GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 1'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:27
Tarih:09.12.2025

DEM PARTİ GRUBU ADINA CEYLAN AKÇA CUPOLO (Diyarbakır) - Teşekkür ederim.

Değerli Başkan, Sayın Bakanlar, kıymetli milletvekilleri, ekranları başından bu bütçeyi takip eden kıymetli halklarımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Türkiye'nin dış politikası gibi bu sene de Türkiye Büyük Millet Meclisi bütçede yeni bir şey yapmayı amaçlayıp bu sefer sırayı sondan başa sardı. O yüzden hepimiz içimizdeki Selçuk Özdağ'ı ortaya çıkarıp hızlı hızlı meramımızı aktarmaya çalışacağız. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Bir önceki sene, Sayın Bakanın sunumunda "Belirsizlikler Çağında Dış Politika" başlıklı bir sunum dinlemiştik, bu sene "Türkiye Yüzyılı'nda Etkin ve Kararlı Dış Politika" diye bir sunum dinledik. Bu senenin sunumunda geçen senenin ulaşılamayan hedeflerinin olduğu bir Türkiye gördük ne yazık ki. Bu senenin sunumunda Türkiye'nin bölgesel ve küresel ölçekte barış, istikrar, iş birliği çabaları ön saflarda yer alan bir aktör olduğu iddiası vardı ama sahada çelişkiler, tutarsızlıklar ne yazık ki hüküm sürmek durumundaydı.

Örneğin, bu çelişki ve tutarsızlıklardan birincisini Suriye'de gördük. Sayın Bakan, siz Doha'daydınız ve Doha'da şöyle bir cümle kurdunuz, SDG bağlamında "Suriye Hükûmeti egemen bir hükûmettir, o sebeple SDG'yle ne yapacaklarına kendileri karar verebilir." demiştiniz ama bununla simultane bir şekilde Suriye'nin sokaklarında Türkiye'nin tankları geziyor ve SDG'ye bir operasyon yapma tehdidi devam ediyordu. SDG'nin hangi birliklerinin, ne şekilde Suriye ordusuna entegre olacağıyla ilgili çok fikriniz var ama Ebu Amşa gibi, El İsa gibi savaş suçluları, seri tecavüzcülerin Suriye ordusuna entegre olmasıyla ilgili hiçbir itirazınız yok. Günbegün operasyon tehditleri sürerken, İlham Ahmed, Mazlum Abdi, sıklıkla, Türkiye'yle tarihsel bağlarına değinen pozitif mesajlar veriyorlar ve rasyonel bir bağlamda Suriye'yle bu tarihsel ilişkiyi sürdürmek istediklerini, siyasi, ticari ve sosyal bağları güçlendirmek istediklerini, Nusaybin'deki kapının açılmasını ve bu tarihsel kardeşlik bağının ötesinde rasyonel bir çizgide bir arada olmayı talep ediyorlar.

Enerji ve ticaret koridorları içinde, neredeyse labirente dönüşmüş bu küresel eksen içinde Türkiye kaybolmuş gibi geziniyor. Örneğin, Irak'taki Kalkınma Yolu'nda bu Kalkınma Yolu'nun hattını çizerken niyeyse federe Kürdistan bölgesini bunun dışında tutmaya çalışıyor. Niye? 2003'teki aynı reflekslerle davranıyor. Neydi 2003'teki refleks? "Aman Kürtler bir statü sahibi olmasın." Oysaki şimdi federe Kürdistan bölgesinde iş yapan firmaların üçte 1'i Türkiyeli firmalar; Türkiyeli insanlar oradaki meselelerden, işlerden para kazanıyorlar ve Türkiye halklarıyla aralarında farklı bir köprü oluşuyor. Mesela, Irak'taki meseleden bahsederken burada Türkmen kartına sık sık değinilmiş. Türkmenlerle ilgili denmiş ki: "Irak'taki Türkmen yoldaşlarımızın haklarının gözetilmesi, Irak'ın siyaset ve devlet yapısında halkça temsil edilmeleri ülkenin öncelikleri arasında yer almaktadır." Aynı cümleyi Suriye'deki Kürtler için kullanınca neden bir yerinize batıyor? Niye batıyor? (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Bakın, bizim Orta Doğu perspektifimiz Barrack'ın kurduğu cümledeki gibi "Buraya en çok monarşi yakışır." şeklinde değil; Orta Doğu'da sınırların flulaştığı, demokratikleşmenin gerçekleştiği, ekolojik krize karşı bütün halkların bir araya geldiği, su anlaşmalarının yapıldığı, ekolojik krizle, susuzlukla, kuraklıkla, tarımsal sorunlarla ilgili halkların bir araya gelip farklı bir diplomasi oluşturduğu bir tahayyülümüz vardır, Orta Doğu tahayyülümüz vardır.

Bakın, Doğu Akdeniz ve Afrika'ya dönecek olursak, orada da yine tutarsızlık, çelişkili ve belirsiz dış politikanın etkilerini görüyoruz. Kıbrıs meselesinde, Kıbrıs Türklerinin vesayet ve müdahaleden uzak bir şekilde, kendi geleceklerine karar verme iradelerini savunuyoruz. Kıbrıs'ta çözümün Ankara tarafından tehdit ve tecrit yoluyla değil ancak halkların bir arada yaşam iradesini hep beraber gösterdikleri şekilde bir yönetim biçimini savunuyoruz; tıpkı Suriye'de, tıpkı Filistin'de, tıpkı Afrika'da ve tıpkı Orta Doğu'nun genelinde benimsediğimiz ve talep ettiğimiz üzere.

Bakın, Afrika Kıtası'nda Türkiye harıl harıl silah satıyor ama bir yandan, mesela burada, bu bütçe başlığında silahsızlanmadan, Türkiye'nin silahsızlanmaya gösterdiği çabalardan bahsediliyor. Bunu kim diyor? Dünyada en çok silah satan 9'uncu ülke kalkıp diyor ki: "Biz silahsızlanmayla ilgili çabalara katkı sunuyoruz." Bu tutarsızdır, bu çelişkilidir.

Yine, aynı şekilde, Çin'le ilgili burada yalnızca bir paragraf var. Türkiye'nin Çin politikası nedir bir paragraf ötesinde? Şanghay'da bir araya gelmek dışında nasıl bir politikası vardır Türkiye'nin? Şu anda Türkiye'deki dijital yapıların, özellikle telekomünikasyon yapılarının hepsinde Çin'in varlığı vardır ve bu varlığın ilerleyen dönemde nasıl bir güvenlik tehdidine dönüşebileceğiyle ilgili bir planlama, bir öngörü ne yazık ki göremiyoruz. Belki binlerce yıl önceki bazı Çinli düşünür, bilge kişilerin heksagram yöntemleriyle, zar atarak, altı çizgi oluşturarak yeni değişimler öncülüğü başlayabilir.

Dikkatinizden kaçan bazı raporları birazdan ileteceğim Sayın Bakan. Buradan meşruiyet kaybıyla ilgili son atılan adımlara dönmek istiyorum. Türkiye'nin son on yılda kaybettiği, uluslararası alanda kaybettiği meşruiyetini ev sahipliğiyle tekrar kazanma çabasını görüyoruz. Şimdi, iç siyasette atılan adımların, tutarsız adımların dış politikadaki çelişkili tablosuna nasıl bir ilaç üretmeye çalıştığına bakalım: Nisan ayında Parlamentolar Arası Birliğin 152'nci Genel Kurulu Türkiye'de yapılacak. Parlamentolar Arası Birliğin alt komitesi olan Parlamenterlerin İnsan Hakları Komitesinde Türkiye'den 110 tane dosya takip ediliyor, dünyada en kötü 3'üncü ülke. Bir diğeri, COP31'e ev sahipliği yapacak ancak COP31'e ev sahipliği başvurusu devam ederken buradan bir Maden Kanunu geçti, yine bir tutarsızlık şeyi. Uluslararası Adalet Divanına dâhil olmakla ilgili burada bir övgü geçiyor, Gazze'de devam eden soykırıma yönelik Güney Afrika'nın açtığı davaya Türkiye'nin dâhil olmasından bahsediliyor ama bu mahkemenin çalışma alanı, bu mahkemenin verdiği kararlar ve izlediği dava övülürken başka bir mahkemenin kararının uygulanmamasından bahsedilmiyor. Örneğin, AİHM yeterince saygıdeğer bir mahkeme değil midir, Türkiye orayı önemsemiyor. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar) Türkiye'nin AİHM bağlamında geliştirdiği bu tutarsızlık stratejik bir muğlaklık değildir, basiretsizliktir, bu tavırdan dönülmesi gerekiyor.

Türkiye'nin AB'ye aslında tam üyeliğini savunuyoruz ama tam üyelik tartışmaları sürerken Türkiye'nin AB'ye arka kapıdan, başka bir şekilde, üye olmadan, sevk programıyla, sadece güvenlik anlayışıyla dâhil edilmesini benimsemediğimizi söylememiz gerekiyor. Bizim benimsediğimiz dış politika perspektifinde çatışmaların sonlandırılması vardır, çatışmaların devam ettiği Afrika Kıtası'na, orada devam eden ateşe kurşun dökmek yoktur. Bizim perspektifimizde silahlanma yarışının gerçekten durdurulması vardır; hem ara buluculuk hem de silah satıcılığı yapmak yoktur. Kuraklık ve iklim değişikliği sebebiyle halklar ve bütün bu ülkelerle birlikte su anlaşmaları yapmak vardır, su paylaşımı yapmak vardır ama suyu siyasi bir silah olarak kullanmak kesinlikle yoktur.

GÜLÜSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT (Kars) - Başkan, çok gürültü var, duyamıyoruz arkadaşımızı.

CEYLAN AKÇA CUPOLO (Devamla) - Bizim perspektifimizde göç meselesi bir tehdit olarak değil insanlığın en eski hikâyesi olarak anlaşılır. Göçmenliğe bir tehdit, bir terör, göç akını veya insanlıktan çıkarılmış bir yapı olarak bakılmaz; göçmenlerin onurunu savunan bir perspektif belirlenir. Bizim belirlediğimiz dış politikada hem Türkiye'de hem de bölgede bireylerin, genç öğrencilerin, ticaret yapan küçük yapıların, gazetecilerin, belediyelerin yani aslında devlet dışı kalan bütün aktörlerin farklı halklar ve topluluklarla diplomasi yapmasının yolu açılır. Tam da benimsediğimiz yerden aslında şu anda gördüğümüz şey, Türkiye'de dış ilişkiler bazı firmaların dış ticaret bürosu gibi çalışıyor. Bakın, Afrika'da satılan silahların, satışı yapan bu şirketlerin siyasi rozetine baktığımızda ne yazık ki yalnızca bir tarafın ismini görebiliyoruz, belli bir rengi görebiliyoruz. Yani buradaki Dışişleri Bakanlığı bazı firmaların dış ticaret bürosu gibi çalışamaz. Bize göre bunun dışında belediyeler... Bakın, örneğin Diyarbakır Belediyesi susuzlukla ilgili çalışma yapmak istiyor, neden Avrupa'da bir belediyeyle bir diplomasi kurmasın, niçin İçişleri Bakanlığının üzerinden dolanmak zorunda kalsın? Bu söylediklerimin hepsi, anlatmaya çalıştığım dış ilişkiler, dışişleri tahayyülü bir roman veya senaryo değildir. Bu olabilecek bir fragmandır. Hepimizin bir arada olduğu, barışçıl bir dünyayı kurduğumuz bir gelecek mümkündür. Demokratik bir toplum için demokratik dış politikayı benimsiyoruz.

Bütün halklarımızı saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)