| Konu: | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 9'uncu Tur Görüşmeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 35 |
| Tarih: | 17.12.2025 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Sayın Başkan, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, kıymetli milletvekilleri ve bürokratlar; şu bir gerçektir: Her ülkenin kendi savunmasını kuvvetlendirmesi, savunma sanayisine yatırım yapması ve ordusunu sürekli olarak modernize etmesi gerekmektedir. Bu inançla, savunma sanayisi üretimimizi takdir etsek de iktidarın son on senedir savunma sanayisi alımları konusunda yaptığı yanlışları da görmezden gelemeyiz. Hatta ülkemizin ulusal güvenliğini düşündüğümüz için iktidarın bu hassas konuyu nasıl keyfekeder ve hoyratça kullandığını, iç politikada propaganda malzemesi yaptığını da ibretle izlediğimizi söylemeden edemeyeceğim. 2018 senesini hatırlayalım. Türkiye F-35 projesinin ortaklarından biriydi. Daha AK PARTİ iktidara gelmeden önce Millî Güvenlik Kurulunda bu projeye girme kararı verilmiş ve 100 uçak siparişinde bulunulmuştu. Söz konusu planlama 2040'lı yıllarda dünyanın en iyi avcı uçağı projesine ortak olma hamlesiydi. En az bunun kadar önemli bir nokta daha vardı. Türkiye bu uçakların yedek parça tedarikçilerinden biri olacaktı ve bundan da 12 milyar dolar gelir elde etmesi bekleniyordu. Türkiye bu projeye 1,25 milyar dolar yatırmıştı. Neticesinde hem hava kuvvetlerini güçlendirecek hem de ekonomik bir gelir yaratacaktı. Peki, sonra ne oldu? Amerika Birleşik Devletleri'yle ilişkiler dönemsel olarak gerildi, iktidar hemen Putin'e yanaştı ve S-400 hava savunma sistemini aldı, Türkiye de F-35 projesinden çıkarıldı. CAATSA yaptırımları ilk kez Hhava Kuvvetlerini dünyanın en iyi avcı uçaklarından mahrum etmiş oldu. Bunların karşılığı olan millî gururumuz KAAN'ın motoruyla yaşananların sebebi de aslında CAATSA yaptırımlarıdır. Yakın zamanda İngiltere'yle masaya oturuldu. 2030 yılında teslim edilecek Eurofighter savaş uçakları için 10 milyar dolarlık sözleşme imzalandı. İngiltere Türkiye'den aldığı siparişleri sevinçle karşıladı ve kamuoyuna bu durumu da istihdam müjdesi olarak duyurdu. Kısacası, bundan yedi sene önce atılan yanlış S-400 adımının maliyeti kartopu gibi yuvarlanarak 65 milyar dolar olarak karşımıza çıktı; Akdeniz, Ege ve dolayısıyla Kıbrıs üzerinde hava gücü üstünlüğümüzün riske girmesi de cabası.
Geldiğimiz noktada, üzülerek söyleyeceğim ama Türk Hava Kuvvetlerimiz 21'inci yüzyılda Orta Çağı yaşamaktadır. Aktif faz dizinli radar (AESA) teknolojisine sahip tek bir savaş uçağımız mevcut değildir. AESA radarları, basitçe, çok uzaktan düşmanı görebilen ve aynı zamanda elektronik karıştırmadan da etkilenmeyen radarlardır. ÖZGÜR adı verilen F-16 modernizasyon projesi kapsamında, ASELSAN millî AESA'nın burun radarının testlerini hâlen devam ettirmektedir, projenin ne zaman biteceği de belli değildir. Dolayısıyla, Türk Hava Kuvvetlerimizin savaş uçaklarının düşmanı erken görme problemini çözmek için acilen başka tedbirler alması gerekmektedir. Erken ihbar ve kontrol uçaklarımız NATO ve Amerika Birleşik Devletleri destekli Link 16 kabiliyeti vasıtasıyla bu işi halletmekte iken, S-400 alımıyla bundan da mahrum kaldık.
Bize göre almamız gereken tedbirler: Öncelikle kendimiz bir link 17 sistemi geliştirmeliyiz. TÜBİTAK SAGE'nin geliştirdiği aktif radar güdümlü GÖKTUĞ-1 ve GÖKHAN-2 füze projelerini bir an önce tamamlamalıyız. GÖKTUĞ ve GÖKHAN gibi aktif radar güdümlü füzelerin AKSUNGUR-3 ve Akıncı-4 gibi insansız hava araçlarına entegre edilmesine ihtiyaç vardır. Uçak pilot sayısını 2030'lu yıllara kadar 1'e 2, sonrasında da 1'e 2,5 oranına çıkaracak tedbirler kesinlikle alınmalıdır. 2030'lu yıllarda erken ihbar radarlarının en az yüzde 50'si yerli sistemlerle yenilenmeli, nihayetinde erken ihbar radarlarımızın tümü yerli olmalıdır. Hava uzay gücüne 2 adet gözlem uydusu ilave edilmelidir. Hava harp sanayisi 5'inci nesil jet uçakları için motor geliştirmelidir. Siber savunma sistemi güçlendirilmeli, akıllı mühimmat ailesine yerli süpersonik uzun menzilli sistemler de ilave edilmelidir. Bütün parayı İHA'lara ve SİHA'lara yatırmak akıllıca bir silahlanma stratejisi değildir. Olası bir çatışmada, Allah korusun, bir saat içerisinde 5 uçağımız düşürülür ise telafisi imkânsız durumlarla karşı karşıya kalabiliriz. Dost acı söyler; biz söyleyelim, gerisi karar vericilere kalsın.
Sayın Yılmaz, kurumunuzun yeni göz bebeği Siber Güvenlik Başkanlığı da ülkemize hayırlı olsun. Önemli ve olması gereken bir kurumdu, apar topar kuruldu, hatta öyle ki Meclisten geçmeden, Resmî Gazete'de yayınlanmadan kurulup sonra Resmî Gazete'de yayınlandı. Başkanın ataması aynı hızda olmadı ama yakın zamanda o da atandı. Yeni Başkana da görevinde başarılar diliyoruz. Bu bütçede kurumun bütçesiyle ilgili herhangi bir şey yok ama Sayın Yılmaz Komisyonda stratejik bütçeden bütçesine para aktarılacağını söyledi, daha da fazla bilgi vermedi, ümitliyiz. Siber güvenlik artık bilindiği üzere, teknik bir başlık değil, devletin egemenlik meselesi. Bugün bir ülke bankalarını, enerji hatlarını, haberleşme sistemlerini, hava sahasını ve kamu verisini koruyamıyorsa o ülke sınırlarını harita üzerinde korusa bile fiilen güvende değildir. İşte bu yüzden Siber Güvenlik Başkanlığı sıradan bir idari birim değil, devletin dijital vatanını koruyan stratejik bir kurumdur. Bu nedenle, Siber Güvenlik Başkanlığı, MİT, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Savunma Sanayii Başkanlığıyla anlık ve güvenli veri paylaşabilen, kriz anında tek merkezden karar alabilen, kamu ve kritik altyapılar üzerinde bağlayıcı denetim yetkisine sahip bir yapı olmak zorundadır. Siber güvenlikte zafiyet sadece teknik bir eksiklik değil, doğrudan siyasi ve stratejik bir zafiyettir. Veri, siber dünyanın petrolüdür, nadir elementidir; veri, vatandır. Vatan savunması tesadüfe belirsizliğe ve denetimsizliğe bırakılamaz. Bu kurum doğru yetkiyle, doğru bütçeyle ve Meclis denetimiyle çalıştığında Türkiye sadece savunan değil, caydıran bir dijital güç de olur.
Kıymetli hazırun, bugün görev yaptığımız Meclis çok zor günlerden geçmektedir. Devletimizin kurucu değerleri tıpkı Birinci Meclis-i Mebusandaki Rum, Bulgar ve Arnavut bölücülerin yaptığı gibi bu Genel Kurulda tartışılmaktadır. Burada, beşikteki bebeklerden, kümesteki tavuklara kendileri gibi olmayanlara hayat hakkı tanımamış, binlerce kişinin ölümünden sorumlu hastalıklı bir güruh ve onların milletten veresiye nefesle yaşayan elebaşları Gazi Meclisimizin muhatabı hâline getirilmiş, Anayasa ve İç Tüzük'e aykırı bir şekilde kurulan merdiven altı bir komisyonla bu Meclis milletimize karşı yapılan bir kalkışmaya alet edilmeye çalışılmıştır. Kurulu mizansenin parçası olarak şimdi raporlaşmalar başlamış; cumhuriyetimiz, üniter devlet yapımız, devletimizin kurucu anlaşması olan Lozan hedefe konulmuş ve tartışılmaya açılmıştır. Yeni resmî dil tanımları, özerklik istekleri, Türklüğün Anayasa'dan çıkarılması ve Türk milletinin bin yıllık devlet olma yetkisinin adım adım devredilmesi, gitmek istenilen nokta budur. Bunun da pazarlanması "barış" adı altında yapılmaktadır. Tamamen millî, üniter Türkiye Cumhuriyeti'ni hedef alan, bu topraklarda başka yapı kurmak üzere yaptıkları stratejiye de "kullanılan barış dili" diyorlar. Ya, var olduğu günden itibaren bulunduğu her coğrafyayı barış ve demokrasiyle tanıştırmış binlerce yıllık Türk devleti barışı bebek katili ve onun şakşakçılarından mı öğrenecek, bunu anlamak mümkün değildir. Türkiye'de savaş mı var da barışı konuşuyoruz, bunu da anlamak mümkün değildir. Ayrıca katile "katil" haine "hain" demek bir gerçeği teslim etmektir. Kan emici, cani, hain, bebek katiline "sayın" demek ya da denmesini istemek Türkiye'nin huzuru için gerekli olan dil değil, Türkiye'nin bekasına göz dikenlere başka kimlik verme ve onları aklama çalışmalarıdır. (İYİ Parti sıralarından alkışlar) Bu millet bu yollardan çok geçti, hiçbir zaman da oyuna gelmedi, yine de gelmeyecektir. Millet, siz ne derseniz deyin kimin ne olduğunu çok iyi bilmektedir ve ne yapıldığını da çok iyi görmektedir.
Şimdi, önümüzde bu yönde kanuni değişiklik paketleri sunulacak ve bu yüce Meclise bir de bebek katilini ve peşindeki teröristleri affettirme görevi yüklenecek, öyle gözüküyor. Ben şimdi buradan soruyorum: Cumhurbaşkanının İmralı canisini affetme yetkisi yok mudur? Tabii ki var. Madem bu kadar önemli ve memleket için bu kadar gerekli, niye Cumhurbaşkanı bunun için bekliyor ve niye bu yetkisini kullanmıyor? Ha, belki diyeceksiniz ki: "Tek başına bir kişinin alabileceği bir karar değil bu." Peki. "Milletin katılımı gerekli." diyeceksiniz, sonuna kadar haklısınız. O zaman size hodri meydan diyoruz, gelin, o hâlde bu işi milletimize soralım. Gelin, Türk milletine gidelim "Cani teröristbaşı Abdullah Öcalan affedilsin mi?" diyelim "PKK'lılar affedilsin, topluma karıştırılsın mı?" diye gelin hep beraber millete soralım. Bu kadar milletin vekillerinin değil, milletin aslının vermesi gereken bir karardır. Allah herkesi beraber yürüdükleriyle haşredecektir. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Devamla) - Biz asla ve asla milletinize rağmen, bu kadar insanı katletmişler ve onları affedenlerle birlikte olmayacağız diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)