| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 36 |
| Tarih: | 18.12.2025 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA HÜSMEN KIRKPINAR (İzmir) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
2026 yılı bütçesi ne büyüme hikâyesidir ne de istikrar programıdır. İktidar, bu bütçeyi "güçlü ekonomi", "denge" ve "rasyonel program" gibi kavramlarla suna dursun, bu kelimelerin sahada bir karşılığının olmadığını görüyoruz. Bu bütçe "Ne kadar harcayacağız?" sorusundan önce "Kimin için harcayacağız, kimden vazgeçeceğiz?" sorusunun cevabını verir. Bu bütçede vazgeçilen yurttaşın kendisidir. 2026 yılı için 18,9 trilyon liralık harcama öngörülürken 2,7 trilyon liralık bütçe açığının daha baştan meşrulaştırılması bilinçli bir borçlanma politikasıdır. Bütçenin en açık kalemi faizdir. 2026 yılında faize ayrılan 2,7 trilyon, sosyal harcama için ayrılan ise 2,4 trilyon liralık kaynağın üzerindedir. Daha açık söyleyeyim: Devlet, vatandaşın sofrasına koymadığını faiz lobisine koymaktadır. Her 100 liralık kamu harcamasının yaklaşık 15 lirası üretime, istihdama, refaha tek kuruş katkı sunmayan faiz ödemesine gitmektedir. Avrupa ülkelerine bakıyoruz; Almanya'da, Fransa'da, İskandinav ülkelerinde bütçenin merkezinde sosyal koruma var. Bizde sosyal koruma harcamalarının millî gelir içindeki payı sadece yüzde 9,94'tür, Avrupa ortalaması ise yüzde 26,8'dir yani Türkiye, vatandaşını Avrupa'nın üçte 1'i kadar bile korumayan bir devlet hâline dönüştürülmüş durumdadır. Yaklaşık 5 milyon hane derin yoksulluk içindeyken bu bütçe yoksulluğu azaltmayı değil yönetmeyi hedeflemektedir. Sosyal yardımlar hak temelli bir politika olmaktan çıkarılmış, kalıcı yoksulluğun geçici pansumanına dönüştürülmüştür. Borç tablosu da alarm vermektedir. Toplam kamu borcu 13 trilyon liraya ulaşmış, bunun 7,6 trilyon lirası borç stokundan oluşmuştur. Faiz yüküyle birlikte devletin toplam borç yükü 10 trilyon liraya yaklaşmaktadır. Bugün Türkiye'de doğan her çocuk, yalnızca anapara değil faiz dâhil edildiğinde yaklaşık 265 bin liralık kamu borcuyla hayata başlayacaktır.
Vergi tarafında ise adalet tamamen terk edilmiştir. Vergi gelirleri 13,7 trilyon lira olarak planlanmaktadır ancak bunun yüzde 61'inden fazlası dolaylı vergilerden oluşmaktadır. KDV, ÖTV, harçlar ve damga vergileriyle -yaklaşık yüzde 65'ini öderken- yük maaşlı çalışanın, emeklinin, esnafın omzuna bindirilmiştir; yüksek kâr elde eden kesimler istisna, muafiyet ve aflarla sistemin dışına çıkarılmıştır. OECD ortalamasında doğrudan vergilerin payı yüzde 60 iken Türkiye'de bu oran yüzde 38'de tutulmaktadır. Yani bütçe kazançtan değil tüketimden, servetten değil yoksulluğun içinden finanse edilmektedir.
Gelir dağılımı adaletsizliği bu bütçenin en ağır sonuç sonuçlarından biridir. Aynı bayrak altında yaşayan ama birbirinden kopmuş iki Türkiye vardır. Bir yanda krizden, kurdan, enflasyonundan beslenerek servetini katlayan küçük bir azınlık; diğer yanda barınma, beslenme ve ısınma gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan milyonlar. En zengin yüzde 20 toplam gelirin yaklaşık yarısını alırken en yoksul yüzde 20'ye düşen pay ise sadece yüzde 6-7 seviyesinde kalmaktadır. Kişi başı millî gelirin 18 bin dolara ulaştığı iddia edilen bir ülkede bir emeklinin hâlâ 16 bin liraya mahkûm edilmesi nasıl açıklanabilir? Bu rakamlar kâğıt üzerinde var, yoksulun sofrasındaki ekmek büyümüyor. Gini katsayısının 0,41'e çıkması tesadüf değildir. Global bir "report"ta 2025 verilerine göre, Türkiye 2023-2024 döneminde dolar milyoneri sayısı en hızlı artan ülke olmuştur. Devlete güven çökmüşse ekonomi de çöker; hukuk çökerse yatırım da kaçar.
TÜİK'in istatistiklerine göre ÖSYM'nin sınavlarına bakarsak, Merkez Bankasının sözüne bakarsak, inanın, üçüne de güven kalmamıştır. Devletin en temel kurumları artık toplum nezdinde itibar kaybetmiş durumdadır.
Değerli milletvekilleri, üretim alanında durum daha da serttir. Tarıma ayrılan pay bütçenin yalnızca yüzde 0,9'udur. Yirmi yıl önce bu oran 2,7 iken, çiftçi mazot ve gübre desteği beklerken, karşılığında borç almaktadır. Destekler enflasyonun gerisinde bırakılmış, maliyet artışları karşısında üretici korunmamıştır. Sonuç olarak, üretim düşmüş, ithalat artmış, gıda enflasyonu kronik hâle gelmiştir. Bu, piyasa hatası değil, üretimden vazgeçmenin bütçeye yansımış hâlidir ama iş burada bitmiyor, sanayi tarafında da benzer bir çöküş yaşanmaktadır. Emek yoğun sektörler Mısır gibi ülkelere kaymakta, fabrikalar kapanmakta, istihdam daralmaktadır. Buna rağmen bütçede sanayiyi dönüştürecek, teknoloji ve verimlilik artışı sağlayacak yapısal bir çerçeve bulunmamaktadır. Sağlık ve eğitim alanlarına ayrılan kaynaklar kâğıt üzerinde artmış görünse de erişim pahalılaşmış, kamusal hizmet niteliği zayıflamıştır. Vatandaş ilaca ulaşamaz hâle gelmiş, eğitim aile bütçesinin en ağır kalemi olmuştur. Kamu hizmet sunan değil, maliyeti vatandaşa aktaran bir aracıya dönüştürülmüştür. Enerji alanında faturalar dolaylı vergi mekanizmasına bağlanmış, enerji yoksulluğu büyürken kamusal koruma mekanizmaları güçlendirilmiştir. Ulaşım yatırımlarında ise kamu yararı tamamen ikinci plana itilmiştir. 2026 yılında yalnızca garanti ödemeleri için bütçeden aktarılacak tutar 101 milyar lirayı aşmıştır, son altı buçuk yılda bu rakam 289 milyar liraya yaklaşmıştır. Çalışma hayatında gerçekler ortadadır; emekli yılda tek zamla enflasyonun gerisine itilmektedir, asgari ücretli daha maaşını almadan kaybetmektedir. Gençler için bu bütçede umut yok; üniversite bitirmiş mühendis yoksul, öğretmen yoksul, avukat yoksul. Beyin göçü artık bir tercih olmaktan çıkıp ekonomik zorunluluğa dönüşmüştür.
Hukukun aşınması bu bütçenin görünmeyen ama en pahalı kalemidir. Bugün Türkiye hukuk endekslerinde, basın özgürlüğünde, yolsuzluk algısında Avrupa'yla değil, kriz ülkeleriyle aynı ligde anılıyor; Arjantin'le, Mısırla, hatta savaş ülkeleriyle aynı tabloda yer alıyoruz. Hukukun üstünlüğünde Türkiye'nin 117'nci sıraya gerilemesi doğrudan yatırımların neden gelmediğini, risk primlerinin neden düşmediğini, borçlanma maliyetlerinin neden kalıcılaştığını açıkça göstermektedir.
Değerli milletvekilleri, bütçe sosyal devleti küçülten, faizi büyüten, adaletsizliği kalıcılaştıran bir siyasi tercihin ürünüdür. Bu bütçe ne adildir ne sürdürülebilir ne de bu ülkenin gerçeklerine uygundur. Türkiye daha iyisini hak ediyor; şeffaflığı, liyakati, hukuku ve sosyal adaleti merkeze alan bir bütçe mümkündür ama bunun için önce şu gerçeği kabul etmek gerekir: Sorun kaynak yokluğu değil, yönetim yokluğudur. Bu bütçe geçerse bedelini yine halk ödeyecektir.
İYİ Parti olarak bizler bu tükeniş bütçesine razı değiliz diyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)