GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:34
Tarih:16.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA AYTEN KORDU (Tunceli) - Sayın Başkan, Sayın Bakanlar, sayın milletvekilleri ve bizleri izleyen Türkiye halkları; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Bugün, tabii, çok önemli iki bakanlığı konuşuyoruz yine. Bütçede eleştirisini yaptığımız şey burada sadece rakamlardan ibaret bir durum değil, rakamların topluma yansıyan gerçeğini aynı zamanda ifade etmekte yani halkların nefesi, suyu, toprağı, ormanı, sağlığı, yaşam hakkı yani bir bütün toplumsal geleceğini konuşuyoruz.

Değerli arkadaşlar, siyasal iktidarın doğa ve anlam ilişkisini doğru kurmadığını buradan özellikle belirtmek istiyorum çünkü halkların kültürü, ekonomisi ve sosyolojik gerçeği bir bütün, hepsiyle çok ciddi bir diyalektik bağ içerisinde. Bu diyalektik bağ görünmediği için bakanların birbirinden kopuk, sadece sermayeyi kazandıran politikalarıyla giderek sorunların derinleşmesine yol açtığını buradan özellikle belirtmek istiyorum.

Sayın vekiller, iklim kriziyle, hatta iklim krizine doğru sürüklenen politikalarla yaşanan kuraklık artık sadece bir senaryo değil, yaşadığımız ve bundan sonra da çok daha ciddi yaşayacağımız bir gerçekliktir. Çiftçi susuzlukla, hayvancılıkla, yok oluşla karşı karşıya. Suyun metalaştırılması yalnızca iç politikada değil, dış politikada da ciddi riskler yaratmakta. Bu topraklar Fırat ve Dicle başta olmak üzere, birçok uluslararası su havzasına ev sahipliği yapmaktadır. Suyu bir siyasi koz, bir baskı aracı hâline getirmek halklar arasında bölgesel barışı da aynı zamanda zedeleyen politikalardır. Su sınır tanımaz sayın vekiller; barışın, ortak yaşamın ve dayanışmanın birleştirici gücü olmalıdır su. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Bu anlamda, komşu halklara giden suyun kesilmesi ya da pazarlık unsuru hâline getirilmesi ne ekolojik ne ahlaki ne de vicdani bir yaklaşımdır; bu politikalar asla kabul edilemez. Onun için biz DEM PARTİ olarak suyun kamusal bir hak olarak tanınmasını, havza bazlı ekolojik ve katılımcı bir su yönetimini savunuyoruz. Çiftçinin, köylünün, yerel halkın söz sahibi olmadığı hiçbir su politikası sürdürülebilir bir politika değildir. Onun için buradan özellikle Tarım ve Orman Bakanlığına sormak istiyoruz: Kuraklığa karşı neden bölgesel ve üretici odaklı bir su bütçesi oluşturulamamaktadır? Suyun ticari değil, kamusal bir hak olarak yönetilmesine dair somut bir yol haritanız var mıdır? Sayın vekiller, halklarla, yerel yönetimlerle, STK'yle, bilim insanlarıyla bir araya gelinerek yasalar yeniden düzenlenmelidir. İç ve dış politikada gelecekte büyük çevresel ve iklimsel sorunlara karşı gerçekçi iş birliği geliştirilmeli, acil olarak bu ilişki hayata geçirilmelidir. Bakanlıklar birbiriyle ilişkili olan konuları toplumsal yarara göre kurmamaktadır. Bu, sorumluluk alanlarında parçalı, dağınık alınmasına yol açmakta ve bu durum kamusal sorumluluk ve işlenen suçların muhatapsız ve görünmez kılınmasının kılıfı hâline getirilmektedir. Kamusal sorumluluğu üstlenmeyen yaklaşıma son verilmelidir. Yasalar eliyle şirketlere yani sermayeye tamamen devretmenin aracına dövüştürülen ÇED Yönetmeliği, halkın "talan yasası" dediği torba kanunlarla defalarca delik deşik edilmiş, denetim mekanizmaları zayıflatılmış ve işlevsiz bırakılmıştır. AKP döneminde ÇED Yönetmeliği tam 12 kez değiştirildi. "İklim Kanunu" adı altında karbon emisyon bahane edilerek bir ticari emisyon yasası getirdi. Her değişiklik doğayı ve toplumsallığı daha da kırılgan ve şirketleri ise daha da dokunulmaz hâle getirdi. 2024 verilerine göre baktığımızda tablo çok vahimdir: 4.076 projenin yalnızca 376'sına "ÇED Olumsuz" kararı verilmiş, madencilik projelerinde ise 1.368 başvurunun 1.153'ü "ÇED Gerekli Değildir" kararıyla denetim dışına çıkarılmıştır. Buradan Çevre ve İklim Bakanına soruyoruz: 2025 yılında genel olarak kaç ÇED başvurusu yapılmış, kaç tanesi "ÇED Gerekli Değildir" kaç tanesi "ÇED Olumlu" kararı verilmiştir? Yani değerlendirme mekanizmasının artık sadece mühür basan bir formalite hâline getirilmesi o rakamlardan açıkça görülecektir.

Yine, HES projeleri de aynı politikanın bir parçasıdır. Birçok yerde tarımsal sulama bahanesiyle DSİ tahsisleri yapılıyor fakat suyun büyük bir kısmı şirketlere aktarılıyor. Malatya'dan Dersim'e, Hakkâri'ye, Muğla'dan Kütahya'ya, Uşak'tan Artvin'e, her yerde baraj yapılan her havza beraberinde madenleri, çimento fabrikaları ve ağır sanayi tesislerini getiriyor. Bir havzanın kaderi bir şirketin kâr hesabına bağlanıyor. Erzincan İliç'teki altın madeninde 9 canın ölümüne sebep olan devlet-şirket iş birliğinin açık bir sonucu olarak gerçekleşmiş olduğunu buradan bir kere daha belirtmek istiyorum. Sistemin istisnası değildir bu, tam olarak bir işleyiş biçimidir. Toprağını, suyunu zehirleyen şirkete bugün yeniden ÇED başvurusu yapma cesaretini veren şey nedir, buradan Çevre Bakanına soruyorum. Bu, cezasızlık ve kamunun hiçbir sorumluluğu üstlenmemesidir. Sanki İliç öyle kendiliğinden, bağımsız bir maden gibi ele alınarak bu kadar sorumsuzca tarif edilemez bir suç işlenmiştir ve kamu buradan ayrı tutulmuştur.

Sayın vekiller, bölgem Dersim de bizler için sadece bir coğrafya değildir, bunu defalarca buradan ifade ettik. Doğayla kurulan kadim bir ilişkinin mekânıdır, bir toplumsal varoluştur. Kadim inanç sistemiyle birlikte madenlere açılması, bu inancın ve toplumsal yaşamın, ekolojik yaşamın kendisine bir saldırı olarak gerçekleşmektedir. Tüm yaban hayatı yani endemik kültürleri olan bir coğrafya yok edilmektedir. Ayrıca, Turizme ve spora açılan avcılık katliamı gibi bir şeyden vergi alarak yerli ve yabancı avcıların bütün bölgeye yayılarak tüm yaşam alanlarına inmesi konusunda acaba Çevre Bakanlığının bir çalışması var mıdır, bunu engelleyici bir çalışma yürütecek midir diye buradan sormak istiyorum.(DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın vekiller, dün Meclis kapısında Toprağımızı Vermiyoruz kampanya grubu olan ve pek çok kentten gelen ve ekolojik hareketlerinin çatısının temsilcileri ifade ettiği, katıldığı basın açıklamasında bütçe için buradan, Meclisten seslendiler, biz de onların mücadelesini selamlıyor ve açıklamalarındaki son sözleriyle bitirmek istiyorum: Bu bütçe kentleri sermayenin büyüme alanı olarak gören, ekosistemleri kalkınma adına feda eden, iklim krizinin yoksullar üzerindeki yıkıcı etkilerini yok sayan bir yaklaşımın ürünüdür. Bizler bu bütçeyi kabul etmiyoruz. Yaşamı, halkı ve doğayı merkeze alan bir bütçenin mümkün olduğunu hatırlatıyor. Kentlerin beton adalara dönüştürülmediği, iklim krizine gerçek kaynakların ayrıldığı, kamusal ve düşük emisyonlu ulaşımın esas alındığı, kirletenin değil halkın korunduğu bir ekolojik bütçe için herkesi sorumluluk almaya davet ediyoruz.

Yaşam için bütçe, adalet için bütçe, halk için bütçe, doğa için bütçe ve evet, ekmek ve barış için bütçe diyoruz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Genel kurulu saygıyla selamlıyorum.