GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:37
Tarih:19.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA OSMAN CENGİZ ÇANDAR (Diyarbakır) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2026 bütçesi ve Cumhurbaşkanlığı bütçe ödeneği üzerinde söz alan hemen herkes sözü bir şekilde yol aldığımız sürece, Cumhur İttifakı temsilcilerinin ifadesiyle "Terörsüz Türkiye"ye, daha doğru ve kabule şayan tanımıyla barış ve demokratik toplum hedefine getirdi. Ama 2026 bütçesinde ülkemizin ve toplumumuzun bu en ihtiraslı, en heyecan verici, her şeyin üzerinde gelen, en büyük tarihî amacı olan barış sürecine tek bir kuruş kaynak ayrılmamış durumda. Biz barıştan sonuna kadar yanayız, bu yolda hedefe yürümek için sonuna kadar varız ama bu amaç için tek kör kuruş ayırmayı düşünmemiş olan bu bütçeye bizden nasıl olumlu oy vermemiz beklenebilir?

Bakın, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan 29 Kasımda -şunun şurasında bir ay bile olmadı- neler dedi? "Terörsüz Türkiye sürecinin, inşallah tüm bölgenin kaderini değiştirecek bu stratejik hamlenin kimleri, nasıl rahatsız ettiğinin farkındayız. Bu sefer muvaffak olamayacaksınız, Allah'ın yardımıyla inşallah bu sefer başaracağız, hep birlikte başaracağız." dedi ve Suriye'de 10 Mart Mutabakatı'nın hayata geçirilmesinin bölgenin geleceğini yakından ilgilendirdiğini belirterek şöyle devam etti: "Mutabakatın öngördüğü hedeflere ulaşması Suriye için en hayırlı netice olacaktır. Suriye hakkında birçok odağın planları olabilir, hayalleri olabilir. Tuzak kuranların oyunlarını bu mutabakatın hayata geçmesi bozacaktır." Sayın Cumhurbaşkanının bu sözlerinin her harfine katılıyorum "Suriye hakkında birçok odağın planları olabilir, hayalleri olabilir." diyor, çok doğru. Bunların başında, tuzak kuranların başında İsrail geliyor. İki yıl içinde çocuk, kadın demeden 70 bin Filistinlinin canını alan, kanına giren soykırımcı İsrail'in geldiğine kuşku yok. Peki, ne zaman söyledi Sayın Cumhurbaşkanı bu sözleri? 13 Aralık günü yani bir hafta bile olmadı ve aradan daha bir hafta geçmeden bakın, dün Anadolu Ajansı nasıl bir haber yaptı? Haberin bir bölümünü okuyorum: "Suriye'de SDG adını kullanan terör örgütü PKK-YPG'nin durumuna ve Suriye'ye entegrasyon sürecine ilişkin Fidan -Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ı kastediyor- şunları kaydetti: 'Tekrar askerî yollara başvurmak istemiyoruz ancak SDG ilgili aktörlerin sabrının tükenmekte olduğunu anlamalıdır.'" Şimdi, bu dil bu aynı konuda Recep Tayyip Erdoğan'ın kullandığı dil mi? Bu, tehdit dili, bu, Türkiye'deki süreci zehirleyecek dil, bu dille mi Türkiye'deki süreci başarıyla yönetecek, bahsettiğiniz bin yıllık Kürt-Türk kardeşliğini pekiştireceksiniz? Sayın Cumhurbaşkanına çağrıda bulunuyorum: Dışişleri Bakanınıza ayar verin. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Sayın Dışişleri Bakanının kullandığı dil, yaptığı imalar, üstü kapalı tehditler Türkiye'de ve Suriye'de, her yerde milyonlarca Kürt'ün kalbini kırıyor ve Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Hep beraber yazmaya başlayacağız." dediği destanın yazılmasını imkânsız hâle getiriyor.

Sayın Milletvekilleri, dikkatinize getirmek istediğim bir önemli husus var. Bazı bilgilere sahip olursanız olan biteni ve Suriye'de olması gerekenleri daha iyi anlayabilirsiniz kanısındayım. SDG 10 Mart Mutabakatı'nın muhatabı değildir, imzacısıdır. Altında 2 imza var; birinde Ahmed El Şara yazıyor, diğerinde Mazlum Abdi; birinin sıfatı Suriye Geçici Cumhurbaşkanı, diğerinin sıfatı Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Başkomutanı. Mazlum Abdi 10 Mart Mutabakatı'nı imzaladığı vakit SDG, ne bunun öncesinde ne sonrasında terörist sıfatıyla tanımlanmamıştır, şimdi de değildir ama şimdi sıkı durun, Ahmed El Şara'nın örgütü, Şam'da iktidarı elinde bulunduran Heyet Tahrir Şam Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1267, 1989 ve 2253 sayılı kararları uyarınca hâlâ terörizm listesinde bulunuyor. 2025'in sonuna geldik, IŞİD ve El Kaide'yle akrabalığı bulunan HTŞ henüz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi terörizm listesinden çıkmış değil, Ahmed El Şara'nın kendisi ancak bir buçuk ay önce 6 Kasımda çıktı. Türkiye bütün kurumlarıyla aylardır bu yapıyla düşüp kalkıyor ve de SDG'yi imzacısı olduğu 10 Mart Mutabakatı'na uymaya davet ediyor. Ne ilginçtir ki SDG de Şam'daki HTŞ rejimini 10 Mart Mutabakatı'na uymaya çağırıyor.

10 Mart Mutabakatı ayetikerime değil, 8 maddelik bir metin ve Şam rejimi bu mutabakatın 1'inci, 2'nci ve 5'inci maddelerini bugüne kadar yerine getirmedi. Bu 8 maddenin 4'üncü maddesi -Türkiye'den sürekli olarak gelen 10 Mart Mutabakatı'na uyulması çağrısına sadece konu olan 4'üncü maddesi- aynen şöyle diyor: "Sınır kapıları, havaalanı ve toprak ve gaz sahaları dâhil olmak üzere Kuzeydoğu Suriye'deki bütün sivil ve askerî kurumların Suriye devletine entegrasyonu." Bu imzalandığı zaman daha ortada Suriye devleti filan da yoktu, onu da söyleyeyim.

Evet, bu sağlanmış değil ama bu konuda taraflar arasında zaman zaman kesintiye uğrasa da bir diyalog var. Türkiye tehdit dili kullanmak yerine bu diyaloga yardımcı olmalı hatta başını çekmeli ve Suriyeli hiçbir tarafı İsrail'e doğru itmemelidir. Bu diyalog ve müzakerenin Suriyeli taraflar arası bir uzlaşmayla sonuçlanması Türkiye'deki sürecinde Kürt Türk kardeşliğiyle tahkim edilmesine ve taçlanmasına yardımcı olacaktır. Çünkü -daha önce de bu kürsüden vurguladım- Türkiye Kürtlerini Suriye Kürtlerinden ayıramazsınız; tarih bir, coğrafya bir, dil bir, din bir, her şey bir. Türkiye ile Suriye arasındaki, Kürtlerin arasındaki sınır 1 metre enindeki demir yolu hattından ibarettir ve bu fiktif bir sınırdır. O nedenle Suriye Kürtlerini incitirseniz Türkiye Kürtlerini incitirsiniz; Türkiye Kürtlerini incitirseniz, süreci nihayete erdiremezsiniz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Sayın Tayyip Erdoğan'ın ve tabii ki bu sürecin önünü açmakta, hatta başını çekmekte tarihî bir rol oynamış olan Sayın Devlet Bahçeli'nin bu konuda aynı düşüncede olduğundan eminim. Bütün bunlardan ötürü kullanılan dil, ağzımızdan çıkan ve çıkacak her sözcük sürecin selameti için çok ama çok önemli sayın milletvekilleri. Sürecin dilini oluşturamazsak bu sürecin başarısı için olmazsa olmaz şart olan toplumsal rıza ve toplumsal desteği de oluşturamayız. Bu konuda üzülerek söylemeliyim, siz sayın iktidar partisi mensupları, gereken özen ve çabayı göstermiyorsunuz, göstermediniz. Örneğin, bu Parlamentonun bedel ödemiş eski bir üyesinin, bir kadının, bir annenin, bir torun sahibi anneannenin, başta ülkemizin Kürt halkının, Kürt kadınlarının çok sevdiği, çok saydığı onuru olan Leyla Zana için iktidar temsilcilerinden bir tepki gelmesini beklerdik. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Bursa'da bir grup kendini bilmez ırkçının hakaretlerine karşı en başta öncelikle siz kadın milletvekillerinin bu kürsüden çıkıp iki çift laf etmesini beklerdik, emeliydiniz, hâlâ de etmelisiniz. Ben aile kökeni yedi yüz yıl geriye giden bir insan, nüfus kütüğü Bursa'da olan bir insan olarak Leyla Zana'dan tüm Bursa namına özür diliyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Süreç için olmazsa olmaz şart diye toplumsal rıza ve toplumsal desteği hatırlatmışken bir can alıcı noktaya da değinerek konuşmamı tamamlamak istiyorum. Önceki gün Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz son sözleri olarak yeni bir anayasa yapımı gereğinden söz etti. Yeni anayasa yapılmasını istemek için buna hakkınız olması lazım. Kendi yaptığınız Anayasa'ya bile uymaz, onu çiğnerseniz yeni anayasa istemeye hakkınız olmaz. Eğer 2004'te değiştirdiğiniz Anayasa’nın 90'ıncı maddesinin (5)'inci fıkrasına uysaydınız, AİHM kararlarını uygulasaydınız bugün Selahattin Demirtaş ve birçok insan cezaevinde kalmazdı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

OSMAN CENGİZ ÇANDAR (Devamla) - AYM ve AİHM kararlarını uygulayın, Anayasa'yı çiğnemeyin, Anayasa'ya uyun, gelin, süreci hep birlikte başarıya ulaştıralım.

Genel Kurula saygılar sunuyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)