden önce bu kürsüye gelen arkadaşlarımız da konuştu, atıl iş gücünden kimse bahsetmedi. Bir işsizlik rakamı tutturulmuş, hâlbuki, atıl iş gücüne baktığınız zaman son dört yılda Türkiye'deki işsizlik oranı yüzde 28'lere varmış durumda, öyle yüzde 8'lerle kendinizi de bu milleti de kandıramazsınız. Sokağa çıktığınızda evde yaşayan "ev genci" diye nitelendirilen gençlerimizin sayısına, bunlardaki artış oranına baktığınız zaman, hakikatle yüzleştiğiniz zaman zaten gerçekleri göreceksiniz.

Mesela, Sanayi Bakanı geldi, -ya, biz bu sene en çok tekstil sektörünü konuştuk, en çok- tekstil sektörüyle ilgili tek bir cümle kurmadı. Efendim, işte, "Ucuz iş gücüne dayalı ekonomiden, o sektörlerden biz yavaş yavaş uzaklaşacağız." dedi. Arkadaşlar, İspanya, İtalya, bunlar da dünyanın en önde gelen tekstil ülkeleri, bizim gibi mi yaptılar, yüz binlerce çalışanını, iş adamını sokağa mı terk ettiler? Dönüşüm sağladılar ve bugün, hâlen tekstil sektörü tıkır tıkır işliyor. Sanayi Bakanından biz bu konuyla ilgili tek bir söz duyamadık.

Savunma Bakanımız benim konuşmamı yapacağım ana denk gelmişti ama ayrılıyor, ayrılmadan hemen söyleyeyim. Biz dedik ki: Bugüne kadar Savunma Bakanlığı bütçesine, Emniyet Teşkilatına, Sahil Güvenliğe İYİ Parti olarak hep "evet" oyu verdi ama ilk defa bu sene gene "evet" oyu veriyoruz Savunma Bakanlığını ama gönül rahatlığıyla vermiyoruz dedik ve maalesef, yaşadığımız hadiseler bizi neden gönül rahatlığıyla vermediğimizi haklı çıkardı. Ya, son üç gündür insansız hava araçları bu ülkenin tepesinde vızır vızır uçuyorlar; Ankara'ya geldiler, ROKETSAN'ın en kıymetli, stratejik tesislerimizin olduğu bölgelerde uçtular yetmedi, Kocaeli İzmit'e gittiler, sanayimizin, nüfusumuzun en yoğun bölgelerinde uçtular, olmadı daha dün Balıkesir Manyas'ta bir başka insansız hava aracını biz gördük. Allah aşkına, bu ülkenin savunma sistemini durumdadır ya? Rusya'dan kalkan insansız hava aracı Ankara'ya kadar gelebiliyorsa biz o zaman gönül rahatlığıyla evet oyu vermemekte de sonuna kadar haklıymışız, inşallah önümüzdeki sene vermiyoruz noktasına bizleri getirmezsiniz. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)

Dolayısıyla, biz, milleti tüketen, tükenmekte olan bir iktidarın tükeniş bütçesini gördük bu altmış günlük süre içerisinde. Millî iradeyi sadece sandıktan ibaret sayan bir iktidarın tükeniş bütçesi. Ekonomi, güvenlik, beslenme, barınma, kısaca bir insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu temel unsurları her alanda hırpalamış ve hırpalamak da olan iktidarın bir tükeniş bütçesi.

Türkiye'nin yoksullaşma meselesi sadece bir bölgenin meselesi değildir, bütün Türkiye'nin meselesidir. Hakkâri'den Çankırı'ya, İstanbul kent varoşlarından Kars'a, Ağrı'ya kadar toplumun büyük kesimleri kapsamlı bir yoksullaşmayla karşı karşıyadır. Arkadaşlar, bakın, şunu yapmayın: Yoksulluğun Kürt'ü, Türkmen'i, Alevi'si yoktur. Yoksunluk da hepimiz içindir, zenginlik de hepimiz içindir.

Sayın Abdulhamit Gül konuşmasında dedi ki: "Türkiye'de Türk ile Kürt arasında bir sorun yoktur; PKK sorunu vardır, terör sorunu vardır." Biz de aynı şeyleri söylüyoruz, aynı şeyleri bakın, yani bu cümleleri bire bir biz de söylüyoruz ama biz bunları söyleyince oraya çıt çıkmıyor, bize dönüp şu cümleler kuruluyor: Ya, siz çözümsüzlükten nemalanmak mı istiyorsunuz arkadaşlar? Sürdürülemez bir siyasetin sahipleri misiniz siz?" Ne farkı var Sayın Abdulhamit Gül'le bizim söylediğimizin? Hiçbir farkı yok. Dolayısıyla bu dille, bu suçlayıcı tavırlarla birbirimizi suçlayarak bu süreci faydalı bir şekilde götüreceğinize inanıyorsanız, sukutuhayale uğrarsınız. Bu sürecin içinde biz yokuz. Ha, sürecin başarısız olmasından bizi müsebbip tutmaya da kalkmayın, bu süreci götüren sizlersiniz, başarısız olursa da bunun ana müsebbipleri zaten gene kendi paydaşlarınız olacaktır. Biz itirazlarımızı seslendirmeye, söylemeye devam edeceğiz.

Ben, beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)