| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 31 |
| Tarih: | 13.12.2025 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA TURHAN ÇÖMEZ (Balıkesir) - Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri, Sayın Bakanlar, değerli bürokratlar; bugün Sağlık Bakanlığı bütçesi üzerinde bir değerlendirme yapacağım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Şehir hastaneleriyle başlayacağım. Şehir hastanelerini bu dönem her bütçede tartıştık ve her seferinde de eleştirdik. Bakın, 2017-2023 yılı arasında, tam yedi yıl içerisinde 102 milyar lira para harcanmış şehir hastanelerine. Bu yıl harcanacak olan para tam 136 milyar lira; bu, korkunç bir rakam ve şehir hastaneleri giderek büyüyen bir kara delik hâline dönüyor. Bu kara delik önümüzdeki yıllarda Sağlık Bakanlığının ve Türk sağlık sisteminin en büyük handikaplarından bir tanesi olacak. Yeri geldiğinde "Size beş yıldızlı otel gibi sağlık hizmeti veriyoruz." deniliyor ama bunun maliyeti, işletme giderleri ve diğer riskleri hiç konuşulmuyor. Bakın, 136 milyar liralık bu yılki bütçeden 78'i kullanım bedeli, 57'si ise hizmetler için ayrılıyor. Şimdi "kullanım bedeli" derken kiradan bahsediyorum. Eski Sağlık Bakanının -ki birçoğunun altında onun imzası var- hastaneleri bir yatak başına 125 ila 150 metrekare kapalı alana sahip, Avrupa standartları da aşağı yukarı aynı, İngiltere'de biraz daha az ama buradaki şehir hastanelerinde bir yatak başına kapalı alan tam 313 metrekare. Bu ne demek? 313 metrekarenin kira bedeli o işletmeciye veriliyor, o müteahhide veriliyor ve inanılmaz bir para boca ediliyor demek. Peki, bu hastaneler nasıl yapılıyor? Sayın Erdoğan diyor ki müteahhidin birine: Gel, ben sana şurada bir şehir hastanesi yapılmasını emrediyorum veya istiyorum. Müteahhit gidip parayı Londra'daki finans kaynaklarından buluyor, cebinden bir tek kuruş para harcamıyor, bulduğu o krediyi Türkiye'ye getiriyor. Bir taraftan Türkiye'den hem garanti alıyor, devlet garantisi hem de bunun yanı sıra Londra mahkemelerini tahkim mahkemesi olarak kabul ediyor ve böylece cebinden bir tek kuruş para çıkmadan, en küçük bir risk üstlenmeden inanılmaz paraları cebine boca ediyor ve korkunç bir rant kapısıyla beraber Türkiye'nin istikbali ipotek altına alınıyor.
Şehir hastanelerinin mutlaka ve mutlaka rehabilite edilmesi, restore edilmesi ve yönetimiyle ilgili yeniden bir model üretilmesi şart. Aksi hâlde biz önümüzdeki yıllarda sağlık bütçesinde bu kocaman kara deliğin ne kadar büyük faturalara mal olacağını konuşuyor olacağız.
Gelelim ikinci konuya: MHRS. Şimdi Sayın Bakan diyor ki: "Artık hemen hemen herkes, her gün randevu alabiliyor." Kısmen doğru olabilir, bizdeki bilgiler biraz daha farklı ama Sayın Bakan, bakın, siz de biliyorsunuz, meslektaşız, uzun yıllar yurt dışında hekimlik yapmış biri olarak söylüyorum, yirmi dakikadan daha az süreyle hiç hasta bakmadım bugüne kadar. Fakat, bakın -hastanenin ne olduğunu da söylerim size- iki dakika arayla randevu vermişsiniz. Allah aşkına, iki dakika hastanın girişine, çıkışına, adını ve soyadını söylemesine, şikâyetini anlatmaya bile yetmez. Böyle yaparsanız, tabiatıyla, randevu problemi olmaz ama hastaların dosyalarını açın bakın, hiçbir detay bilgi göremeyeceksiniz, hiçbir ön çalışma göremeyeceksiniz ve ne yazık ki ne kilosu ne boyu ne tartısı ne ateşi, doğru düzgün inceleme yapılmadan iki üç dakika içerisinde bu hastaların sözüm ona muayene edildiğine tanık olacaksınız. Bu şekilde bir muayene anlayışı olmaz; iki dakikaya, beş dakikaya, altı dakikaya sığdırılmış bir muayene anlayışı olmaz. Tabii bunun uzun vadeli çok daha büyük faturaları da olacak, biraz sonra onlardan bahsedeceğim.
Türkiye'deki problemin temeli aslında koruyucu sağlık hizmetlerine ve birinci basamak sağlık hizmetlerine hak ettiği değerin verilmemiş olması, bunu hepimiz biliyoruz, eminim Sayın Bakan da bunun farkındadır ve takdirindedir. Barınma, beslenme, çevre, hijyen, altyapı ve genel alışkanlıklar... Bakın, bunlar yüksek maliyetler, bir kültür, bir anlayış, bir felsefeyi gerektirir ve yıllar içerisinde bunlar ihmal edildiği için, koruyucu hekimlik yeterince desteklenmediği için, birinci basamak sağlık hizmetleri yeterince desteklenmediği için birinci basamakta ve koruyucu hekimlikte muhafaza edilmesi ve bir anlamda önlenmesi gereken yığılma bu sefer ikinci, üçüncü basamağa, orada da durmayanlar acil hizmetlere yığılarak maalesef sistem üzerinde büyük bir külfet oluşturuyor. Bunun mutlaka önüne geçilmesi lazım. Birinci basamak sağlık hizmetleriyle ilgili geçtiğimiz aylarda çıkarılan yönetmelikler, genelgeler, uygulamalar aslında sistemin handikaplarını çözmek için değil, handikapları büyütecek nitelikte. Diyorsunuz ki: "Reçete yazarsan maaşını keserim, reçete yazmazsan hastalar senin puanını düşürür yine maaşını keserim, hiç hasta gelmezse maaşını keserim, eğer hasta hastaneye çok giderse yine maaşını keserim." Böyle bir uygulama olmaz. Birinci basamak sağlık hizmetlerinin mutlaka desteklenmesi, ASM'lerin sayısının artırılması yanı sıra ASM'lere dünyadaki örneklerinde olduğu gibi uzmanlık alanlarının da ihdas edilmesi lazım; çocuk gibi, kadın doğum gibi, dâhiliye gibi branşların artık ASM'lerde hizmet vermesi lazım.
Şimdi, doğum istatistiklerine baktığımızda enteresan bir rakam paylaşacağım, genelinden bahsedeceğim ama özellikle Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçtikten sonraki doğum istatistiklerine bakacağım. Bakın, 2018'de Türkiye'de doğurganlık hızı 2,0. AK PARTİ iktidara geldiğinde bu 2,5'lardaydı. Sayın Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olduğu tarihten bugüne bakıyorsunuz doğurganlık hızı -sürekli söylüyor ya kendisi 3 çocuk, 5 çocuk falan- 1,48'e düşmüş. Çok önemli bir tehdittir bu, Türkiye'de doğurganlık hızının azalması çok büyük bir tehdittir. Bakın, o dönemde 12 milyonun üzerinde, 13 milyona yakın çocuğumuz var, bugün 11 milyon 400 bin civarında yani 1,4 milyon civarında çocuğumuz azalmış Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde. Artması beklenen çocuk sayısının azalmasının sebeplerini mutlaka araştırmamız lazım; bu, son derece ciddi, son derece önemli bir problem.
Tabii, yanı sıra çocuk ölümleri; Sayın Bakan, hiç konuşmuyorsunuz. Gelişmiş 40 ülkenin çocuk ölümleri ortalaması, 5 yaş altı çocuk ölümlerinin ortalaması binde 3,4; maalesef, bizim ülkemizde 12,8. Allah aşkına, bu ülkenin çocukları neden daha az dünyaya geliyor, neden daha çok ölüyorlar? Bulgaristan'a bakıyorsunuz çok altında, Yunanistan'a bakıyorsunuz çok altında ama bizim ülkemizde çocuk ölümleri, bebek ölümleri inanılmaz yüksek, bunun da birçok sebebi var. Sebeplerinden bir tanesi sağlık hizmetlerindeki yetersizlik, bir diğeri de beslenme.
Şimdi, obeziteyle ilgili bir değerlendirme yapacağım. Geçtiğimiz aylarda Sayın Bakan obeziteyle ilgili büyük bir çalışma başlattı, ben de onu eleştirdim, bir kere daha eleştireceğim. Bakın, cami önlerinde, sokak aralarında, meydanlarda, alışveriş merkezlerinde insanların boyları ve kiloları ölçüldü. Allah aşkına, böyle bir obezite tespiti veyahut da böyle bir obeziteyle mücadele dünyanın neresinde görülmüş? Eğer bir hastanın istatistik verilerini çıkaracaksanız, obeziteyle gerçekten mücadele edecekseniz, bunun analizini yapıp çözüm üreteceksiniz gelen her hastanın hastanelerde ölçümlerini yaparsınız, raporlarını çıkartırsınız, ona göre analiz yaparsınız. Sayın Bakan baskülü verdi sağlık çalışanlarının eline, sokaklarda, meydanlarda insanların boyları ölçüldü, kiloları ölçüldü. Bu ne bilimsel ve ne de aslında sağlıkta olması gereken bir uygulama. Tabii, bu ne için yapıldı, sonuçları nedir, henüz bilmiyoruz fakat önemli bir ayrıntıyı paylaşacağım, bu da bilimsel bir çalışma: Son dönemde Türkiye'deki diyabet hastalarının artış hızı dünya geneline göre 2 kat daha fazla, Avrupa'ya göre de 3 kat daha fazla. Niye bizim ülkemizde diyabet hızı bu kadar artıyor, niye obezite bu kadar tehlike? Bunun birçok sebebi var; temelinde beslenme var, onun yanı sıra koruyucu hekimlik ve diğer önlemlerin yeterince alınmayışı var ama Sağlık Bakanlığı bununla mücadele edebilmek için sağlık çalışanlarının eline bir baskül verdi, bir de boy ölçer verdi, meydanlarda ölçüldü, mesele bitti. Bunun mutlaka ve mutlaka bilimsel bir şekilde yapılması ve rasyonel politikalar üretilmesi şart.
Şimdi, sağlık eğitimine gelince, bakın, sağlık eğitimi de aslında alarm vermeye başladı. Öncelikle, Türk hekimlerine uygulanan bir negatif yaklaşım söz konusu. Ben hep söylüyorum, nedir sizin bu Türk milletine olan garazınız diye. Allah aşkına, TUS sınavlarında Türk hekimlerinin 70 puanla girdiği yere yabancılar 55 puanla giriyor. Yıllardır söylüyorum, yurt dışında bu sınavlara girmiş, bu sınavlardan başarıyla geçmiş, lisans almış birisi olarak söylüyorum, o ülkenin standartları neyse ona tabi olursunuz, o ülkede kurallar neyse, ne isteniyorsa kendi vatandaşlarından ona tabi olursunuz. Niye benim vatandaşımın 70 puanla girdiği yere bir yabancı 55 puanla giriyor? Olmaması lazım, bunun mutlaka ve mutlaka bir çözüme ulaştırılması lazım, bu çok önemli bir şey.
Yanı sıra, Sayın Bakan, nöbet ücretleri konusunda da hekimlerimizin ciddi şikâyetleri var. Maalesef çok kısıtlı nöbet ücretleri uygulanıyor. Haddizatında bunun sebebi, altta yatan sebebi o uygulamalardır. Yıllardan beri performans uygulaması var, bu da son derece yanlış. Yani doktora diyorsunuz ki: "Ne kadar ameliyat yaparsan o kadar para veririm." Böyle bir uygulama doktorlara bir anlamda, teşvik demeyeceğim ama alan açıyor ve maalesef endikasyonlarda ve ameliyatlarda daha geniş düşünme imkânı da açıyor. Bu, bir anlamda hastaneye bir külfet, hem zaman hem mekân hem de parasal olarak büyük bir külfet. Mutlaka bu performans uygulamasından vazgeçilmesi lazım, yerine eğer doktordan ilave hizmet istiyorsanız günlük bir çalışma zemini oluşturmanız lazım ve fiyatlandırmaları ona göre yapmanız lazım.
Gelelim malpraktise. Bakın, malpraktis uygulamaları da bizim ülkemizde son derece sıkıntılı. Özel hastanelerin malpraktis uygulamalarında sorun yok, onu doktor kendisi veya özel hastane yapabilir ama bütün medeni ülkelerde, bütün medeni dünyada devlet hastanelerinde doktorların sigortası hastane tarafından yapılır, eğer bir savunma yapılacaksa o hastanenin avukatları tarafından yapılır. Maalesef bizim hastanelerde doktorlarımız çaresiz bırakıldığı için ve -çok ekstrem örnekleri var- milyonlarca liralık tazminat ödemeye mahkûm doktorlar olduğu için ve genellikle de cerrahi branşlarda bu sorunlar yaşandığı için bugün hekimlerimiz, genç hekimlerimiz cerrahi branşları tercih etmiyorlar ve bu da sistemde ciddi problemleri beraberinde getiriyor.
Şimdi, Sayın Bakan, geçtiğimiz günlerde dediniz ki: "Bu ülkede 25 milyon kez MR çekilmiş, 30 milyon kez tomografi çekilmiş." Bunu söylediniz ve dediğiniz doğruydu. Şimdi, bu son derece önemli bir problem. Bakın, uzun yıllar yurt dışında MR ve tomografi istemiş birisi olarak söylüyorum: OECD ülkelerinde Türkiye'dekinin üçte 1'i, Avrupa ülkelerinde Türkiye'dekinin dörtte 1'i oranında MR ve tomografi isteniyor. Peki, niye bizim ülkemizde bu kadar çok ve bunun komplikasyonları veyahut da bunun sonuçları neler? Birincisi, inanılmaz bir mali külfet, yaklaşık 40 milyar lira civarında olduğunu tahmin ediyorum. Benim hesaplamalarım öyle, hatalıysam Sayın Bakan, düzeltin rakamı. Bu korkunç bir rakam, bunun olmaması lazım. Bunun birkaç sebebi var: Birincisi, birinci basamak sağlık hizmetleri çalışmıyor doğru düzgün. İkincisi, MHRS sistemi çalışmıyor. Siz doktora "İki dakikada, beş dakikada hasta bak." derseniz o da eline geçirdiği talep evrakıyla hastayı gönderir, MR ve tomografi ister ve bir anlamda, stresten veya sorundan kurtulmaya çalışır. Öte yandan, malpraktis uygulamaları... Doktorlar korktuğu için bol miktarda bu tür istekleri ve talepleri gerçekleştiriyorlar. Ama temel problem şu: Bakın, birçok hastanede, başta şehir hastaneleri olmak üzere, bu tür görüntüleme üniteleri, radyoloji merkezleri maalesef özelleştirildi, bir rant ve talan ilişkisi kuruldu ve kurulan bu ilişki sebebiyle de biz, MR ve tomografiye yılda 40 milyar liraya yakın para harcıyoruz. Bunların neredeyse yüzde 75'i gereksiz, bir külfet, aynı zamanda ekonomik külfetin yanı sıra hastaların bünyelerine, bedenlerine yüklenmiş çok ciddi bir sağlık tehdidi. Bunun azaltılması şart, kolay olmayacağını biliyorum ama yolu bellidir, o yolu tahmin ediyorum, siz de biliyorsunuz; bununla ilgili mutlaka ciddi bir çalışma yapılması lazım.
Benim Sağlık Bakanlığına verdiğim soru önergelerinden nadir gelen cevaplardan bir tanesidir, o da Çam ve Sakura Hastanesinde böyle bir radyoloji ünitesindeki bir çetenin varlığı. Teşekkür ediyorum, onunla ilgili verdiğim soru önergesine cevap verdiniz ve oradaki çetenin bunun üzerinden elde ettiği rantlarla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulundunuz ama bu sorun sadece bir hastanede değil birçok hastanede; o bakımdan bunun ciddiyetle ele alınması lazım.
Sezaryen oranlarına gelince, bakın, geçtiğimiz yıl 3 Ekim 2024'te "Anneciğim Başardık" diye bir video yayınladınız. Hakikaten sezaryen büyük bir problem bu ülkede. "Anneciğim Başardık" diyerek, video yayınlayarak sezaryenle ilgili problemlerin üstesinden gelemezsiniz. AK PARTİ iktidara geldiğinde Türkiye'de doğumlarda sezaryen oranı yüzde 20'ler civarındaydı, bugün yüzde 65'i buldu; bu korkunç bir rakam. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki: "Sezaryenlerin yüzde 15'i geçmemesi lazım." Bizde yüzde 65. Bunun da sebepleri var; az önce söylediğim performans, hasta yoğunluğu, birinci, ikinci basamak hizmetlerdeki yetersizlik, malpraktis uygulamaları ve nihayetinde yüzde 65'lik bir sezaryen uygulaması var Türkiye'de. Büyük bir risk, büyük bir sorun ama siz bu sorunla "Anneciğim Başardık" diyerek bir videoyla başa çıkamazsınız. Bununla ilgili mutlaka ve mutlaka rasyonel politikalar üretmeniz şart. Bunun kendi içerisinde çok önemli sorunlar ürettiğini de biliyoruz.
Sağlıkta şiddet, hiç bitmeyen problem; buna dair alınması gereken önlemler var, yasal önlemler var, sosyal önlemler var, siyasilerin daha sorumlu olması lazım. Milletvekillerinin "Gidin, doktorların gırtlağına yapışın." falan dememesi lazım, bu bir kültür. Onun için de Sayın Bakan, sizden bu konuda biraz daha hassasiyet ve destek bekliyoruz.
Askerî hastanelerin kapanması büyük bir skandaldı, büyük bir hataydı; mutlaka ve mutlaka açılması lazım, zararın ya da hatanın neresinden dönülürse o kârdır diyorum. Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde orduların askerî hastaneleri vardır. Bizim ülkemizde kapatılması -o zamanlar için gerekçelerini anlayabiliyorum- doğru değildi ama buna rağmen anlayabiliyorum, hastanelerin açılması şart. Sadece binalar değil, aynı zamanda o hastane içerisindeki kültür, birikim, o tecrübe yok olup gidiyor. Mutlaka askerî hastanelerin açılması lazım.
Sağlık Uygulama Tebliği'nde -SUT uygulaması- ödenen para son derece az. Bu paranın sizinle bir ilgisi yok, SGK'den geliyor, biliyorum ve on sekiz aydır hiçbir artırıma gidilmedi. Tabii, bakın, şimdi buraya gelmeden önce aldım, genel cerrahide bir özel hastanede SUT uygulamasında 130 lira para ödeniyor. Bu sizin kabahatiniz değil, bu, SGK'nin uygulaması. Ne yapıyor özel hastane? "Ne yapayım, bana devlet 130 lira veriyor. Ver bakalım şu kadar para." diyor ve özel hastanelerde hasta ile hekim arasında maalesef istenmeyen parasal ilişkiler ortaya çıkıyor.
Yine -size daha sonra raporlarını vereceğim- bazı hastanelerde ameliyat uygulamalarında SUT'tan daha fazla para alınması için raporlar üzerinde yapılan birtakım tahrifatların olduğunu da biliyorum, onların belgelerini de size vereceğim Sayın Bakanım.
Genel sağlık sistemiyle ilgili geçtiğimiz günlerde bir artırıma gidildi yani sosyal devlet anlayışında bu olmaz. Geçtiğimiz on iki, on üç yıl içerisinde Suriyelilere harcanan milyarlarca lira var. Nihayet geçtiğimiz günlerde bir açıklama yapıldı. Türk vatandaşları ile Suriyeli sığınmacılar da eşitlenecek, artık onlardan da para alınacakmış; bunun da mutlaka ve mutlaka geçmişe dönük incelenmesi şart.
Geçtiğimiz günlerde hastane ruhsatlarıyla ilgili bir genelge yayınladınız, dediniz ki: "Bundan sonra bölgelere dönük hastane ruhsatı dağıtacağız veya bunları ihaleyle vereceğiz." Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok. Aynen enerji ruhsatları gibi hastane ruhsatlarının da dağıtımının arkasında bir rant var, bunu net olarak söylüyorum. Bunu yapmayın, kim, nerede hastane açmak istiyorsa size müracaat etsin, siz de ihtiyaç duyduğu ruhsatı o hastaneye göre verin ve bu hastane ruhsatlarını lütfen, bir pazarlık konusu yapıp bir rant alanı hâline getirmeyin.
Organ naklini çok iyi bildiğinizi biliyorum. Daha sonra sizinle bu konuyu özel olarak konuşmak isterim çünkü burada da inanılmaz mafyalaşmış, çeteleşmiş bir yapı var. Yılda 4 milyar liralık bir organ nakli bütçesi var, bunun neredeyse yüzde 75-80'i özel hastanelere gidiyor. Özel hastanelere refere edilen, gönderilen hastaların da hangi mekanizmayla gittiğini gayet iyi biliyorum. Lütfen bunun üzerine gidin, kamu hastanelerini destekleyin ve bu rant şebekesini çökertin. Bakın, bu şebeke Sağlık Bakanlığı içerisindeki birtakım uzantılarıyla maalesef bunlara alan açmıştır ve Türkiye'de kadaverik donör sayıları giderek azalmaktadır. Geçtiğimiz yıl 15 olacak derken, bu giderek azalmıştır. Bir isim de vermeden söyleyeceğim: Doku, Organ Nakli ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanınız şu anda cezaevinde, onun da detaylarını mutlaka biliyorsunuzdur.
İlaç, eczacılıkla ilgili de detay vereceğim. 325 milyar liralık bir ilaç tüketimi var, tüketilen ilacın yüzde 40'ı yurt dışından ithal ediliyor, yüzde 60'ı Türkiye'de üretiliyor ama üretilenlerin de yüzde 80'inin ham maddesi ne yazık ki yurt dışından geliyor. Biz özellikle ilaçta büyük ölçüde dışarıya bağımlı hâle gelmiş durumdayız. Bakın, 5 milyon nüfuslu İrlanda'nın 3 tane eczacılık fakültesi var, yıllık ihracatı 90 milyar dolar; hâlbuki, bizim 60'ın üzerinde eczacılık fakültemiz var ama şu anda tamamen ilaçta dışarıya bağımlı hâle gelmiş durumdayız.
Diş hekimlerinin problemleri çok büyük. Bu ülkenin yıllık ihtiyacı olan diş hekimi sayısının tamamı eski Sağlık Bakanının Medipol diş hekimliği fakültelerinde yetiştiriliyor. Şu anda çok sayıda diş hekimimiz işsiz ve maalesef, mezun olan diş hekimlerine iş alanı açamadığınız için büyük bir problemle karşı karşıyalar. Fizik tedavi ve teknisyenleri de aynı sorunları yaşıyorlar.
Son olarak, bitirmeden önce, bir kere de daha önceden tekrar ettiğim şeyi söyleyeceğim. Eski Sağlık Bakanına bir soru önergesi verdim -Sayın Başkanım, yine konu soru önergesine geldi ama bağışlayın, bununla bitireceğim- sizinle ilgili değil ama bunun cevabını vermeniz gerekiyor Sayın Bakanım, sizin döneminize ait değil. Eski Sağlık Bakanının Medipol Hastaneler Grubuna İstanbul'daki TEKEL binaları -Unkapanı'nda- yanı sıra, TEKEL'in Beykoz'daki arazileri -tam 220 bin metrekare- Unkapanı'ndaki milyarlarca liralık binalar, Üsküdar'da "Eğitim tesisi yapın." diye verilmiş araziler tahsis edildi. Yanı sıra, Ankara'da Tren Garı'ndaki önemli binalar -birkaç bina- kendisine verildi, Atatürk Orman Çiftliği'nde 555 bin metrekare alan kendisine tahsis edildi, milyarlarca liralık teşvik verildi, 10 milyonlarca dolarlık teşvik verildi, hepsinin belgeleri burada.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
TAHSİN OCAKLI (Rize) - 600 yatak kapasitesi vardı, 3.600 yatak kapasitesine çıktı.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Vermiyoruz.
TURHAN ÇÖMEZ (Devamla) - Ben bunları buradan sorduğumda cevap vermek yerine Bahadır Bey tam 15 tane dava açtı benim hakkımda. Böyle bir demokrasi olmaz, böyle bir insanlık olmaz, böyle bir devlet yönetimi olmaz.
O bakımdan, bunların her birinin tek tek ele alınması ve değerlendirilmesi şart.
Çok teşekkür ediyorum. (İYİ Parti sıralarından alkışlar)