GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:4
Birleşim:33
Tarih:15.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA SERHAT EREN (Diyarbakır) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; değerli halkımızı, bizleri izleyen siyasi tutsakları, yoldaşlarımızı saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Bugün, İçişleri Bakanlığının güvenlik adı altında yurttaşlarına nasıl yaklaştığını gösteren güvensizlik anlayışını konuşmak istiyorum. Değerli milletvekilleri, İçişleri Bakanlığı iç barışın kurumu olmak yerine uzun zamandır iç korkunun idaresi olarak çalışıyor. Halkın huzurunu sağlamak gerekirken halkın iradesiyle savaşıyor. Kadın katillerine, çetelere şefkatli yüzünü gösterirken halka ceberut yüzünü gösteriyor. Bu, böyle gitmez,

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; güvenlik özgürlüğün alternatifi değildir, gerçek güvenlik kayyımlarla, yasaklarla, baskıyla değil, adaletle, eşitlikle, toplumsal rızayla sağlanır ama bizler her gün şafak operasyonlarıyla, yasaklama kararlarıyla ve sansürle uyanıyoruz. Bu, otoriter bir güvenlik anlayışıdır. İç barışın toplumsallaşmasında en fazla sorumluluğu olan bakanlık bugün Cizre'de, Urfa'da yasevlerine kilit vurmakla meşgul. Herkesin defnedilme ve yas tutma hakkı vardır. Taziyelere ve mezarlıklara saldırıların olduğu bir yerde insanlar kendilerini nasıl güvende hissedebilir.

Değerli milletvekilleri, Şırnak'tan Hakkâri'ye, Van'dan Dersim'e kadar birçok alan özel güvenlik bölgesi ilan edilerek Kürt'ün, Kürtlerin kendi toprağıyla, doğasıyla kurmuş olduğu bağlar parçalanmaktadır. Tarlasını ekemediği, hayvanlarını otlatamadığı, merasına çıkamadığı için göç etmek zorunda kalan Kürt'ün güvenliği değil bu. Soruyorum: Demokratik toplum barışı sürecinde bu özel güvenlik bölgeleri kimin için korunuyor? Barışı istiyorsak içeride siyasetin nefes alması gerekiyor. Siyaset nefes alamıyorsa toplum hiç nefes alamaz.

Değerli milletvekilleri, nerede bir işçi, öğrenci, kadın eylemi olsa güvenlik ve huzur gerekçesiyle anayasal hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı fiilen askıya alınıyor. Bakın, sadece 2024 yılında 313 barışçıl gösteriye müdahale edilmiş, 27'si çocuk 2.611 kişi işkence ve kötü muamele görmüş. İşkence ve kötü muameleden söz açılmışken cezaevlerinden hastanelere, cenaze ve taziyelere götürülen siyasi mahpuslara ring araçlarında işkence ve kötü muamele uygulanıyor. Ağız içi ve ince arama dayatılıyor. Sevkler keyfî biçimde geciktiriliyor. 200 bin liraya varan keyfî masraflarla mapuslar cezalandırılıyor. Kelepçeli muayenelerle, kelepçeli cenaze törenleriyle iç barışı tesis edemeyiz.

Gelelim kayyum meselesine. Son on bir yılda 156 belediyeye kayyum atanmıştır. Sandıktan çıkan iradeyi koruması gereken bakanlık maalesef, sandıktan çıkan iradeyi gasbetmektedir. Kayyumlarla birlikte belediyeler yolsuzluğa, talana, hırsızlığa teslim edilmiştir. Ancak tüm kumpaslara, iftiralara rağmen bu hukuksuz rejim çökmüştür. Hakkında beraat kararı verilmesi gereken belediye eş başkanlarını dahi göreve atamayarak kayyumların bir güvenlik önlemi değil, açık siyasal bir tercih olduğunu gösteriyorsunuz. Halkın iradesini daha ne kadar gasbedeceksiniz Sayın Bakan?

Değerli milletvekilleri, gelelim bu politikaların yarattığı toplumsal yıkıma, uyuşturucu, fuhuş ve çetelere. Ülkeyi Netflix dizilerine çevirdiniz. Diyarbakır'da Selefiler, İstanbul'da Daltonlar, Redkitler, Casperlar gibi yeni nesil çeteler... Üstelik bu çetelerin üyelerinin çoğu çocuk. Gençler işsizlik, adaletsizlik geleceksizlik hissiyle kriminal alanlara itiliyor. Diyarbakır'dan örnek vermek istiyorum: Uyuşturucu kullanma yaşı 9'a düşmüş. Artık, yalnızca gençler ve kadınlar değil çocukların da güvenliği tehdit altında.

Devlet içerisinde çetelerle mücadele ettiğinizi iddia ediyorsunuz ama Lice'de asker ve polisler çetelerle iş birliği yapıyor. Binbaşı, yüzbaşı, İlçe Jandarma Komutanı, astsubay ve korucuların içerisinde olduğu bu çeteleri anlatmama gerek yok, çok iyi biliyorsunuz Sayın Bakan. Lice Jandarma Karakol Komutanı kendisine özel uyuşturucu tarlası dikmiş. Diyarbakır'da uyuşturucu ticareti yapan dokunulmaz askerler kimdir Sayın Bakan? İşte, devlet içerisindeki bu çetelerden güç alan yeni nesil çeteler, pervasız bir biçimde ellerinde uzun namlulu silahlarla, yüzleri kapalı bir şekilde "Gece on ikiden sonra devlet biziz." diyebiliyorlar Sayın Bakan. Bağlar'da, Sur'da bu çetelerin cirit attığını, nerelerde cirit attığını en çok Diyarbakır Emniyeti biliyor. Peki, Diyarbakır'da, güvenliğin en üst düzeyde olduğu, kameraların her tarafta olduğu, Türkiye'de istihbaratın en güçlü olduğu bir yerde bunlar nasıl oluyor Sayın Bakan? (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Soruyorum: Diyarbakır'da devlet kimdir? "Türkiye'nin huzurunu bozanların huzurunu bozacağız." diyorsunuz. Peki, gerçekte kimin huzuru bozuk? Şantajlarla, haraçlarla iş yerini kapatmak zorunda kalan esnafın mı huzuru bozuk, çocukları uyuşturucu ve fuhuş çetelerinin eline düşmesin diye kentten göç etmek zorunda kalan halkın huzuru mu bozuk, yoksa uyuşturucu ve fuhuş çetelerinin mi Sayın Bakan?

Türkiye, Meksika kaynaklı metamfetaminin transit merkezi olmuş, Mersin Limanı kokainin durağı olmuş. Geçtiğimiz yıl 427 insanımızın yaşamını yitirmesini engelleyemediniz. Siz uyuşturucu baronlarıyla değil, hâlâ Kürtçe ıslık çalanlarla mücadele ediyorsunuz. Sayın Bakan, siz açıkladınız, 2025 yılının ilk on ayında 217 kadın cinayeti işlenmiş. Bu sayının kendi zaten utanç verici, üstelik şüpheli ölümler, cezasızlık ve korunmayan kadınlar bu tablonun içerisinde yok, Rojin Kabaiş yok, Gülistan Doku yok. Çocukları koruyamayan, kadınları yaşatamayan böyle bir güvenlik anlayışı olabilir mi Sayın Bakan?

Değerli milletvekilleri, bir diğer konu, nefret suçları. Kürtlere, Alevilere, gayrimüslimlere, Romanlara, göçmenlere, kadınlara yönelen nefret söylemi medya diliyle, siyasetle ve güvenlikçi yaklaşımlarla sürekli bir biçimde yeniden üretilmektedir. Bugün, 90'ların katliamcı sembollerinin yeniden dolaşıma sokulmasını, Yeşil kod adlı katillerin, JİTEM'cilerin hortlatılmasının, Kürtleri tehdit eden Toros baskılı tişörtlerin sokaklarda, statlarda, Ahmedspor maçlarında sergilenmesinin nedeni, kolluğun ve yargının nefret diline göz yuman, cezasızlığı bir politika hâline getiren hoşgörülü yaklaşımının sonucudur. Nefret suçunun cezasız kaldığı her durumda, yalnızca bir kişi değil, toplumun tamamı yaralanır. Toplumu bu denli çürüten başka bir zehir yoktur. Nefretle yönetilen bir ülkede ne barış inşa edilebilir ne de eşit yurttaşlıktan söz edilebilir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sadece eleştirmiyoruz, halkların birlikte, bir arada, eşit koşullarda yaşamasını sağlayacak demokratik toplum sürecinde toplumsal güveni tesis edecek, inancı, umudu artıracak çözüm önerileri de sunuyoruz.

Bakın, 10 siyasi partinin üzerinde uzlaştığı kayyum politikasına son verecek yasa teklifi kabul edilmeli, seçilmişler görevlerine iade edilmelidir. Özel güvenlik bölgeleri ve fiilî OHAL uygulamaları sonlandırılmalı; toplantı, gösteri, ifade, basın ve örgütlenme özgürlüğü güvence altına alınmalıdır. Gömülme ve yas tutma hakkı engellenmemeli, cenazelere ve mezarlıklara yönelik saldırılar durdurulmalıdır. Kadına yönelik şiddet ve cinayetler önlenmeli, işkence ve kötü muameleyle etkin biçimde mücadele edilmelidir. Uyuşturucu ve fuhuşla mücadele sadece operasyonlarla değil çocukları ve gençleri koruyan sosyal, ekonomik, rehabilite edici politikalarla yürütülmelidir. Barış sürecine zarar veren, nefret suçlarında cezasızlığı esas alan ayrımcı, dışlayıcı siyasal dilden vazgeçilmelidir.

Gelin, iç barışımız ve toplumsal güvenliğimiz için demokratik toplum sürecini sözde değil hakları tanıyan, hakları güvence altına alan somut adımlarla güçlendirelim.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)