| Konu: | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 3'üncü Tur Görüşmeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 29 |
| Tarih: | 11.12.2025 |
İYİ PARTİ GRUBU ADINA AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Adana) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, kıymetli milletvekilleri, kıymetli bürokratlar, ekranları başında bizleri dinleyen aziz Türk milleti; konuşmama Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanımıza, Değerli Bütçe Başkanlığımıza, Komisyon üyesi ve bu Komisyona katkı sunan tüm milletvekili arkadaşlarıma teşekkür ederek ve bir konuya dikkatinizi çekerek başlamak istiyorum.
Hepimiz Türkiye Büyük Millet Meclisinde vekâletini aldığımız millete söz verdiğimiz gibi, onların bu kutlu çatıdaki sesi olmak için varız. Milletvekili olarak seçildiğimiz ilk gün, vatanın bölünmez bütünlüğünü koruyacağımıza şerefimiz ve namusumuz üzerine ant içtik. Ancak görüyoruz ki her geçen gün bu kutlu çatı altında, milletin Meclisinde, milletin vekilleri milletin tahammül sınırlarını aşan, kırmızı çizgilerini hedef alan, edilen bu yemini hiçe sayan konuşmalar yapmaktadır. Hâlihazırda hem İç Tüzük'e hem de kanuna aykırı olan, bölücü ve yıkıcı bir ajandayla dile getirilen bu konuşmaları düşünce özgürlüğü ya da masum talepler olarak görmek, açık konuşmak gerekirse, kendimizi kandırmak olur. Bu tarz konuşmalar ve eylemler karşısında Meclis Başkanlığı kesin bir tavır almalı ve bunların devamlılığının önü kesilmelidir.
Kıymetli hazırun, Atatürk'ün "Milletin parçasıdır." dediği ordumuz, milattan önce 209'da kurulmuş kadim bir ordudur. Öyle ki milletimizin bu coğrafyada en az son bin yıldır varlığını sürdürebilmesinin en temel sebebi, millî birlik ve beraberliğimizin timsali ve teminatıdır, Türk milletinin yaklaşık iki bin iki yüz yıllık devlet hafızasının taşıyıcısıdır. Türk ordusu şanla yazılmış tarihi boyunca caydırıcılığıyla dosta güven, düşmana korku vermiştir. Gerektiğinde kendisiyle harp etmenin ne demek olduğunu defalarca tüm dünyaya göstermiştir. Bugün de askerlerimiz ataları gibi, milletimize yönelen tehditlere karşı çelik gibi durmaktadır. Hamdolsun ki bugün Türk Silahlı Kuvvetlerini harp sahasında yenmek artık teknik olarak mümkün değildir. Bu coğrafyada güçlü Türk devletini istemeyenlerin hep Türk ordusuyla derdi olmuştur. Sevr Barış Antlaşması da Türk ordusunu tasfiye etmeyi ve Harp Akademisini kapatmayı maddelerine eklemişti. Yakın tarihimizde de Türk ordusunu zayıflatma ve yıpratma operasyonlarına şahit olduk. Şunun bir kez daha altını çizmek isterim: Siyasete ve tarikata bulaşmış bir ordunun millete vadedeceği tek zafer yenilgi ve felaket olur. Hepimizin milletimizin bağrından çıkan Türk askerlerine karşı asgari bir saygı borcu vardır. Biz parti olarak bu hassasiyeti her ortamda gösterdik ve göstermeye de devam edeceğiz. Biz ordumuza karşı bu hassasiyetimizi dile getirirken bize tepki gösterenler de bilmelidir ki ferasetinden şüphe duyulmaz Türk milleti her şeyi izlemektedir. İmam Şafii'ye sormuşlar: "Fitne zamanı hakkı tutanları nasıl anlarız?" Demiş ki: "Düşman okunu takip ediniz, o sizi hak ehline götürür." Tarih ve millî vicdan her şeyi not etmektedir.
Sayın milletvekilleri, bugün Millî Savunma Bakanlığı bütçesini görüşürken Türkiye Cumhuriyeti devletinin mavi vatandaki egemenliğini, sınır güvenliğini, enerji güvenliğini, savunma sanayisinin geleceğini, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Libya'dan Irak'a, Kıbrıs'tan Adalar Denizi'ne uzanan çok boyutlu bir beka meselesini konuşuyoruz. Bu mesele günlük siyasetin dar kalıplarına da iç politik hesaplara da sığdırılamaz. Bu, doğrudan doğruya Türk devletinin jeopolitik varlığı, bölgesel denge kurucu rolü ve gelecek yüzyıldaki konumuyla ilgilidir. Millî Savunma Bakanlığının bütçesinin güçlü olması ya da bir devletin savunmasına güçlü bütçe ayrılması o devletin kendi milletinin önceliklerinden feragat edip de savaş tamtamları çaldığı anlamına gelmemektedir. Güçlü ordu, güçlü savunma bütçesi, aksine, kendi milletini her açıdan en üst seviyede yaşatma gayesinde olan devletlerin olmazsa olmazıdır.
Sayın Bakanım, 2026 bütçenizde savunma ve güvenlik harcamaları artmıştır ancak bu bütçe, maalesef, ne Türkiye'nin içinde bulunduğu jeopolitik riskler açısından ne çizilen vizyon açısından ne de birden fazla cephede operasyon yürüten geniş coğrafyaya etki eden Türkiye için yeterlidir. Hâlâ bütçemiz NATO ülkeleri ortalamalarının gerisindedir. Ancak mesele sadece bütçenin büyüklüğü de değildir; verimlilik, yerlilik oranı, istihdam ve ihracatla kurulan bağ esas meseledir. Savunma harcaması bir yük değil katma değer üreten stratejik bir yatırımdır. Savunma sanayisinde elde edilen her kazanım sivil sektöre de yansımakta, yüksek teknoloji üretimini ve nitelikli istihdamı da artırmaktadır. Bu nedenle millî rekabet güçlendirilmeli, savunma sanayisi ekosistemi şirketler, üniversiteler ve araştırma merkezleriyle derinleştirilmelidir. Savunma sanayisi ihracatı için önümüzde çok tarihî fırsat vardır. Örneğin, Avrupa Birliği 100 milyar avroluk ek savunma harcamaları fonu ayırmıştır, Amerika Birleşik Devletleri trilyonlarca dolarlık savunma harcaması planlamaktadır. NATO müttefiki olan Türkiye bu standartlarda üretim yapan savunma sanayisi şirketleriyle bu fırsatlardan mutlaka yararlanmalıdır.
Sayın Bakanım, madem "Türk Yüzyılı" diyoruz, o hâlde bu kavramın gerektirdiği stratejik vizyonu da ortaya koymak zorundayız. Önümüzdeki yüzyılı, stratejik odağımızı tamamen güneye, eski Osmanlı coğrafyasına çevirerek planlarsak kritik bir hata yapmış oluruz. Küresel iklim değişikliği nedeniyle Orta Doğu ve güney kuşaklarının yaşanamaz hâle gelebileceği öngörülmektedir. Basra Körfezi'nde son yıllarda hissedilen sıcaklığın 81 dereceye kadar ulaştığı raporları bunun sağlamasını da yapar niteliktedir. Milletimize ve onun gelecek nesillerine alternatif bir yaşam ve güvenli bir alan bırakmak için stratejik odağımız biraz da kuzeye, Karadeniz'e ve ötesine doğru da genişlemek zorundadır. Kuzeyimizdeki Rusya-Ukrayna savaşı malum. Karadeniz'de deniz güvenliği, enerji taşımacılığı ve deniz yollarının emniyeti yeniden ciddi bir tehdit altına girmiştir. Enerji hatları, tahıl sevkiyatı, petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz taşımacılığı bugün doğrudan askerî risk altındadır. Mayınlar, tanker saldırıları ve insansız deniz araçları Karadeniz'i adım adım bir çatışma sahasına çevirmektedir. Bu gelişmeler başlı başına bir uyanıklık gerektirmektedir.
Son dönemde Karadeniz üzerinden Türkiye'yi savaşa çekmeye yönelik son derece tehlikeli bir algı operasyonu yürütülmektedir. Bu son derece tehlikeli algı operasyonuna karşı tuzağa düşülmemelidir. Karadeniz'de denge politikasını, Montrö rejimini ve kendi ulusal çıkarlarını büyük bir dikkatle korumalıdır Türkiye. "Türk denizi yetki alanlarına saldırı" gibi kavramlar bilinçli şekilde çarpıtılmaktadır. Uluslararası hukuk son derece açıktır. Karadeniz'de Türkiye'yi bağlayan tek sorumluluk alanı arama kurtarma yükümlülüğüdür, münhasır ekonomik bölge kara sularımız değildir. Bir münhasır ekonomik bölge alanında meydana gelen çatışma hukuken doğrudan Türkiye'ye yapılmış bir saldırı da sayılmaz. Artık Türkiye'nin Karadeniz'deki askerî gücünü artırması, deniz gözetleme kabiliyetlerini geliştirmesi ve hava deniz entegrasyonunu güçlendirmesi de hayati bir zorunluluktur. 27 Ekim 2025 günü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Lübnan'la imzaladığı sözde münhasır ekonomik bölge anlaşması Doğu Akdeniz'de yeni bir oldubittiyi de hayata geçirme girişimidir. Bu anlaşma, sadece 2 ülke arasında yapılmış bir teknik anlaşma değildir; bu anlaşma, Türkiye'yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni denizden kuşatma niyetinin bir ürünüdür. Bu nedenle bu gelişmeye karşı Türkiye'nin pasif kalması, tepkiyi sadece diplomatik kınamalarla sınırlı tutması da kabul edilemez. Türkiye derhâl Suriye'yle mevcut koşulları ve süreci dikkate alarak yan sınır anlaşması şeklinde değil ancak karşılıklı kıyılar esas alınarak bir münhasır ekonomik bölge anlaşmasını masaya oturtmalıdır. Bu yönde atılacak bir adım yalnızca bugünü değil önümüzdeki yüzyılı da şekillendirilecektir. Aynı şekilde, Mısır'la da yürütülen temaslar mavi vatan temelinde askerî tatbikatlar yoluyla kesinlikle güçlendirilmelidir. Mısır'la zaman zaman siyasi iniş çıkışlar yaşamış olsak da ancak Doğu Akdeniz'in 2 büyük kıyı devleti olarak Türkiye ve Mısır'ın askerî deniz iş birliği ve hem enerji güvenliği hem deniz ticareti hem de bölgesel istikrar için stratejik bir zorunluluktur. Bugün Doğu Akdeniz'de yalnızca donanması güçlü olan ayakta kalmaktadır. Bu nedenle mavi vatan merkezli olarak ortak tatbikatlar, liman ziyaretleri, arama kurtarma koordinasyonları ve deniz güvenliği iş birlikleri artırılmalı, bu süreç geçici değil kalıcı bir savunma ortaklığına dönüştürülmelidir.
Son olarak Irak ve Suriye'de yaşayan Türkmen topluluklarına dikkat çekmek istiyorum. Bugün Irak ve Suriye'de yaşayan Türkmen nüfusu toplamda 9 ila 10 milyon civarındadır, çok geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır, aynı zamanda siyasi ve stratejik bir denge unsurudur. Bugün terör örgütleri bu toplulukları hedef almakta, zorla yerinden etmekte, etnik temizlik girişimleri, kültürel asimilasyon politikaları uygulamaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYYÜCE TÜRKEŞ TAŞ (Devamla) - Bu sadece Türkiye için değil, Avrupa için de istikrar meselesidir. Acilen Türkiye burada devreye güvenlik boyutuyla girmelidir diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)