| Konu: | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 1'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 27 |
| Tarih: | 09.12.2025 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, sayın bakanları ve ekranları başında bizleri izleyen herkesi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum öncelikle.
Cezaevlerinde bulunan tüm siyasi mahpusları, sevgili Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş şahsında selamlıyorum grubumuz adına. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
Değerli milletvekilleri, evet, bir bütçe görüşmesi ama ben -adalet nedir çünkü adalet konumuz- Anayasa Mahkemesi ve Sayıştayı anlatacağım, hukuk devleti etrafında genel bir değerlendirme yapacağım.
Adalet çok geniş tabirle hakkaniyet, eşitlik, doğruluk değerlerine dayanır. Hukukun da Anayasa’nın da Anayasa Mahkemesinin de devletin de bir bütün olarak aslında adalete ne kadar bağlı olduğudur, hukuka ne kadar bağlı olduğumuz meselesidir.
Bugün tartıştığımız mesele devletin damar sisteminin hâlâ kan pompalayıp pompalamadığıdır aslında. Damar sistemi elbette hukuktur, adalettir; adaletin de yasayı uygulayanlar lehine terazisini eğip eğmemesi meselesidir. Ne yazık ki epey süredir kan pompalanmıyor ve yurttaşların hukuka olan güveni günbegün zayıflıyor, zayıflamaya devam ediyor. Evet, tabii ki adaletin olmadığı yerde devlet de kalmaz, -arkamızda "Adalet mülkün temelidir." yazıyor- birlik de kalmaz -"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." yazıyor, bir ara mahkemelerle karıştırdım; onu da söylemiş olayım- düzen de kalmaz.
Şimdi, açıkçası öyle bir momentum içindeyiz ki adaletsizliklerle dolu birikimden kurtulup yönümüzü hukuka dönme zamanı ve bir barış iklimi var; yurttaşların, hepimizin içinde bir kıpırtı var, bir umut var ve bunu büyütmek gibi bir de görevimiz ve sorumluluklarımız var tabii ki. Hukukun bireysel ve evrensel normlarla, kolektif haklarla yeniden toplum lehine yapılandırıldığı bir çözüm çok mümkün; onun kıyısındayız.
Sayın Öcalan'ın sözleriyle devam etmek isterim: "Demokratik entegrasyon hukuku hem devleti norm devletine dönüştürecek hem de toplumun kazandığı varlığı kurumsal inşaya kavuşturup özgürlüğü başarması anlamına gelecektir." Evet, norm devleti-tedbir devleti meselesini de aslında bugünlerde çokça tartışmamız gerektiğini ifade etmek istiyoruz çünkü tedbir devleti olma özelliği giderek baskın oluyor ve bu -yurttaşlar açısından da tabii ki- maalesef zarar veriyor. Türkiye uzun zamandır norm devleti olma iddiasından vazgeçtiğine yönelik pratikler sergiliyor, yasalarda, uluslararası sözleşmelerde, birçok meselede maalesef tedbir devleti olarak görevini yapıyor ve her şey bir biçimde kılıf dikilerek olduruluyor aslında. Evet, ama dikilen o kılıflarla oldurulan hukuk maalesef daha büyük bir çürümeyi beraberinde getiriyor. Size bir cümle okuyacağım Gustav Radbruch'un, şöyle diyor, bize ne kadar uyuyor, takdiri sizlere bırakıyorum: "Kendi kanunlarını hukuksuzluklarla dolduracak derecede hukuku saptırmış bir devleti haksızlık rejimi olarak tanımlayabiliriz." Bir haksızlık rejimi, hukuksuzluğu hukuk biçimi altında yani yasal haksızlık biçimi dâhilinde gerçekleştirir. Evet, Gustav Radbruch aslında bugünleri tarif ediyor. Evet, açıkçası, adaletin bu kadar sorgulandığı başka bir dönem var mı? Bunu bir soru olarak orta yere bırakıyorum.
Şimdi, asıl konumuz Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi, tabii ki tüm anlattıklarımla doğrudan bağlantılı. Sayıştayı devletin vicdanı olarak tanımlamak isterim, Anayasa Mahkemesi ise devletin hukukta kalmasını sağlayan omurgasıdır aslında. Evet, denetimin dışında kalan devlet, devlet olmaktan çıkar. Evet, şimdi, burada, Sayıştay kamu parasının nasıl harcandığını denetler. Çok basit, hatalı harcamayı tespit eder, sorumluyu bulur, Meclisi bilgilendirir yani bizim gözümüzdür, elimizdir, kulağımızdır aslında; onu denetlemek için halkın hesap defteridir, halkın hesap sorma yöntemidir ama bu gözler görüyor mu hâlâ? Soru olarak bırakıyorum. Bu el hâlâ uzanabiliyor mu o hesap defterine? Bu defter hâlâ gerçekleri yazabiliyor mu? Hayır, yazamıyor. Neden? Sayıştayın hâlâ giremediği kurumlar var, denetim yapamadığı alanlar var. "Bu belgeyi veremem, bu ticari sırdır." "Sen beni denetleyemezsin." diyen yapılar da var. Sırf Sayıştay denetlemesin diye Türkiye Varlık Fonuna devredilen şirketler var üstelik yani açık açık Sayıştaydan kurum kaçırılıyor ve biz bunu izleyelim mi, izlemeyelim mi? Tabii ki izlememeliyiz. TOKİ örneğini bilmeyen yok Türkiye'de, sorunca "Ben ticari sır saklıyorum." diyor. "Bu ihale nasıl yapıldı?" diye soruluyor, cevap yok. "Maliyet hesabı nerede?" Eksik belge. "Uygunluk nerede?" Büyük bir sessizlik hâkim maalesef ve Meclis bunlar karşısında kendi gözünü bağlamaya devam mı edecek? Biz bağlamayalım diyoruz, gözlerimizi açalım çünkü denetimden kaçan kurum, devlet olma özelliğini yitirir. Devleti taklit etmenin anlamı yoktur, denetime açık olmak lazım. Biz bunu savunuyoruz. Bu sorulara yanıt bulamazsak aslında bütçeyi görüşmemizin de bir anlamı kalmıyor.
Anayasa Mahkemesine gelelim, en çok tartışmalı... En çok liyakat erozyonuyla tartışılıyor, kararlarıyla tartışılıyor; lehe kararlar, hukuk lehine verdiği kararlar uygulanmıyor; bazen hukuka aykırı, Anayasa'ya aykırı kararlar veriyor; bazı dosyaları yıllarca bekletiyor, bazılarına alelacele karar veriyor; o da bir tuhaf, orada bir ölçü yok ve en son verdiği bir karar vardı, 10 Kasım 2025'te; orada da "parlamento kararı" adı altında aslında sınırsız yetki açma riskini doğuran bir karara imza atma; ona da tepkilerimizi göstermiştik, bunu da Genel Kurulda olduğum için bütün Parlamentonun dikkatine sunmak istiyorum.
OHAL KHK'lerinin kanun hükmünde kararnameye dönüşme dönemini hepimiz hatırlıyoruz ve hâlâ bedellerini ödemeye devam ediyoruz. Şimdi, olağan dönemde Meclis kararları yargı denetiminden muaf hâle geliyor; bu, yalnızca hukuk adına değil, demokratik toplum adına da büyük bir tehdittir.
Sürem kalmadı. Birkaç örnek vereceğim; Can Atalay, Tayfun Kahraman ve bugün Pınar Aydınlar. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi; AYM'nin Tayfun Kahraman kararına direnen, Can Atalay kararına direnen, Pınar Aydınlar'a savcı beraat istediği hâlde bugün de altı yıl üç ay ceza veren 13. Ağır Ceza Mahkemesi kime direniyor, neye direniyor, neden hukuka kafa kaldırıyor? Pınar Aydınlar'a ilişkin tek iddia 2014 yılında sevgili Sırrı Süreyya Önder'le birlikte büyükşehir belediye başkan adayı olması; tek bir iddia var ve bununla ceza verdiler. İşte, bu kurumlar, bu yargı mekanizmaları, bu mahkemeler olduğu müddetçe hukuka güven kalmaz. Bunun gibi çok örnek verebilirim.
Yine, şeyi söyledim, AYM neye göre sıraya alıyor? Ben size Türkiye'nin tartıştığı AİHM ve AYM kararlarından bir örnek daha vermek istiyorum. Biliyorsunuz, Sevgili Figen Yüksekdağ hakkında AİHM'in bir kararı var, Selahattin Demirtaş hakkında üç kararı var; dördü de uygulanmıyor ve direniş var bu konuda.
Başka bir bilgi vereceğim: Selahattin Demirtaş'ın bir tanesi 2018, bir tanesi 7 Kasım 2019'da 2 başvurusu var tutuklulukla ilgili ve hâlâ Anayasa Mahkemesi karar vermedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu süre zarfında 3-4 karar verdi, Anayasa Mahkemesi önünde tutuyor ve o kararları vermiyor. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesinin siyasi baskılardan azade olması lazım. Anayasa Mahkemesinin uyacağı tek belge, tek belge önündeki Anayasa'dır, hukuktur. Bunlar, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi devletin alelade kurumları değil; biri kamu parasının onuru, diğeri de devletin hukuka bağlılığının âdeta son kalesidir. Ama tabii ki bizim umudumuz var, eleştiriyoruz, eleştirmeye devam edeceğiz ama bu eleştirilerimiz, bizi, demokratik toplumu, hukuka dayalı toplumu savunmaktan bir an geri bıraktırmayacak. Hep birlikte barışı ve demokratik toplumu inşa edebilirsek -ki edeceğimize yürekten inanıyoruz- bütün bunları sağlayacağız.
Teşekkür ediyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)