GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:38
Tarih:20.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA ONUR DÜŞÜNMEZ (Hakkâri) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri ve değerli halklarımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Cezaevlerinde halkların onurlu mücadelesini büyüten, direnişi iradeye dönüştüren tüm siyasi tutsaklara buradan selamlarımı ve dayanışma duygularımı gönderiyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Selahattin Demirtaş'ın, Figen Yüksekdağ'ın, Selçuk Mızraklı'nın, Leyla Güven'in, Hakkâri Belediyesi Eş Başkanımız Mehmet Sıddık Akış'ın ve adını sayamadığımız tüm siyasi tutsakların adalet ve özgürlük mücadelesi bizler için güçlü bir ilham kaynağıdır. Onların özgürlüğü, ülkenin eşit ve demokratik geleceği için verdiğimiz mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır; yalnız değiller, sesleri burada, bu kürsüdedir. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Dün, coğrafyamızın hafızasına kazınmış ağır bir yıl dönümünü geride bıraktık. Maraş katliamının ve Taybet Ana'nın acısı yetmiyormuş gibi, bu katliamların yıl dönümünde, gerçeğin peşinde gittikleri için katledilen 2 gazetecinin, Nazım Daştan ve Cihan Bilgin'in aramızdan koparılışının 1'inci yıl dönümüydü. Bugün bu kürsüden konuşurken dünün hesabını bugünün vicdanına bırakıyoruz. Gazetecilerin öldürüldüğü, hakikatin hedef alındığı bir yerde zaman ilerler ama adalet beklemeye devam eder. Nazım Daştan ve Cihan Bilgin, bir yıl önce Rojava'da savaşın en sıcak anlarında halkların hakikatle bağını koparmamak için oradaydılar. Ellerinde silah yoktu, heybelerinde yalnızca kameraları, kalemleri ve gerçeğe bağlılıkları vardı. Bu bilinmesine rağmen bilerek hedef alındılar. Bu, bir saldırıdan öte açık bir insanlık suçuydu. Nazım ve Cihan savaşın uzağında duran gözlemciler olmadı, Tişrin Barajı'nda, Karakozak Köprüsü'nde halkın öz savunmayla DAİŞ artığı çetelere karşı tarih yazdığı anlarda oradaydılar çünkü gazeteciliği bir meslekten çok bir sorumluluk olarak gördüler, gerçeği aktarmanın bedel gerektirdiğini biliyorlardı ve o bedeli ödemekten kaçınmadılar. Bugün onları anarken yalnızca 2 ismi anmıyoruz elbette, bu topraklarda hakikatin peşine düştüğü için katledilen bütün basın emekçilerini anıyoruz, Metin Göktepe'yi anıyoruz, Gurbetelli Ersöz'ü anıyoruz, Hrant Dink'i anıyoruz, Ape Musa'yı anıyoruz, Nagihan Akarsel'i anıyoruz ve daha nicelerini. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Bu isimler, bu ülkenin utanç hanesine yazılmış ağır bir gerçekliktir. Her birisi, gerçeği söylemenin bu topraklarda nasıl bir bedelinin olduğunu gösteren tarihsel tanıklıklardır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye'de gazetecilik uzun süredir kamusal bir görev olarak görülmüyor. Gazetecilik soruşturma dosyalarına sıkıştırılmak isteniyor, haber suç sayılıyor, eleştiri tehdit gibi sunuluyor, hakikat bastırılması gereken bir risk muamelesi görüyor. Bugün, ülkede gazeteciler yargılanıyor, tutuklanıyor, tehdit ediliyor, haber takibi sırasında hedef hâline getiriliyor, sınır ötesinde bombalanıyor, cezaevi kapılarında bekletiliyor, kısacası susturulmak isteniyor. Bunun adı basın özgürlüğü sorunu değildir, bunun adı sistematik baskıdır; bu durum, siyasi iktidarın hakikatle bağ kurmayı engellediğini göstermektedir.

Uluslararası raporlar ortada, basın özgürlüğü endeksleri ortada, Türkiye dünya sıralamalarında alt sıralara demir atmış durumdadır; bu tablo bir tesadüf değil bilinçli tercihlerin sonucudur. Gazeteciliğin hedef alınması toplumun nefesinin kesilmesi anlamına gelir. Basının susturulması, halkın karanlığa mahkûm edilmesi anlamına gelir çünkü basın sustuğunda hukuksuzluklar büyür, adaletsizlik yayılır, şiddet meşrulaştırılır. Nazım ve Cihan'ın kamerası kurulan yalan düzenini bozuyordu, onların görüntüleri psikolojik savaşın perdesini yırtıyordu, onların varlığı gerçeğin hâlâ ayakta olduğunu hatırlatıyordu; işte tam da bu yüzden hedef alındılar.

Bugün bu kürsüden açıkça söylüyorum: Gazetecileri susturarak hakikat ortadan kalkmaz, gerçeği hedef alarak toplum yönetilmez, basını düşmanlaştırarak adalet inşa edilemez. Nazım Daştan ve Cihan Bilgin'in mirası yalnızca bıraktıkları haberlerde yaşamıyor, onların mirası gerçeği savunma cesaretinde yaşıyor, baskı karşısında geri adım atmama iradesinde yaşıyor, halkların haber alma hakkını savunma kararlılığında yaşıyor. Bizler bu mirasa sahip çıkacağız, katledilen gazetecilerin isimlerini yaşatmaya devam edeceğiz, basın emekçilerine yönelen baskıları normalleştirmeyeceğiz, hakikatin üstünü örten bu karanlığa teslim olmayacağız.

Nazım ve Cihan'ın anısı önünde saygıyla eğiliyorum, katledilen tüm basın emekçilerini minnetle anıyorum ve buradan bir kez daha ifade ediyorum: Hakikat er ya da geç yolunu bulur. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkenin kanayan bir başka yarasına, konuşmadan geçemeyeceğimiz hayati bir meseleye dikkat çekmek istiyorum. Bu bütçe görüşmelerinde bir şehrin yalnızlığını, gençlerinin sessiz çığlığını, ailelerin kapısını çalan acıyı görmezden gelerek söz almak mümkün olamaz.

Hakkâri'de son yıllarda artan intihar vakaları artık tekil olaylar olarak görülebilecek bir aşamada değildir. Bu tablo, derinleşen bir toplumsal yaraya işaret etmektedir ve bu yara maalesef her geçen gün büyümektedir. Hakkâri başta olmak üzere, ülkemizde gençler birer birer hayattan kopuyor; kimi 16 yaşında, kimi 20'sinde, kimi 29'unda; kimi bir yaylada, kimi bir evin çatısında, kimi bir uçurumun kenarında. Bu ölümler yalnızca rakamlardan ibaret değildir; her biri yarım kalmış bir hayat, ertelenmiş bir hayal, susturulmuş bir gelecektir.

Resmî veriler ortadadır. TÜİK istatistiklerine göre Hakkâri, intihar hızının en yüksek olduğu iller arasında üst sıralarda yer almaktadır. İnsan Hakları Derneği raporları bu vakaların büyük bölümünün genç yaş grubunda yoğunlaştığını göstermektedir. Bu verilere, sayıları fazlaca olan, kayıt altına alınmayan şüpheli ölümler dâhil değildir. Bu gerçeklik meselenin ciddiyetini daha da ağırlaştırmaktadır.

Bu noktada, açık konuşmak gerekir; intiharları yalnızca bireysel psikolojiyle açıklamak, sorunu örtmek anlamına gelir. Biliyoruz ki gençler durup dururken hayattan vazgeçmez, yaşama umudunu kaybetmez. Bu ölümler işsizlikle, yoksullukla, geleceksizlikle, sosyal yalnızlıkla ve kamusal ilgisizlikle doğrudan bağlantılıdır.

Ülkemizde gençler ne eğitimden sonra tutunacak bir alan bulabilmekte ne de yaşamlarını anlamlı kılacak sosyal imkânlara ulaşabilmektedir. Türkiye kendisini Anayasa'da "sosyal devlet" olarak tanımlıyor ancak Hakkâri başta olmak üzere Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde bu tanımın karşılığı bulunmamaktadır. Sosyal devlet yalnızca yardım dağıtan bir yapı değildir. Sosyal devlet bireyin yaşam hakkını, ruh sağlığını, onurunu ve geleceğini güvence altına alan bir sorumluluk rejimidir. Bu sorumluluk yıllardır bu coğrafyada yerine getirilememektedir. İşsizlik bu tablonun merkezinde durmaktadır. Gençler yıllarca okuyor, emek veriyor, ardından kapalı kapılarla karşılaşıyor. İŞKUR ve benzeri mekanizmalar adil ve eşit bir istihdam projesi üretmek yerine, siyasal sadakat üzerinden işleyen yapılara dönüşmüş durumdadır. Sosyal yardımların ve geçici istihdam programlarının bir oy deposu mantığıyla yandaşlara dağıtılması toplumsal adaleti derinden sarsmaktadır. Vebal sizlerin boynundadır.

Yoksulluk bu ülkede milyonlarca insanın kaderi hâline gelmiştir. 20 milyona yaklaşan yoksul nüfus sosyal politikalarla güçlendirilmek yerine görmezden gelinmektedir. Gençler ailelerine yük olma korkusuyla hayatta tutunacak bir dal bulamamanın çaresizliğiyle baş başa bırakılmaktadır. Bu yalnızlık zamanla umutsuzluğa, ardından geri dönüşü olmayan kararlara dönüşebilmektedir. Hakkâri başta olmak üzere, ülkenin tamamında benzer tablolar yaşanmaktadır. Özellikle Kürtlerin yaşadığı bölgelerde genç intiharları artık bölgesel bir alarm hâlini almıştır. Buna rağmen, Mecliste verilen araştırma önergeleri reddedilmekte, etkin soruşturmalar yürütülmemekte, aileler yalnız bırakılmaktadır.

Ruh sağlığı hizmetleri açısından da tablo kaygı vericidir. Toplum ruh sağlığı merkezleri yetersizdir, mevcut hizmetler kesintiye uğramaktadır. Gençlerin ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli psikolojik destek alabileceği kamusal mekanizmalar yok denecek düzeydedir. Oysa bu hizmetler, başta intiharların önlenmesi olmak üzere bağımlılıklarla etkin mücadelede hayati önemdedir. Buradan yetkililere açık bir çağrı yapmak istiyorum: Gençlerin yaşam hakkını siyasal hesaplarınıza kurban etmeyin. Sosyal devleti kâğıt üzerinde kalan bir tanım olarak sürdürmeyin. Türkiye'de ve özel olarak bölgemizde gençlerin önünü açacak istihdam ve yatırım projelerini hayata geçirin. Sosyal, kültürel ve sportif alanları yaygınlaştırın. Ruh sağlığı hizmetlerini güçlendirin. Sivil toplumla, meslek odalarıyla, uzmanlarla ortak çalışmaları derhâl başlatın. Gençler yaşarsa toplum yaşar, gençler hayata tutunursa bu ülke nefes alır. Bir gencin daha umutsuzlukla toprağa düşmesine tahammülümüz yoktur. Bu kürsüden bu sorumluluğun altını bir kez daha çiziyorum. Bu tablo kader değildir. Bu tablo yanlış politikaların sonucudur ve doğru politikalarla değiştirilebilir, vebal boynunuzdadır.

Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)