GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:35
Tarih:17.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (Antalya) - Sayın Başkan, sayın vekiller, ekranları önünde bizleri izleyen değerli halklarımız ve cezaevlerindeki sevgili arkadaşlarımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Hoş geldiniz Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Sayın Bakan, Bakan Yardımcıları ve sayın bürokratlar. Bugün Cumhurbaşkanlığı bütçesi kapsamında konuşurken esas olarak Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemiyle ilgili bazı konulara değinmek istiyorum. Bu sistemin sorunlarını birbiriyle bağlantılı, iç içe geçmiş üç başlık altında ele alabiliriz: Birincisi, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi aşırı merkezîleşmiş bir sistemdir. Türkiye'deki bu sistemin merkezîleşme düzeyi dünyadaki demokratik başkanlık sistemlerinden çok daha yüksek ve karmaşıktır. Bu aşırı merkezîleşme kaçınılmaz olarak bir irrasyonalite yaratmaktadır. Hemen şunu ifade edeyim ki aranızda irrasyonel bir anlayışla mutlak iktidar arayışında olanlar vardır şüphesiz ama bu arayışın demokratikleşmeyle en ufak bir ilişkisi yoktur. Unutmayın ki irrasyonel ekonomi politikalarının yarattığı enkaz hâlâ kaldırılamamıştır. Türkiye gibi çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bir ülkenin bu kadar merkezî yetkilerle, aşırı merkeîileşmiş bir sistemle, demokratik olarak yönetilmesi mümkün değildir. Yönetirsiniz ama demokratik yönetemezsiniz. Bu aşırı merkezîleşmenin mutlaka dengelenmeye ihtiyacı vardır. Kimi merkezî yetkilerin siyasal ve hukuksal alanda paylaşılması, kimi merkezî yetkilerin yerellere devredilmesi, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, yerinden ve yerelden yönetim anlayışının ve mekanizmalarının güçlendirilmesi ilk yapılması gerekenler arasındadır. Bu konuya tekrardan döneceğim.

İkincisi, bu sistem asimetrik ilişkiler yaratmıştır. Yargı, yasama ve yürütme yani kuvvetler ayrılığı açısından baktığımızda bu asimetriyi yaşadığımız çok aşikârdır. Kuvvetler ayrılığının işleyebilmesi için bu asimetrinin çözülmesi gerekmektedir. Çok fazla asimetri örnekleri de var, yargı mekanizmasının işleyişi açısından baktığımızda bu tür sorunları çokça görüyoruz. Bir başka örneğini ekonomi kararlarında geçmişte yaşadık, faiz, enflasyon kararları ve tartışmalarını unutmadık ve sonuçlarıyla bugün hâlen uğraşıyoruz bütün toplum olarak. Kısacası, yürütme asimetrisinin düzeltilmesi gerekiyor.

Üçüncüsü, bu sistem demokratik değil, kuvvetler ayrılığının işlememesinin yanı sıra, denge denetleme mekanizmaları da işlemiyor. Yasama organı yani bu Meclis denge- denetleme görevlerini yerine getiremiyor. Ayrıca, hukukun üstünlüğü konusunda yaşanan sorunlar ve yürütmeyle olan ilişkisi de ortada. Bu alanda da çok ciddi bir yıpranma söz konusudur.

Kısacası, kuvvetler ayrılığı, denge-denetleme mekanizmalarının işleyişi ve hukukun üstünlüğü konularında mutlaka yeni açılımlara ihtiyaç vardır. Bunlar demokratik olmanın bütün özelliklerini sağlamak için yeterli değil elbette. Türkiye'deki sisteminin katılımcı ve müzakereci bir demokrasi anlayışına ve evrensel demokratik hak ve özgürlüklere dayanması diğer önemli başlıklardır şüphesiz. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında demokratikleşme ve demokratik bir cumhuriyet olma hedefi, bölgesinde güçlü bir ülke ve toplum olma hedefi, bölgesel ve yerel sorunları çözen bir ülke olma hedefi varsa eğer işte bu konuların tartışılması gerekiyor.

Sayın vekiller, şimdi baştaki konuya yani yerel yönetimlere tekrardan dönmek istiyorum. Bakın, bir ülkede eğer yerel yönetimler güçlü değilse, yerel demokrasi güçlü değilse, o ülkede merkezi anlamda demokrasinin güçlü olmasından kesinlikle söz edilemez çünkü yerel yönetimler doğrudan doğruya halkın ulaşabildiği, sorunlarını konuşabildiği, kapısını çalıp içeri girip derdini anlatabildiği yerlerdir. Doğrudan katılımcı ve müzakereci bir demokrasinin gelişmesinin imkânlarını yaratan ve aynı zamanda o yerelde yaşayan insanların kararlara katılımına imkân veren mekanizmalar olması açısından önemlidirler. Demokratik yerel yönetimler her türlü demokratik rejimin temellerindendir. Halkın kamu hizmetlerine katılım hakkı Avrupa Konseyine üye tüm devletlerin paylaştığı demokratik bir ülkedir ve Türkiye Avrupa Konseyinin kurucu üyelerinden biridir. Türkiye şerhler koymuş olsa da -ki o şerhlerin kesinlikle kaldırılması gerekir- Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı imzalamıştır. Türkiye, Venedik Komisyonu'nu kabul etmiş ve üye veren ülkelerden birisidir. Kamu hizmetlerine katılım hakkının en doğrudan kullanım alanı yerel düzeydedir. Demokratik ilkelere dayanan bir ülke için, kamu hizmetlerinde sorumlulukların yerine getirilmesi, kaynaklar konusunda geniş yetkilere sahip ve karar alma gücü olan organlarla donatılmış yerel yönetimlerin varlığını gerektirir. Yereli güçlendiren, öne çıkartan bir zihniyet, güçlü yerel yönetimler yoluyla demokrasinin yerelleşmesini ve yerleşmesini hedefler. Yönetim sisteminin demokratikleşmesinin ancak güçlü yerinden yönetimlerle mümkün olabileceği açıktır. Demokrasinin gelişimi doğrultusunda merkeze ait kimi yetkilerin yerinden ve yerelden yönetim birimlerine aktarılması gerçekçi ve akılcı olandır ama iktidar, bugün, maalesef tam tersi bir yol izlemektedir. Tüm yetkinin Cumhurbaşkanına verildiği ve kolektif karar alma süreçlerinin kaldırıldığı bir anlayış hâkim kılınmıştır. Merkeziyetçi yapı ve anlayış nedeniyle yönetime katılım olanakları kısıtlanmakta, kamu hizmetleri etkin ve verimli şekilde sunulamamakta, kamu kurumlarının demokratik hesap verilebilirliği zayıflamaktadır. Merkezi yönetimlerin, demokratik ülkelerde uyguladığı yönetsel gözetim ve denetim işlevi, Türkiye'de, yerel yönetimleri merkezi yönetime bağlı tutma yönünde kullanılmaktadır; yanlıştır bu. Bunun yöntemi olarak da iktidarınız, yerel yönetimleri kendi siyasi partilerinden olduğunda kaynağı ve yetki bakımından güçlendirmektedir. Yani Türkiye'de merkezi yönetim, idari ve vesayet denetimini siyasi amaçları doğrultusunda kullanmaktadır; yanlıştır bu. Bu yapılanların demokrasiyle bir alakası yoktur. Anayasa’nın 127'nci maddesine dayanarak merkezî hükûmet yerel yönetimler üzerinde genişletilmiş bir vesayet denetimi yürütmektedir. Bugün yaşanan maalesef budur. Bu değişmelidir eğer demokrasiden söz etmek istiyorsak.

Sayın vekiller, şunu da eklemek istiyorum: Yerel yönetimleri halkın iradesini güçlendirecek yapılar olarak tasarlamak gerekiyor ve merkezî iktidara bağlı idari aparatlar olarak onlara yaklaşmamak gerekiyor. Demokratik hukuk devleti olmanın en önemli adımlarından bir tanesi budur. Merkezî iradenin gerek gördüğü yerde kayyım atayarak yerel seçim sonuçlarını geçersiz hâle getirmesi hukuken de uygun değildir; toplumsal, siyasal ve anayasal meşruiyet açısından da geçersizdir. Bu vesileyle 2016 yılından bugüne kadar yani son dokuz yılda bizim belediyelerimize 150 civarında kayyım atandığını hatırlatmış olayım. Son seçimlerden sonra da 10 belediyemize kayyım atandı, 3 kayyım da Cumhuriyet Halk Partili belediyelere atandı. Bu konuda iktidarıyla, muhalefetiyle bütün partilerin ortak bir yasa teklifiyle bu meseleyi Türkiye'nin gündeminden kaldırması zaruridir ve acildir.

Sayın vekiller, sizi yirmi yıl öncesine götürerek bir alıntıyla bir hatırlatma yapmak istiyorum. Şu: "Belediyelerimiz ilk kuruluşundan bu yana amaçlananın aksine mahalli kamu hizmetlerini yürütme yetki ve sorumluluğuna sahip yerinden yönetim kuruluşları olarak değil, verilen görevleri yerine getiren ve merkezî idarenin uzantısı birimler olarak algılanmışlardır." İkinci cümle: "Belediyelerin halkın kendini yönettiği özerk kurumlar olmaktan ziyade bayındırlık, imar ve diğer kentsel hizmetleri karşılayan ve merkezî idareye tabi kurumlar oldukları anlayışı bu kurumların aşırı bir vesayet ve kontrol altında tutulmalarına neden olmuştur." Bitti. Kim diyor bunları? 30 Mayıs 2005 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Meclise "Belediye Kanunu Tasarısı" adıyla sunulan 88 maddelik kapsamlı teklifin gerekçesinde bu cümleler yazıyor. Bu söylenenler doğruysa bugün yapılanlar yanlıştır. Yirmi senede yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve demokratikleştirilmesi zihniyetinden yerel yönetimler üzerindeki merkezî vesayetin artırılması ve yerel yönetimlerin yetkilerinin mümkün olduğu kadar merkeze alınması noktasına gelinmiştir.

Sözlerimin sonunda bir parantez açayım; bu eleştirilerin ve önerilerin bir kısmının çeşitli yasa değişiklikleriyle ve reform adımlarıyla, bir kısmının ise elbette bir anayasa tartışması ve yapımıyla gerçekleşebileceğini bilerek konuşuyorum: Bu ülkenin, bu topraklarda yaşayan Türk, Kürt, tüm halkların yeni bir toplumsal sözleşmeye, özgürlükçü demokratik bir anayasaya ihtiyacı vardır ve iktidarıyla muhalefetiyle, hep birlikte yeni bir toplumsal sözleşmenin temellerini atmamız gerekiyor yani bu parantezin kapatılması gerekiyor. Aşırı merkeziyetçi, asimetrik ve demokratik olmayan özellikleriyle bu sistemin reforme edilmesi, revizyona uğratılması, teknik sorunlarının giderilmesi -hangisini seçerseniz seçin- bu işleyişlerin mutlaka değiştirilmesi gerekiyor.

Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)