| Konu: | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin Maddeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 37 |
| Tarih: | 19.12.2025 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA SİNAN ÇİFTYÜREK (Van) - Sayın Başkan, sayın vekiller; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Tarım meselesi üzerinde duracağım. Güncel bir meselenin dışında, güncel siyasetin dışında, hatta uzun süredir aslında siyasetüstü, partilerüstü bir mesele hâline gelen tarım üzerinde duracağım. Bir cümleyle bu Urfa-Van ekseni üzerinde bir iki şey söyleyeceğim: Urfa'yla ilgili bir önceki hatibimiz değindi, "Urfa, GAP'a rağmen en sonuncu sırada." denildi. Aslında DAP'a rağmen de Van ve Ağrı şu anda en sonuncu sırada. Bunu en iyi bizim Ağrı vekillerimiz, Van vekillerimiz -buradalar- bilirler.
Şimdi, bu iklim krizi meselesi; iki önemli tespit yapıldı devlet ve Hükûmet katında: Biri 4'üncü Tarım Şûrası'dır; ikincisi, Zirai Don Komisyonunun Burdur'da gerçekleştirmiş olduğu çalıştayda yaptığı iklim krizi tespitidir. Kriz tespiti var fakat gerek Hükûmetin gerekse de Tarım Bakanlığının bütçesinde bu krize uygun bir stratejik yönelim yok; birinci sorun bu, birinci risk bu, tarım hâlâ bir sektör olarak algılanıyor. Şimdi, bu açıdan yüzleşilen sorun birincil risk olarak, yer yer dile getirdim, burada altını çizmek istiyorum tekrardan: Konya Ovası, Amik, Çukurova, GAP, Ege ve kuruyan, geriye kalmış olan göller, nehirler ve çölleşme riskiyle yüz yüze olan bir bütün olarak coğrafya ciddi bir tehdit altındadır fakat gerek Hükûmet hatta devlet bu tehlikeyi izlemekle yetiniyor. Şirket grupları ise, sermaye grupları ise yani Hükûmetin arkalamış olduğu şirketler ise dün nasıl ki 240 gölden 186'sı kururken kendi çıkarlarına baktılarsa bugün de esasında demin sözünü ettiğim gerek ovalar gerekse kuruyan dereler ve risk altında olan çölleşme sorunu nedeniyle kendi güncel, bencil çıkarlarına bakıyorlar, buradan bakıyorlar.
Dolayısıyla ikinci risk, tarımda yaşlanma var. Tarımda yaşlanma, nüfusun yaşlanması ve aynı zamanda kırsal, tarımsal alanın boşalması bir rakamsal mesele değildir sayın vekiller çünkü tarım mekanik bir mesele değil, bu aynı zamanda çok ciddi bir tehlikeyi içeriyor. Şunu içeriyor: Kırsal alanın tamamıyla boşalması demek, kuşaktan kuşağa üreticinin aktarmış olduğu hafıza kaybına yol açacaktır yani hafızanın, aynı zamanda deney birikiminin bir sonraki kuşağa aktarılması açısından ciddi bir riske yol açacaktır, kopukluğa yol açacaktır.
Üçüncü önemli risk doğaya her müdahale, doğadan yararlanmak için her müdahale illaki doğaya bir biçimde zarar verir. GES'leri belki şu ana kadar insanlığın öğrettiği doğaya müdahalede en az dış riski içeren ya da en az tahribatı yaratan enerji seçeneği olarak söyleyebiliriz biz, yenisi daha üretilmedi ama GES'lerin kendisinin de, ister GES olsun, ister başka bir enerji seçeneği olsun, nasıl kullanılacağına bağlıdır.
Şimdi, benim yanımda epeyce fotoğraf var. Ben Mardin, Urfa, Diyarbakır, Çukurova'ya kadar bu tarım arazilerinde, bağ bahçenin içerisinde yapılmış olan GES'lerin fotoğraflarını getirdim fakat şu anda zaman yok, bunları tek tek gösteremem, isteyen vekile sunabilirim. Doğrudan doğruya bağın bahçenin içerisinde güneş enerjisi sistemleri yapılmıştır. Bunların yol açacağı tahribatın neye yol açacağını sahada az çok olan vekillerimizin hepsi biliyor. Yakın zamanda biz Yavuzeli'ndeydik. Yavuzeli'ndeki üreticilerin feryadı bu bakımdan Meclise kadar geldi ama Meclis kulak asar mı asmaz mı bilmiyorum.
Şimdi, 4'üncü önemli sorun -ya da "risk" diyeceğimiz- endüstriyel tarım; olmaması bir dert, olması iki dert. Şimdi, büyük ölçekli üretim olmadan tabii ki İstanbul, Tokyo ya da ne bileyim Kahire'yi beslemek mümkün değildir. İstanbul'un bugünkü nüfusu 1923'teki nüfusun toplamından daha yüksektir. Bu nedenle, tarımda endüstriyel üretim gereklidir, kaçınılmazdır. Fakat tarımsal üretimde otomasyonun, makineleşmenin bir sınırı olmazsa, endüstrileşmenin bir sınıra olmazsa bunun yapacağı, yaratacağı risk üzerinde hepinizin düşünmesini istiyorum. Çünkü bunun yarattığı risk küçük ve orta üretici başta olmak üzere, üreticinin doğrudan doğruya topraktan, tarımdan koparılmasına yol açıyor. İnsan toprakla bir bütündür, toplum tarımla bir bütündür, tarımla gözünü açtı, tarımla da devam edecektir. Bu nedenle, tarımda makineleşmenin otomasyonun sınırlarının olması gerektiğine inanıyoruz. Bunun üzerinde bütün partilerimizin düşünmesini istiyorum. Yoksa biz, traktörün, biçerdöverin tarımda kullanılmasına karşı değiliz, vurgulamak istediğimiz şey başka bir nokta.
Toprak, tarım, bağ bahçe GES'lere peşkeş çekilirken ya da maden ocaklarına peşkeş çekilirken tarım meselesinde daralan alanlar ne yapılıyor? "Dikey tarım" diye ya da "topraksız tarım" diye bir yönelime giriliyor. Ya, dev tarımsal alan varken neden beton duvarlarda ya da ne bileyim balkonlarda dikey ya da topraksız tarım gibi bir yönelime giriliyor? Bunun üzerine de düşünülmesi lazım. Bunun da hakeza, insan doğasına ilişkin olarak ciddi sorunları gündeme getireceği kanaatindeyiz.
Altıncı büyük risk şudur: Kapitalist toplum gelmiş geçmiş toplumlar içerisinde en dinamik olanıdır. O, büyümeden durmaz, büyümesi durduğu an yıkılımla yüz yüze gelir. Ya büyüyecek ya yıkılacak. Bu açıdan kapitalizmin, sermayenin sloganı, özellikle son otuz yıldır sloganı tüketim toplumunu mümkün olduğu kadar körüklüyor, diyor ki: "Kullan at! Nasıl tüketirsen tüket, yeter ki tüket, yenisini al." Bunun yarattığı çok ciddi bir sınır var. Bu, kapitalizmin "kullan at tüketim toplumu" kültürü küremizin sınırlarını zorluyor. Eğer Avrupa gibi Hindistan, Çin ve kısmen Afrika tüketim toplumuna dönüşürse -hatta dün söylemiştim bir yerde- o da tuvalet kâğıdını kullanmaya başlarsa bir dünyanın değil, beş dünyanın kaynakları yetmez. Bu bakımdan da biz şununla yüzleşiyoruz: Sınırlı tüketim, ihtiyaçla sınırlı bir üretim-tüketim meselesi Türkiye'nin de gündemine gelecektir, dünyanın da gündemine gelecektir; gelmeye başladı bile.
Burada kapitalizmin sınırlarına ilişkin... Ben yirmi beş yıl önce bir kitap yazmıştım "Kapitalizmin Tarihsel/Fiziksel Sınırları" diye, o zaman birçoğu bana "fütürist" demeye başladı ama bugün gelinen nokta bu. Bütün cephelerden küremiz kendi sınırlarına hızla dayanıyor. Burada zaman yok, okuyamayacağım. Dolayısıyla Meclisin bunun üzerine düşünmesi gerektiğine inanıyorum.
Somut birkaç öneriyle bitireceğim. Birinci önerim şu benim: Güney Kafkasya'dan Mısır'a, İran'dan Lübnan'a bu havza tarım ve su bakımından entegre bir havzadır. Bu havza üzerinde düşünülmesi gerekir yani Meclisin öncülüğünde bu geniş havzayı kapsayan bir iklim, tarım, su konferansının düzenlenmesini öneriyoruz. Çünkü nasıl ki Dicle, Fırat suyu Irak ve Suriye'yi ilgilendiriyorsa, Lübnan'dan çıkan bir Asi suyu da bizi ilgilendiriyor ya da diyelim ki Ermenistan ya da İran'da, ki yakında ben İran'dan gelenlerle görüştüm... Bu açıdan, Meclisin buna öncülük etmesi gerektiğine inanıyorum.
Vakit yok. Size Basra Körfezi'nden fotoğraflar getirdim, dehşet verici bir tablo var.
İkinci önerimiz şu: Şimdi, küçük ve orta ölçekli üretim büyük tekeller lehine sürekli güç kaybediyor. Bu bakımdan, kooperatifleşme meselesi son derece hayati bir sorundur. Küçük ve orta ölçekli üreticinin büyük tekeller lehine tasfiyesi yerine kooperatifleştirilerek yaşatılması gerektiğine inanıyoruz.
Mecliste tarım sektör olarak görülmemelidir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
SİNAN ÇİFTYÜREK (Devamla) - Meclise çağrıda bulunuyorum: Tarımı sektör gören algıyı aşmalıdır bütün partiler ortak bir tutumla; tarım, sektör değildir.
Son bir şey söyleyeceğim. Yine Meclise bir çağrımdır; bir yasa çıkarmalıdır. Bu yasa doğaya ve çevreye naylon atanlara, şişe atanlara, pet şişe, naylon ve benzeri atanlara ilişkin ağır bir ceza getirmelidir.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)