| Konu: | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin İlk Görüşmesi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 76 |
| Tarih: | 11.04.2025 |
MEHMET ÖNDER AKSAKAL (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi'nin tümü üzerinde Demokratik Sol Parti olarak görüşlerimizi paylaşmak için söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi, televizyon ve sosyal medya kanallarından bizleri izleyen aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Plan ve Bütçe Komisyonunda kırk gün süren kapsamlı çalışmalarda mesai harcayan, emek veren başta Komisyon Başkanımız Sayın Mehmet Muş olmak üzere tüm Komisyon üyelerine ve görüşmelere katılarak katkı sunan milletvekillerimize, Meclisimizin emekçi çalışanlarına teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir ülkenin bütçesi sadece gelir-gider kalemlerinin toplamı değildir. Bütçe, bir hükûmetin zihniyetini, önceliklerini ve toplumun geleceğine dair tasavvurunu ortaya koyan en güçlü belgedir. Bugün burada 2026 yılı için önümüze gelen teklifin ülkemizin gerçek sorunlarını çözme kapasitesini, vatandaşın yaşam kalitesine katkısını ve Türkiye'nin kalkınma hedefleriyle uyumunu hep birlikte değerlendirmek zorundayız ancak Demokratik Sol Parti olarak bu konuya bakışımızın çerçevesini oluşturan ana kriterimizin bir hamaset yöntemi olmayacağını özellikle belirtmek isterim. Yüce Meclisin onayına sunulan belgenin içeriğindeki hedeflerin hayata geçirilebilmesi için uyarı ve önerilerimizi tarihe bir not düşmek adına aziz milletimizin huzurunda ortaya koyma görevimiz var, biz de bunun için buradayız. Yeri geldikçe hep söylemişizdir, eski yönetim anlayışının tortularının mecrasında yeni işleyişi algılamaya ve yorumlamaya kalkarsak elbette toplumsal bir fayda yaratacak sonuca ulaşamayız. Belki bir anlık zaman dilimi içinde siyasi yandaşlarımızın ya da iktidara her hâl ve şart altında muhalefet etmeyi siyaset zannedenlerin duygularını okşamış, onların kabaran yüreklerine bir bardak su serpmiş olabiliriz ama siyaset denilen mekanizmanın esasen bu olmadığı gibi yapay zekâ çağında hiçbir zaman böyle olmayacağını kabullenmek, içselleştirmek, buna göre yeni stratejiler kurgulamak zorundayız.
Değerli milletvekilleri, 2026 bütçesi rakamsal olarak büyümüş görünebilir ancak mesele rakamların büyümesi değil oluşan bu büyüklüğün nasıl paylaştırıldığıdır. Vatandaş hayat pahalılığıyla mücadele ederken bütçede en yüksek artışların faiz ödemelerine ayrıldığını görüyoruz. 2026 yılında faiz giderleri birçok bakanlığın toplam bütçesini geride bırakan bir rakama ulaşmıştır. Bu durum, kamunun kaynaklarının üretime, istihdama ve sosyal desteklere değil borcun maliyetine harcanmaya devam edildiğini açıkça göstermektedir. 2026 yılı bütçesinde yaklaşık 19 trilyon liralık bir harcama öngörülmektedir. Harcamalarda önceki yıla nazaran yüzde 28'lik bir artış söz konusudur. 2026 yılında enflasyon hedefi yüzde 16 olarak öngörülmüş ise de ekonomi yönetimi enflasyon hedefinin çok üzerinde bir harcama bütçesi hazırlayıp vatandaşın da 2026 yılında enflasyonun yüzde 16 olacağına dair ikna olmasını beklemektedir. Açıkçası bu durum da hayat pahalılığının gelecek yıl da yüzde 20'ler civarında gerçekleşeceğinin bir işareti olarak görülmelidir.
Bütçeden yapılacak harcamaların 2,7 trilyon lirası faiz giderlerinden oluşmaktadır. Bütçemizde faiz yükünün bu denli yüksek seyretmesinin en büyük nedeni, enflasyonla mücadelede para ve faiz politikalarının başlıca yöntem olarak belirlenmesi ve yüksek faiz politikasıyla toplam talebin kısılmak istenmesidir. Maliye politikalarıyla yeterince desteklenmeyen ve kamu harcamalarında tasarruf ve kısıntı içermeyen politikalarla enflasyonla mücadelenin yeterince başarıya ulaşmasının güç ve zaman alıcı olduğunu geçmişte gördük, deneyimledik ve bugün yaşıyoruz. 2026 bütçesinde gelir-gider farkı olan açık 2,7 trilyon lira olarak belirlenmiş, açık tutarında 2025'e göre yüzde 40'lık bir artış öngörülmüştür. Öngörülen 2,7 trilyon liralık faiz ödemesi tüm faizin borçlanarak ödeneceğini göstermektedir. 20 Ekim 2025 tarihi itibarıyla borç stoku yaklaşık 13 trilyon liradır. Bu tutar tam iki yıl önce 6 trilyon, dört yıl önce 2 trilyon lira civarındaydı yani iki yılda devletin borcu 2 kat, son 4 yılda ise 6 kat artmış durumdadır. Şüphesiz bu durumun oluşmasında tüm dünyada yaşanan Covid-19 pandemisinin ağır sonuçlarının yansımaları ile Kahramanmaraş merkezli 11 ilimizi yerle bir eden büyük deprem felaketinin yaralarını sarmak için yapılan harcamaların finansmanına dair oluşan yüklerin büyük etkisi bulunmaktadır. Aklı başında ve samimi olan hiç kimse bu gerçeği inkâr edemez.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen kamu borç stoku bakımından Türkiye'nin gelişmiş ülkelerden ve karşılaştırma yapılabilecek gelişmekte olan ülkelerden daha iyi bir durumda olduğunu da görüyoruz, bunu da belirtmek durumundayız. Kamu borcunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı Türkiye'de yüzde 38 iken bu kalemin OECD ülkeleri arasında ortalaması yüzde 80 seviyesindedir. Bu elbette takdir edilecek bir başarıdır ancak son dört yıllık trend göz önüne alındığında gelişmelerin ülkemiz açısından iyiye gitmediğini ve bu gidişle vergi gelirlerimizin önemli bir kısmının borç faizi ve anapara ödemelerine gideceğini de söylemek durumundayız. Bu durumun, halkımızın refahı ve güvenliği için ayrılabilecek kaynakların faize gitmesine neden olması ve ekonomimizi kısır bir sarmal içine sokması olasıdır.
Bütçe harcamaları içinde faiz giderlerinin bu kadar yüksek olmasının başlıca nedeni bütçe açıkları ve bu açıkları kapatmak için yapılan borçlanmaya ödenen yüksek faizlerdir. Bunu görmek için ekonomist olmaya da gerek yoktur. Bütçe açıklarını kısamadığımız için daha çok borçlanıyoruz, dolayısıyla daha yüksek faiz ödemek zorunda kalıyoruz. Öte yandan, önümüzdeki yılın bütçesinde 2025'e göre yüzde 23'lük bir artışla 14 trilyon lira vergi toplanacağı hesaplanmaktadır. Bu oran da hedeflenen yüzde 16'lık enflasyon beklentisinin üzerindedir. İşin doğrusu, bu hedef yüzde 16'nın çok üzerinde bir enflasyon yaşanması ya da vatandaşın sırtına yeni vergiler konulması durumunda mümkün olabilir. Biz konuya daha iyimser bakıp beklenen vergi geliri artışına ekonomik büyüme ve daha iyi bir vergicilik performansıyla ulaşılacağı umudunu taşımaya devam etmek istiyoruz. Eğer istenirse Demokratik Sol Parti olarak ekonomi kurmaylarımızın da katkılarıyla yöntem ve işlerlik açısından yapılacak yasal çalışmalara teorik desteği sağlayabiliriz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşeceğimiz bütçe kanunu teklifinde para cezası gelirleri hedeflerinde çok yüksek rakamlar oldukça dikkat çekici durumdadır. Buna göre, 2026 yılında para cezalarından tam 389 milyar lira tutarında gelir öngörülmüş olup 2025'teki 245 milyar lira hedefine göre yüzde 54'lük bir yükseliş burada kendini gösteriyor. Bu nedenle, gelecek sene sonu için yüzde 16 olan resmî enflasyon hedefinin çok üzerinde bir idari para cezası kesileceğini ve bundan böyle de idari para cezalarının bütçede anlamlı bir gelir unsuru olarak değerlendirileceğini söylemek mümkündür. Konuyla ilgili çarpıcı bir örneği trafik cezaları üzerinden anlatmak gerekirse, örneğin, 2025 yılı için 55 milyar lira trafik cezası gelir hedefi konulmasına karşın yılın ilk dokuz ayında ocak ile eylül arası kesilen ceza tutarı 90 milyar liraya ulaşmıştır, tahsil edilen ceza tutarı ise 51 milyar lira olmuştur. Kesilen trafik cezası tutarları 2025 yılında İçişleri Bakanlığına tahsis edilen 96 milyar lira bütçeyle neredeyse aynı düzeydedir. Biz bu yaklaşımı son derece hatalı görmekteyiz. Bir devletin kalkınması ve gelişmesi vatandaşının bilerek ya da bilmeyerek işlediği suç ve kabahatlerin karşılığı ödediği maddi cezalarla değil ana kalem üretim sisteminin her koşulda güçlendirilerek elde edilen gelirlerle sağlanabileceğine inanıyoruz. Demokratik Sol Parti olarak bu konudaki tutumumuz nettir, DSP Programı'nın kalkınma için ortaya koyduğu ana tema üretimdir, kalkınma da köyden ve köylüden başlar. Türkiye ne zaman köyden ve tarımsal üretimden uzaklaştırıldıysa işte o tarihten bu yana aynı sıkıntıları ve neticeleri konuşarak bugünlere geldik.
Aynı şeyleri tekrarlamak istemiyoruz ama burada Sayın Cumhurbaşkanımıza bir çağrıda bulunmak istiyorum: Gelin, şu meşhur Büyükşehir Yasası'nı artık tarihin tozlu raflarına kaldıralım; köylerimizi asıl sahiplerine, köylülere geri verelim. 2026 bütçe gerekçelerinde hâlâ daha kentlerin çeperlerinde tarım önerileri sunulmaktadır; bu, doğru değil, tarım köyde ve kırsalda yapılır. Organize tarım bölgesi sayısını artıralım ama kırsalda artıralım. Bunun yanında, yakın yerlerin de organize hayvancılık bölgelerini de ihdas edelim. Aksi takdirde 1 kilo eti 85 liraya yiyebilme ihtimalini sevmeye devam ederiz.
Sizi çok iyi anlıyoruz, bu melun Büyükşehir Yasası'yla köylerde insan kalmadı, kentlere göç etti. Kırsalda yapılan tarımsal üretimin kentlere yani insanın çok olduğu yere götürülmesi de büyük bir nakliye külfeti getiriyor; bu bir sarmaldır, öncelikle bundan kurtulmak zorundayız. İnsanlarımızı köylerine, baba ocaklarına yeniden döndürmek zorundayız; onlara köylerinde kent yaşamının gereklerini sunmak zorundayız. Hiçbir yurttaşımız büyük şehirlerin stresine, travmasına âşık değildir. Bu konuda, uzun yıllara dayalı bir kısım yanlış politikaların etkisiyle herkesin artık kafa yormaya başladığı bir sorunsalımız oluşsa da bunun üstesinden gelmek yine bu Parlamentoya düşer ve inanıyoruz ki yüce Meclisimiz bu handikapları ortadan kaldıracak tecrübeye sahiptir, çözüm yollarını da açacaktır. Bugün, vatandaşın en temel sorunu enflasyondur. Pazarda, markette, mutfakta yaşanan yangın artık kontrol edilemez bir hâl almıştır. Çalışanların gelirleri, en düşük emekli maaşı artık satın alma gücünü kaybetmiştir. Gençler geleceğe güvenle bakamamaktadır.
Burada bir teşekkür de yapmak isterim Sayın Özgür Özel'e. Biraz önceki konuşmalarında bu konuda bir örnekleme vermişti; Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz Hükûmeti zamanındaki asgari ücret ile altın fiyatları arasındaki örneklemeyi yapmıştı ama o Hükûmetin DSP Hükûmeti olduğunu da söyleseydiniz daha şık olurdu diye düşünüyorum. En azından toplum bunu böyle algılamak ister.
MURAT EMİR (Ankara) - Herkes biliyor Sayın Aksakal, herkes biliyor.
MEHMET ÖNDER AKSAKAL (Devamla) - Zaten DSP'yi herkes biliyor ama burada da söylemek daha şık olurdu ve Sayın Genel Başkana da yakışırdı diyorum.
Değerli arkadaşlar, oysa burada yüce Mecliste görüşülecek bütçeler enflasyona karşı toplumun en kırılgan kesimlerini korumayı amaçlayan güçlü mekanizmalar içermelidir. Benzer bir tablo sanayi ve teknoloji alanında da karşımıza çıkıyor; AR-GE yatırımlarının payı Türkiye'nin iddialı olması gereken teknoloji ekosistemiyle uyumlu değildir. Dünya yapay zekâ, yeşil dönüşüm, dijital altyapı yatırımlarını artırırken Türkiye'nin bu yarışta geride kalmaması için daha cesur bir bütçe planlamasına da ihtiyaç vardır. Bütçenin en temel unsurlarından biri de sosyal devlet ilkesinin hayata nasıl geçirildiğidir. Sosyal yardımlar artmış gibi görünmesine rağmen milyonlarca vatandaşımızın yaşadığı ekonomik sıkıntıların gerçek boyutu dikkate alındığında, yapılan artışların yeterli olmadığı görülecektir. Bütçenin bir başka önemli yönü de şeffaflıktır; kamu harcamalarının etkinliği, hesap verilebilirlik mekanizmalarının güçlendirilmesi ve israfın önlenmesi konusunda hâlâ ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Vatandaş vergisini verirken fedakârlık yapıyor ancak bu vergilerin nereye, nasıl harcandığını sorguladığında net bir cevap alamıyor. Bütçe sadece Cumhurbaşkanının değil bu Meclisin ve milletin hakkıdır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye büyük bir ülkedir; potansiyeli yüksek, genç ve dinamik bir nüfusun yanında güçlü bir girişimci ruha sahip yatırımcıları ve girişimcileri vardır, yeter ki imkân verilsin. Doğru planlama, adaletli paylaşım ve bilimsel politikalarla bu ülke çok kısa sürede ekonomik ve sosyal açıdan büyük atılımlar gerçekleştirebilir, buna inanıyoruz ancak bunun yolu tüm kesimleri gözeten, üretimi merkeze alan, sosyal devleti güçlendiren bir bütçeden geçmektedir. Bütçeler her yıl için çalışanlara, emeklilere, dar ve sabit gelirlilere, esnafa, sanayiciye, iş arayan gençlere bir umut olmuştur. Bu umut bütçedeki gelirlerin artmasıyla artar, giderlerin artmasıyla azalır; olması gereken denk bütçe ve tam istihdamdır. Siyasi partilerin mevcut anayasal sistem içerisinde öngörülen bütçelere teori ve pratikte katkı sağlamasının övmekten ya da eleştirmekten daha çok büyük anlam taşıyacağı aşikârdır. Biz doğruları desteklerken yanlış ve eksikliklere de tüm gücümüzle katkı sunarak halkın ve ülkenin çıkarlarına hizmet etmeyi makul siyaset olarak tanımlıyoruz ve 2026 yılı bütçesinin milletimizin refahına, ülkemizin birliğine ve demokrasimizin güçlenmesine katkı sunmasını temenni ediyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayınız, buyurun.
MEHMET ÖNDER AKSAKAL (Devamla) - Demokratik Sol Parti olarak 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi'ne "kabul" oyu vereceğimizi de belirterek Genel Kurulu ve bizleri izleyen aziz milletimizi bir kez daha saygıyla selamlıyorum. (AK PARTİ ve MHP sıralarından alkışlar)