GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin İlk Görüşmesi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:76
Tarih:11.04.2025

CHP GRUBU ADINA ÖZGÜR ÖZEL (Manisa) - Türkiye Büyük Millet Meclisinin Saygıdeğer Başkanı, Değerli Divan üyelerimiz, siyasi partilerin Kıymetli Eş Genel Başkanları, Genel Başkanları, Grup Başkanları, Değerli Grup Başkan Vekillerimiz, saygıdeğer milletvekilleri ve ekranları başında bizleri izleyen değerli vatandaşlarımız; hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

2026 bütçesini görüşmek üzere Gazi Meclisin çatısı altındayız. Bizler, bin yıldır "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." geleneğine sahibiz. Şüphesiz, devletleri kuran da egemenliğin sahibi olan da millettir, devlet ise insanı yani milleti koruyup yaşatmak için vardır. İnsanı yaşatma sorumluluğunun hakkıyla yerine getirilip getirilmediğini görmek için ilk yapılacak şey o ülkenin bütçesine bakmaktır. Bütçeler devletin aynasıdır. Bütçe hakkı insanlık tarihinin en önemli kazanımlarından biridir. Eskiden krallar, padişahlar vardı; milletten ne alınıp ona ne verileceğine tek adamlar veya etraflarındaki dar bir zümre karar veriyordu. 12'nci yüzyılda ise ilk kez kralın vergiye tek başına karar vermeyeceği yazı altına alındı. 17'nci yüzyıla "Temsil yoksa vergi de yok." itirazı damgasını vurdu. Ağır bedellerin sonunda bütçe hakkı tek adamların elinden alındı ve bütçeler artık meclisler tarafından yapılır oldu. Şunu atlamamak ve unutmamak gerekir ki bütçe meclisten doğmadı, bütçe hakkından meclis ihtiyacı doğdu. Devletin parasını nasıl topladığı, ne için harcadığı ve bunun hesabını nasıl verdiği konusu rejimler için ayrım noktasıdır, rejimler için nasıl bir rejim olduğunun en önemli göstergesidir, aynasıdır. Bütçe millet için yapılmıyorsa o zaman meclis sadece bir bina, genel kurul salonu âdeta bir dekor, milletin varlığı sadece seyircilik, demokrasi de orada atılan repliklerden ileriye gitmez, tiratlardan ileriye gitmez. O yüzden, bugün burada konuştuğumuz şey, sadece teknik bir metin, kalem kalem rakamlar, gelir gider tabloları değildir, öyle olmayacak. Bütçe kanunu kimlerin servetinin büyüyeceğine, kimlerin ekmeğinin küçüleceğine, kimlerin aslan payını alacağına, kimlerin kemer sıkacağına karar verilen siyasi tercihlerin yansıdığı metinlerdir.

Konuşmamın başında bir hususu vurgulamak isterim: Bütçeyi hazırlayarak milletin işi ve aşı üzerinde siyasi tercihlerde bulunan iktidar sahiplerinin bu bütçeyi sahiplenmeleri gerekir. Bu yönetim sistemi başladığında "Bu, tek kişilik hükûmet sistemidir; bakanlar artık atanmıştır, o yüzden Meclise karşı sorumluluğu yoktur, Meclise karşı tek sorumlu Cumhurbaşkanıdır." yaklaşımını hatırlatır; Cumhuriyet Halk Partisi 1 Ekimde uğradığı haksız saldırılardan dolayı bir günlüğüne bir konuşmayı dinlemeye gelmedi diye "Meclise saygısızlık yapıldı." diyenlere bugün bütçenin gerçek ve tek sahibi ve tek sorumlusunun Meclise gelip bütçesini anlatmak, savunmak, eleştirileri dinlemek yerine İstanbul'da olduğunu hatırlatır ve Meclise saygı olacaksa bir ritüelin olduğu gün gelip bu kürsüden siyasi bir konuşma yapmakla değil gelip bu millete bütçenin hesabını vermekle olduğunu hatırlatırım. (CHP sıralarından alkışlar) Allah, kimseyi, yaptığı bütçenin hesabını millete vereceği yerde olma cesaretinden mahrum bırakmasın.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, bu yılı, aslında 2018'den beri yaşanan çoklu krizlerin her anlamda ağırlaşan koşulları altında geçirdi. Ekonomide bir büyük propagandayla yaşananları örtmeye çalışanlar var: "Evet, Türkiye'de kriz var ama dünyada da var." Bir dönüp baktığınızda, Türkiye'de yaşanan ile dünyada yaşananlar arasında uçurum var. Bu rakamların hiçbir tanesi yadsınamayacak ve her biri somut, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısının da kabul edeceği gerçekler; teker teker bakacağız.

Türkiye bugün yüksek enflasyonda Avrupa 1'incisidir. Ekim ayı enflasyonumuz yüzde 2,55; dünyadaki 70 ülkenin yıllık enflasyonundan fazladır. Yanlış duymadınız, ekimdeki enflasyonumuz dünyadaki 70 ülkenin yıllık enflasyonunun üzerindedir. Yoksullukta Avrupa 1'incisidir Türkiye, işsizlikte Avrupa 1'incisidir; yüksek faizde Avrupa 1'incisi, dünya 2'ncisidir. Gıda enflasyonunda dünya ortalamasının 7 katına sahiptir. Enflasyonun, işsizliğin, yoksulluğun girdabında sürüklenen Türkiye dünyada en çok suç işlenen ülkelerden biri hâline gelmiştir. Yargıya güven yüzde 20'lere düşmüştür. Bu veriler ne kadar doğruysa iktidarın yürüttüğü propaganda da maalesef o kadar gerçek dışıdır. 2025'te memleketin hâli budur, 2026'nın da böyle geçmemesi için bu bütçenin bir çare üretmesi beklenir. Bütçe görüşmeleri devletin de milletin de yeni yılı konuştuğu, daha iyisinin umulduğu, vatandaşın da kulak kesildiği görüşmelerdir. Millet döner, bu Meclise bugünlerde bakar; baktığında ne gördü biliyor musunuz? 16,3 trilyon geliri, 19 trilyon gideri olan yani daha ilk sayfasında 2,7 trilyon bütçe açığı verilen bir bütçeyi gördü; bu, öyle böyle bir açık değil. Bu açık "Ekonomiyi şaha kaldıracağız." diye yetkinin tek başına talep edildiği Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ilk bütçesinin tamamının tam 2 katıdır, o bütçedeki açığın tam 22 katıdır; bu rakamlar cumhuriyet tarihinin rekorudur. Aynı şekilde, faiz gideri yüzde 40'lık artışla 2,7 trilyon liraya çıkıyor; cumhuriyet tarihinin en yüksek faiz gideridir. 2017 yılında 100 liralık verginin 10 lirası faize giderken bu yıl 100 liranın 20 lirası faize ödenecek.

Değerli milletvekillerimiz, bütçenin yüzde 97,5'i yani neredeyse tamamı vergi gelirlerinden oluşuyor. Peki, bu vergi kimden toplanacak? Her 100 liralık verginin 63 lirası dolaylı vergi arkadaşlar. Yani zengin-fakir ayırmayan, fabrikatörden de fabrikadaki asgari ücretliden de aynı alınan vergi, dolaylı vergi; elektrikten, sudan, temel harcamalardan. Peki, ondan sonraki büyük kalem, 100 liranın 25 lirası çalışanların maaşlarından kesilen gelir vergisi. Geriye ne kaldı? Yüzde 11, kâr eden şirketlerin ödeyeceği kurumlar vergisi.

Avrupa'da dolaylı vergilerin bu kadar yüksek, gelir vergisinin bu kadar fazla, şirketlerden alınan verginin bu kadar düşük olduğu bir başka ülke yok yani Türkiye vergi adaletsizliğinde de Avrupa 1'incisi. Yeni yılda hep birlikte saniyede 495 bin lira vergi ödeyeceğiz, saniyede 495 bin lira. Vergi gelirinin 8,5 trilyon lirası sadece ÖTV ve KDV'den alınacak.

Peki, arkadaşlar, bu ÖTV ve KDV kimlerden toplanacak? Bu ülkede temel tüketim ürünlerine özel tüketim vergisi ödeniyor, şaka gibi! Mutfak tüpünden, tırnak makasından ÖTV alınıyor; elektrikli süpürgeden, doğal gazdan ÖTV alınıyor; evinizde harcadığınız her şeyden, evinize aldığınız her aletten ÖTV alınıyor ama pırlantadan, elmastan, lüks kol saatinden alınmıyor. Lüks kol saatinin saatinden alınmayan kayışından alınıyor, 50 bin dolarlık saatten değil kordonundan sadece vergi alınıyor. Yattan, kotradan yüzde 8 vergi alınırken cep telefonundan yüzde 50 vergi alınıyor bu ülkede. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse Türkiye'de otomobil dediğiniz tekerlekli bir vergi dairesi. Vergisiz fiyatı 700 bin lira olan bir araç, ÖTV 564 bin lira -özel tüketim vergisi- KDV 254 bin lira, üzerindeki teypte radyo vardır, varsa TRT'yi dinliyordur diye 5.600 lira bandrol vergisi, toplam 700 bin liralık araca 824 bin lira vergi, aracın fiyatı 1 milyon 524 bin lira. Yani bir araba kendisine alabilen vatandaş bir arabayı da devlete vermek zorunda bu ülkede. Sonra gidip marşa basmak için doldurduğu her litre depoda 1.340 lira da akaryakıta vergi ödeyecek; bitmeyecek, ardından kasko yaptıracak, vergi ödeyecek; trafik sigortası yaptıracak, vergi ödeyecek.

Şimdi, gelelim gelir vergisinden bir örneğe. Vatandaşlarımızın yaşadığı ama bu kürsülerde kayda geçirmemiz gereken bir gerçeklik var: Bu vatandaş çok önemli bir üniversiteyi bitirmiş, çabalamış, sınavlara, mülakatlara girmiş ve 73 bin lira maaşla çalışmaya başlamış bir beyaz yakalı olsun. Yıllık maaşı 876 bin lira, ödediği gelir vergisi 200 bin lira yani 12 aylık maaşının 3 tanesi gelir vergisine gidiyor. Eskiden bu genç iş bulduğunda mahallesinde soruyorlardı: "Ne kadara iş buldun?" "Maaşı çok iyi değil ama yılda 3 tane ikramiyesi var, 73 bin lira alacağım ama 15 maaş alacağım." diyordu. Şimdi ikramiye mikramiye kalmadı ama 12 maaşın 3 tanesi vergiye gidiyor ve 9 maaşla geçinmek zorunda yıl boyunca. Bugün, gelir vergisinde ilk dilim 158 bin lira, aslında bu ilk dilim her sene yeniden değerleme oranında artırılmalı. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarından önce böyleydi, yeniden değerlemede virgülden sonrasını almamak diye bir oyun buldular. Sonuç: Eğer yeniden değerleme tam olarak yansıtılsaydı ilk dilim 415 bin lira olacaktı, yirmi dört yılın sonunda 158 bin lirada kaldı. Şöyle anlatayım: AK PARTİ iktidarının başladığı sene ilk dilim 21'inci asgari ücretten sonra başlardı, şimdi 6 asgari ücret sonra ilk dilim başlıyor. O yüzden de 70 bin lira maaş alan bir beyaz yakalı, şubat ayı maaşını aldığında dilim değişiyor ve bir üst dilime geçmeye başlıyor.

Değerli milletvekilleri, uzun bir çalışma sonucunda Cumhuriyet Halk Partisi olarak parti programımızı yeniledik. Önce 81 ilde, sonra 923 ilçede, sonra oradan gelen bilgilerle 81 ilde bir daha. Hem yerelde meslek örgütleri, sendikalar, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, sonra Ankara'da bunların üst birlikleri, Avrupa'ya, dünyaya bakan heyetlerimiz ve dünyada başarılı olmuş, Türkiye'de de başarılı olacak, sosyal demokrat bir partiye yakışan ve son derece kapsayıcı, iddialı bir parti programımızı, programların ihtiyaç duyduğu aşkın zamanlı ve tutum belgesi dilinden çok daha somut, neredeyse vaatleri de sıraladığımız bir şekle koyduk. Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerimiz çok emekleri olan bu programı sahiplendiler. Bu sene bütçede "Cumhuriyet Halk Partisi bu sorunu biliyor ama ne öneriyor?" diye söylediler. Hatta toplamda 49 tane de değişiklik önergesi verildi ama komisyonda hepsi reddedildi. Bugün benden ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan bu yılın bütçe görüşmelerinde, evet, sorunları duyacaksınız ama bu sorunlara Cumhuriyet Halk Partisi hangi somut çözüm önerilerini öneriyor, bunu da bizlerden duyacaksınız.

Vergiye ilişkin eleştirilerimi ifade ettikten sonra biz vergiyi kemer sıkan tabana değil, tavana yayan bir anlayışta olacağımızı ifade ederek dolaylı vergileri ilk elden Avrupa ortalamasına yani yüzde 30'lara düşüreceğimizi, gelir vergisinin ilk dilimini yoksulluk sınırı hesabıyla yükselterek neredeyse 1 milyon liranın üzerine çıkana kadar yıllık gelir, ilk dilimden vergi alınacağını, şirket giderlerinin vergiden düşüldüğü ama vatandaşın zorunlu harcamalarının vergiden düşülmediği bu düzene itirazımızı, vatandaşın eğitim, kira, sağlık harcamalarını doğrudan vergiden düşeceği, mutfak tüpünden, tırnak makasından, elektrikli süpürgeden değil, pırlantadan, elmastan, lüks araçlardan ÖTV'nin alınacağı bir vergi düzeni önerdiğimizi ifade etmek isterim.

Değerli milletvekilleri, bütçenin adaletli oluşması, adaletli dağıtılması lazım. Bütçe oluşumunda adalet yok, bir de dönüp dağıtımına bakmak lazım ve bir şey konuşacaksak önce eğitimi konuşmak lazım. Anketlerde halkın yüzde 70'i eğitimden memnun olmadığını söylüyor. AK PARTİ'nin seçmeninde de oran yüzde 60 ile 65 arasında memnuniyetsizliğe denk geliyor. Gelir seviyesi düştükçe kadın AK PARTİ seçmeninde memnuniyetsizlik yüzde 78'e kadar tırmanıyor. "Evladımın aldığı eğitimden, gittiği okuldan memnun değilim." diyor insanlar ve işte çarpıcı veri burada: Toplumun en fakir yüzde 20'si eğitim harcamalarının sadece yüzde 2,3'ünü yaparken toplumun en zengin yüzde 20'si eğitim harcamalarının yüzde 64'ünü harcıyor arkadaşlar. Bir tarafta yüzde 2, diğer tarafta yüzde 64. İşte burada, bırakın eğitimde fırsat eşitliğini, hayata geriden başlayan bir çocuğun kapatamayacağı kadar büyük bir farkın ortaya çıktığını görmek lazım. On yıl önceki Adalet ve Kalkınma Partisi bütçesinde dahi eğitime ayrılan pay 19, hedef 25'ken bugün getirdiğiniz bütçede eğitime ayrılan pay yüzde 15'e gerilemiş durumdadır.

68 bin atanmamış öğretmen varken ve rahmetli Bülent Ecevit'e "Madem atamayacaktın be adam, niye okuttun bu çocukları?" diyen Recep Tayyip Erdoğan bugün 1 milyon atanmayan öğretmen kendi karşısına çıktığında sinir krizleri geçirmektedir. Bugün devlet okullarında 100 bin ücretli öğretmen görev yapmaktadır. Demek ki 100 bin öğretmen ataması, hemen yapılması gereken bir durumdadır. Ancak maalesef bu müesses nizam, AK PARTİ'nin kara düzeni bunu olanaklı kılmamaktadır.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak eğitimde fırsat eşitliğini sağlayacağız. İktidarımızda devlet okullarında okuyarak liseyi bitiren her genç en az bir yabancı dili çok iyi seviyede konuşacak ve dünyayla rekabet edecek teknolojik becerilere sahip olacak. Kaliteli eğitim sadece zenginlerin ulaştığı bir imkân olmayacak. Okullar temiz ve güvenli olacak. Öğrencilere her gün okulda bir öğün ücretsiz okul yemeği vereceğiz. (CHP sıralarından alkışlar) Bugün belediyelerimizin başlatıp izin verilen her okulda yaptığımız ücretsiz temiz okul suyu uygulamasını su sebilleriyle ve arıtma sistemleriyle birlikte öğrencilere bedava vereceğiz. Cumhuriyet Halk Partisinin girebildiği okulda şimdi, yönettiği ülkede tüm okullarda zenginin çocuğu kana kana temiz su içerken yoksulun çocuğu tuvalet çeşmesine ağzını dayamayacak. (CHP sıralarından alkışlar) Belediyelerimiz, bugüne kadar iktidarın kapatma çabalarına, valiliklere verdiği talimatlara, tüm saldırılara rağmen hedefimiz olan 1.000 kreşten şu ana kadar 770'ini açmış durumdalar. İktidarımızda her mahallede devlet kreşleri açacağız, açacağız ki zenginin çocuğunun el becerisi 3 yaşından başlarken yoksulun çocuğu 6 yaşını beklemesin; bir eksiklik, bir artikülasyon bozukluğu, müdahale edilecek ihtiyaç duyulan profesyonel bir yardım varsa 7 yaşına geldiğinde çocuk "Aa, şunu 3 yaşında götürseydiniz hallolurdu, şimdi böyle kaldı." lafını anneler, babalar duymayacak. O kreşler sayesinde kadınlar sosyal hayata ise sosyal hayata, istihdama ise istihdama katılacak ancak kreş, hem küçücük yaşında o çocuğun geleceği için ona dokunacak hem de annesini sadece çocuğu doğuran, ona bakan, evde kocasını bekleyen çizgiye sıkıştırılmaktan kurtaracak. (CHP sıralarından alkışlar) İktidarımızda, mümkün olan bütün köy okullarını açacağız, taşımalı eğitim istisna hâline gelecek. Mülakat kalkacak, liyakat gelecek. Mülakatta "'Reis' deyince aklına ne geliyor?" dendiğinde "Temel Reis, ıspanak." diyenin elenip Dombra söyleyenin tercih edildiği bu sistemi tarihe gömeceğiz. (CHP sıralarından alkışlar) İlk elden 100 bin öğretmen atayıp, ücretli öğretmenlik uygulamasına son verip öğretmenlerin yaşadıkları bu büyük sorunun önüne geçecek, Millî Eğitim Bakanlığından daha çok öğretmen istihdamının üç harfli süpermarketlerde yapıldığı bu utanca eninde sonunda son vereceğiz.

Değerli arkadaşlar, eğitim gibi kaliteli sağlık hizmetleri de maalesef sınıfsal bir noktaya gelmiştir. Özel hastaneler son yirmi yılda yüzde 103 oranında artmış, kamu zayıflamıştır. Sağlık sisteminin üçte 1'i artık özel sektörün elindedir. Aile sağlığı merkezlerinde ve kamu hastanelerindeki sağlık çalışanları ağır sorunlar altındadır. OECD ülkelerinde 1.000 kişi başına 4 hekim, 9 hemşire düşerken Türkiye'de 1.000 kişi başına 2 hekim, 3 hemşire düşmektedir. OECD'de 1 hekim günde 25 hasta bakarken Türkiye'de bu sayının 200'e kadar çıktığı örnekler mevcuttur. Türkiye bu sıralamada da maalesef OECD ülkeleri arasında 1'inci sıradadır. Bugün vatandaşlar ayrıca randevu sırası bekliyorlar; göz, kardiyoloji, ortopedide bile bu süre ayları bulabiliyor, MR için bir buçuk iki ay sonrasına tarih veriliyor. Fakirsen, yoksulsan bu süreyi beklemeye mecbursun ama zenginsen özel hastanede anında işini hallediyorsun. İşte, milleti sınıflara bölen ve bu sınıflara göre muamele eden AK PARTİ'nin kara düzeni budur.

Biz salonlarda oturmuyoruz, haftada 2 miting yapıyoruz, vatandaşın dertlerini, sorunlarını dinliyoruz. Örneğin, Sinoplular oradaki devlet hastanesi yetersiz olduğu için Samsun'a gitmek zorunda kaldıklarını, Karabüklüler hematoloji bölümü olmadığı için Ankara'ya gelmek zorunda kaldıklarını, Muş ve Ağrı çocuk yoğun bakımı olmadığı için dört beş saat süren yolculuklarla Van'a gitmeleri gerektiğini ve kayıpların yaşandığını ifade ediyorlar. Bu kara düzende yeni doğan bebekler bile güvende değil. Ticarileşmiş sağlık sistemi, para hırsı ve denetimsizlik yeni doğmuş bebeklerin canına kastetmiştir. Sağlık çalışanlarının neredeyse tamamı şiddet riski altındadır. Bu yılın ilk altı ayında 9 bin beyaz kod verilmiştir, her gün kayıtlara geçen 43 şiddet olayı söz konusudur. Araştırmalara göre sağlık emekçilerinin yüzde 65'i tükenmişlik sendromu yaşamakta, yeni göreve başlayan genç hekimlerin yüzde 60'ı yurt dışında yaşamak istediğini söylemektedir. Bu konular, bu polemikler yaşandığında Sayın Erdoğan "Gidenler gider, kalanlarla yolumuza devam ederiz." demiştir. Maalesef, son beş yılda 11.700 doktor ülkeyi terk etmiştir. Tabii ki o doktorların ailelerinin de sözünü söyleyeceği sandık gelecek; bu millet kimin gideceğine, kimin kalacağına karar verecektir. (CHP sıralarından alkışlar)

Biz koruyucu sağlık hizmetlerini merkeze alan, basamaklandırılmış bir sağlık sistemini tesis edeceğiz. Kamuyu güçlendireceğiz. Mümkün olan devlet hastanelerini ve tüm askerî hastaneleri yeniden açacağız. Hekim ve sağlık çalışanı sayısını artıracağız. Sağlık çalışanlarına şiddete gerçek bir caydırıcılık getireceğiz. İlaca erişimi güvence altına alacak; emeklilerin hastanede, eczanede maaşlarından sürekli kesintiler yapan bu sistemden onları ilelebet kurtaracağız. Performans sistemini kaldıracak, emekliliğe yansıyan temel ücret, liyakat esaslı atama ve terfi sistemi getireceğiz. Ortez, protez, tıbbi cihazlarda en ucuzunun hatta piyasada bulunmayanın ödenip daha iyisi talep edildiğinde ya da var olan alınmak zorunda kalındığında hastanın fiyat farkları ödediği bu vicdansız uygulamadan vazgeçeceğiz. En büyüğünü yapayım diye şehir içindeki tüm hastaneleri kapatıp çocuk hastanesi, göğüs hastanesi, devlet hastanesini, dispanserleri kapatıp şehrin uzağına 700 lira taksi parasıyla gidilen şehir hastaneleri yanlışından vazgeçeceğiz. Elbette mevcut olan hastaneleri koruyacak, oraları kullanacak ancak insanların evine yakın, doğru optimizasyonla, doğru ölçekte en doğru hastaneleri inşa edeceğiz. Paran kadar sağlık dönemini sonlandıracak; herkes için eşit, ücretsiz, ulaşılabilir sağlık sistemi kuracağız.

Değerli milletvekillerimiz, bunların yanında bir de barınma krizimiz var. Bugün büyük şehirlerde ortalama kira 30-35 bin lira. Ortalama kira ilk kez 1,5 asgari ücret düzeyine çıkmış durumda. Yani bugün 22.100 lira alan asgari ücretli de 16.800 lira alan emekliler de kira ödese aç, karnını doyursa sokakta kalacak duruma getirildiler. Büyük şehirlerde satılık konut fiyatları 6 milyon lira, konut sahipliği oranı on yılda yüzde 61'den yüzde 50'lere doğru geriledi, yüzde 50'lere doğru yaklaşıyor. Barınma krizi artık şehirlerin dışında okuyan, 3 bin lira kredi verilen üniversitelileri okuldan koparan bir soruna dönüştü. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz iktidarımızda tam teşekküllü, planlı ve kurallı bir sosyal konut seferberliğini başlatacağız. TOKİ asli işi olan sosyal konut üretimine odaklanacak. Yeni kurulan alanlarda, kentsel dönüşüm bölgelerinde sosyal konut kotaları uygulayarak sosyal konut stokunu artıracağız. Dar gelirliler, emekliler, emekçiler, orta gelir grupları için ayrı ayrı kiralık ve satılık sosyal konutlar üreteceğiz. Kiralık konut projesini dünyadaki sosyal demokrat partilerin başarılı uygulamalarından alıp altı aydır Türkiye'de çalıştığımız bu süreçte Adalet ve Kalkınma Partisinin de benimsemesini önemsiyor, gelecek için zaman kazandırdığını düşünüyor ama yüzde 5'lik kiralık sosyal konutu son derece göstermelik buluyoruz. Bunun dünyadaki gerçekleşen ve sorunu çözen oranının yüzde 30 ila 40 arasındakinin kiralık, diğerlerinin ucuz edinilebilecek satılık sosyal konutlar olmasını öneriyoruz, biz öyle yapacağız. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında gelire göre kira uygulamasına geçeceğiz. Dünyada emekçilerin emeklerini gören, onların arkasında duran gelire göre kira uygulamasını hayata geçireceğiz. Sosyal konutta kura hileleri ve bu konudaki şüpheler son bulacak, mağduriyetler bitecek. Gençlere ve öğrencilere uygun kiralık konut modelinde öncelik sağlayacağız. Dezavantajlı gruplar için yerinde dönüşüm temel ilkemiz olacak.

Kıymetli milletvekilleri, tarımda kendi kendine yeten ender ülkelerden biriydik, şimdi samandan mercimeğe ithalat bağımlısı bir ülke olduk. Gıda enflasyonunda OECD'de 1'inci, dünyada 3'üncüyüz. Düşünün, Türkiye dünyada gıda enflasyonu en yüksek 3'üncü ülke durumunda. 2001'de tarım yapılan 2,5 milyon hektar arazide bugün tarım yapılmıyor; bir Trakya'dan büyük toprak, bundan daha fazla bir alanda artık çiftçiler yok. Çiftçinin ortalama yaşı AK PARTİ geldiğinde 30'du, bugün 58; bu üzerinde çok uzun düşünülmesi gereken bir nokta. Tarımda çalışan sayısı 7,5 milyondu, 4,5 milyona düştü. Bu yıl tarım sektörü yüzde 13'le en sert daralmasını yaşadı. Maalesef, sevgili Cevdet Yılmaz bunu anlatırken şu şekilde anlattı: "Tarımda eksi yüzde 12,7 büyüme kaydettik." Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, eksi 12,7 büyüme kaydedilmez, eksi 12,7 küçülünür, 12,7 küçülünür. (CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar) Büyüme istediği gibi olmadığında ılımlı ama istikrarlı büyüme performansı sergileyenler, 2002'den beri en düşük emekli maaşının yüzde 640 artış kaydettiğini söyleyenlerin bu mahcubiyetini anlıyorum ama siyaset her zaman iktidar olmak, her zaman kazanmak, her zaman alkış almak değil; hele hele bu kadar berbat bir performanstan sonra bu kürsü çıkıp öz eleştiri yapmayı da ister, öz eleştiri bekler. (CHP sıralarından alkışlar) Gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'inin destekleme olarak çiftçilere verilmesi gerekiyor, binde 2 getirmişsiniz; 772 milyar lira yapılması gereken destekleme için bu sene 168 milyar lira yazmışsınız. Bu 772 milyar lirayı çiftçiye verseniz bugünkü desteklemenin 5 katını alacak; siz parayı oraya vermiyorsunuz ama vazgeçilen gelirler hanesine, neredeyse bu paranın aynısını, 768 milyar lirayı yazıyorsunuz.

Hayvancılıkta ağır sorunlar var. Başta şap hastalığı bu yıl hayvancıların belini büktü. Denetim eksikliği, kontrolsüz ithalat, sınırdan kaçak geçişlerin sebebiyetiyle şap hastalığı yüz binlerce hayvanın telef olmasına, besicilerin ağır mali kayıplarına neden oldu. Bakanlık fark etmekte, önlem almakta, aşıyı getirmekte gecikti. İthal aşı alıp yaptıranlar hayvanlarını kurtardılar. Gelen aşıların da etkisiz olduğu en çok konuşulan konulardan bir tanesi. Hayvancılıkta desteklemeler yetersiz. Sonuç: Kırmızı etin dünya ortalaması 7 dolarken Türkiye'de 21 dolar. Şaka değil arkadaşlar, dünyada kırmızı et 7 dolar, Türkiye'de 21 dolar. Almanya'da asgari ücret 2.100 dolar, Türkiye'de 480 dolar. Hans 2.100 dolar alıp kırmızı eti 7 dolara yiyor, bizimki 400 dolar alıp kırmızı eti 21 dolara yemeye çalışıyor ve buna çözüm bulunması gerekirken son üç yılda 2,8 milyar dolarlık hayvan ithalatı, 1,4 milyar dolarlık et ürünü ithalatı yapılmıştır. Bu ülkede, kendi şirketinden dezenfektan satın alan Ticaret Bakanından sonra kendi şirketinden et ihalesi alan Et ve Süt Kurumu Müdürü de AK PARTİ'nin kara düzenine nasip olmuştur. (CHP sıralarından alkışlar)

Biz iktidarımızda çiftçiye kanundaki destekleri vereceğiz. Zaten kanuna aykırı bir bütçeyi buraya nasıl getirmeyi içinize sindiriyorsunuz, anlayabilmiş değiliz. Çiftçinin kullandığı mazottan KDV ve ÖTV'yi kaldıracağız. Bizi bugün dinleyen çiftçi kardeşlerimiz için söylüyorum: CHP iktidarda olsa bugün mazot 58 lira değil 33 lira olacak. Çiftçi kredilerinin faizlerini silip anaparayı beş yıla yapılandıracağız. Türkiye ithal eden değil üreten bir ülke olacak. "Tarlada 10 lira, markette 100 lira." dönemi, utancı artık son bulacak. Üreticinin de tüketicinin de mutlu olduğu yeni bir düzen kurulacak.

Değerli milletvekillerimiz, Ahilik kültürüyle yoğrulmuş bu topraklardayız ama zincir marketler için kurulan bu düzen esnafı perişan etmiş durumda. Bu yılın ilk dokuz ayında 83.300 esnaf iflas bayrağını çekti, günde ortalama 309 esnaf kepenk kapatıyor. Hal Yasası yıllardır rafta bekliyor. BAĞ-KUR prim borçları ve kredi faizleri esnafı canından bezdirdi. Bu bütçe bu sorunlara çare getirmediği gibi bir gerçeklikle de yüzleşmemiz gerekiyor: Kredi Garanti Fonu. Pandemide işler kötüye gidince yüzde 8 faizle KGF kullandırıldı. Doğru yerde kullananların, batacak şirketini kurtaranların, istihdamı sürdürenlerin, yeniden ayakta kalanların kullandığı KGF helalühoş olsun, yüzde 8'le ödesinler. Aynı günlerde esnaflara da kullandırıldı yüzde 9'la esnaf kredi kooperatiflerinden. O KGF'yi herkese "Alın." "Bol bol verin." dendi, hiç ihtiyacı olmayan şirketlere de verildi; herkes biliyor ki, bütün iş dünyası biliyor ki yat alındı, kotra alındı, özel uçak alındı; yüzde 8'le ödeniyor. Ama pandemi bitti, yüzde 9 olan faiz yüzde 29'a çıktı esnaf kefalette, 25'e düşürmeyi marifet saydınız, daha da düşürmeyi taahhüt etmişsiniz ama öbür taraftan yat, kotra alanlar yüzde 8'le geri ödemeye devam ediyorlar.

Buradan bütün esnafa sesleniyorum: Siyaset öncelik belirleme işidir, siyaset taraf olma işidir; Cumhuriyet Halk Partisi esnaftan taraftır, burada bu bütçeyi getirenler zenginden taraftır. (CHP sıralarından alkışlar) Biz iktidarımızda esnaf ve ticaret bakanlığını kuracağız yani bakanlar kurulunda esnaf sahipsiz, kimsesiz kalmayacak; o masanın başına esnaflıktan gelen, bu işi bilen birisini esnaf bakanı olarak oturtacağız. Esnafın vergi, prim, kira yükünü hafifleteceğiz; kredilerinin faizlerini sileceğiz. İç ticarette rekabeti tesis edip küçük esnafı üç harfli zincirlere ezdirmeyecek tedbirleri alacağız. Bundan sonraki süreçte de daha önce, yıllar önce iktidara gelirken "Süpermarket yasası çıkaracağız." diye söz verip o günden bugüne her niyetlendiğinde lobilere teslim olanlardan olmayacağız. İktidarımızın ilk altı ayı içerisinde süpermarket ve onların her mahalledeki şubeleriyle ilgili net düzenlemeler yapıp esnafı da tüketiciyi de koruyacağız. (CHP sıralarından alkışlar)

Bir diğer kronik sorunumuz, hiç şüphe yok ki yine Avrupa 1'incisi olduğumuz geniş tabanlı işsizlik. İki buçuk yılda tekstil, giyim, deri sektöründe 360 bin işçi işsiz kaldı, 10 bine yakın imalathane ve fabrika kapandı ancak bu bütçe yeni istihdam alanı yaratma hedefinden çok uzak, bu bütçe yine işsizlere işsizlik vadediyor. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında, olmazsa olmaz, defalarca da Grup Başkan Vekiliyken Plan ve Bütçede gelip itiraz ettiğim bir meseleyi hayata geçireceğiz: İşsizlik Sigortası Fonu işçinin kötü gün kumbarasıdır. İçine işçi, işveren ve devlet para atar ama günü gelince, emekçi işsiz kalınca kullanılacak bu Fon işverene teşvik için kullanılıyor, her fırsatta ilk aklınıza İşsizlik Sigortası Fonu geliyor. Hatta bu iktidar bu Fondan duble yollar yaptırdı arkadaşlar; övündüğünüz duble yolların bir kısmı İşsizlik Sigortası Fonu'ndan karşılandı. O Fon ellenmese işsiz kalındığında daha uzun süre işsizlik parası, daha yüksek maaşlar ödenebilecekken bugün sömürülüyor. Bu el atmaya bir kere kesinlikle son vereceğiz. Ayrıca, yeşil, mor, dijital ve nitelikli istihdam dönüşümünü sağlayacak düzenlemeleri yapacak; kadınlar bakım sigortasıyla iş gücüne katılacak, gençler ilk iş programıyla iş bulacak ya da kendi işini kuracak, engellilerin istihdam kotaları hem attırılacak hem de kota kadar uygulanacak.

Değerli milletvekilleri, sosyal devlet anlayışı ters yüz olmuş durumda. Devletin vergi toplayan sağ eli ile -ki tüm sertliğiyle üzerimizdedir- dağıtan şefkatli sol elinin dengesinin kurulması gerekiyor. Sağ el fevkalade aktif şekilde çalışırken sol el neredeyse hiç ortada yoktur. Bugün sosyal yardıma muhtaç kişi sayısı 20 milyona yükseldi. Genel sağlık sigortası primi 780 liradan 1.560 liraya çıktı ama primi devletçe karşılananların sayısı 9,4 milyondan 8,2 milyona düştü. Yoksullara elektrik desteği; bütün anketler "Gelecek yıl daha kötü geçecek." diyenlerin ortalamasını yüzde 64, "Aynı olur." diyenleri yüzde 20, "Fikrim yok." diyenleri yüzde 10, "Daha iyi olur." diyenleri yüzde 5 gösterirken siz elektrik desteği vereceğiniz hane sayısını bu sene 4,1 milyondan 2,8 milyona düşürüyorsunuz. Asgari ücretin ve emekli maaşının düşüklüğünün yanında birkaç maaş daha hatırlatayım: Bu sene, bugün Türkiye'de dul aylığı 12.600 liradır, bugün Türkiye'de yaşlı aylığı 5.400 liradır, engelli aylığı 4.300 liradır, yetim aylığı 4.200 liradır. "2025'te yoksullaştım." diyenlerin oranı yüzde 64, "2026'da yoksullaşacağım." diyenlerin oranı yüzde 58'dir, "Durumum iyi olacak." diyenler sadece yüzde 10'dur gelecek sene için. Bu kara düzenin insanların umutlarını çaldığını görmek durumundayız. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, yoksulları birinin yakını oldukları için değil bu ülkenin onurlu yurttaşları oldukları için yoksulluktan kurtaracağız. Biz yoksulluğu yönetmeye değil yok etmeye geliyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Bunun için uzun süredir çalıştığımız, dillendirdiğimiz temel vatandaşlık gelirini hayata geçireceğiz, herkese belli bir gelir desteği sağlayan sosyal devleti kuracağız. Yardımlar sürekli kılınacak; amaç, yoksulluktan tam bir çıkış olacak. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında, Atatürk'ten emanet bu cumhuriyet yine kimsesizlerin kimsesi olacak. (CHP sıralarından alkışlar)

Maalesef, bu kara düzende işçiler de güvende değildir. Son iki buçuk yılda 4.836 işçi ihmaller yüzünden öldü. Daha bu sene şimdiye kadar 1.950 işçiyi iş cinayetlerinde yitirdik. Yetmiyor, MESEM'ler küçücük evlatlarımızı katlediyor. İki yılda MESEM'lerde 17 çocuk işçi hayatını kaybetti. Bütün anne babalara sesleniyorum: Bir çocuk arıtma havuzuna düşmüş, ölmüş; diğeri asansör boşluğunda, birinin üstüne suntalar düştü, diğeri elektrik akımına kapıldı. Dilovası'nda kaçak iş yerinde 7 kadın işçiydi ölenler, 3'ü çocuk yaştaydı. Bu durumdan iktidarda hiç utanan, öz eleştiri yapan, müdahale eden yok. Bu durumu protesto eden TİP'li 16 genci tutuklamadan da geri durmadılar. Genç arkadaşlarımızı, Silivri ve Bakırköy Cezaevlerinden bizi izleyen, MESEM için protesto yapan genç arkadaşlarımızı Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak yürekten selamlıyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Peki, Meclis olarak bir şey yapalım bu işe, bir şey. Ne yapacağız? Bütçe koyacağız. Çocuk işçiliğiyle mücadele bütçesi geçen yıl 28 milyon liraydı Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, bu sene ne kadara çıkarırsak bir şey yaparız? Sıfır. Geçen seneki 28 milyonu bu sene sıfır liraya indirdiler arkadaşlar, çocuk işçilikle mücadelenin bütçesini. Açın, bakın, sorun; çıksınlar, anlatsınlar. Vallahi de billahi de AK PARTİ'nin kara düzeninin boynunda bu büyük bir vebaldir ve bunun mücadelesi siyasi bir mücadelenin üzerinde bir insanlık hakkıdır, insani bir mücadeledir. (CHP sıralarından alkışlar)

Biz tüm iş yerlerinde, yeniden düzenleyeceğimiz iş güvenliği standartlarını zorunlu kılacağız. Mesleki eğitimi çocuk işçiliği önleyecek şekilde tasarlayacağız. Almanya'da mesleki eğitimde hiçbir çocuk ölmüyorsa Türkiye'de de ölmeyecek. İş sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarının -dilimizde tüy bitti- maaşlarını iş verenin ödediği sistem doğru bir sistem değildir, uzmanlar maaşlarını denetledikleri iş yerlerinden alamazlar. Denetlediği iş yeriyle patron-çalışan ilişkisi içinde olurlarsa sonuç böyle olur. Patron ödeyeceği parayı havuza ödeyecek, kurayla belirlenecek denetçi orada çalışacak, o denetçinin maaşı patronlardan alınan parayla oluşan havuzdan ödenecek ama doğrudan muhataplık ilişkisi bitecek; ahbap-çavuş, patron-çalışan ilişkisine canlar kurban edilmeyecek. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu kara düzen gençlerimizin umutlarını korumuyor. Cumhuriyetimiz on yılda 15 milyon genç yaratmıştı, hâlen bununla övünüyoruz; AK PARTİ iktidarı da 5 milyon ev genci yarattı. Ne eğitimde ne istihdamda olan bu gençler dünyada da büyük sorun, Türkiye'de de büyük sorun ama OECD ülkeleri içinde yüzde 31'le bu konuda 1'incilik yine Türkiye'ye ait. Almanya'da ev genci oranı yüzde 6; kara yastalar, kara kara düşünüyorlar, envaiçeşit projeler yapıyorlar. Yüzde 31 ev gencini yaratmış iktidar bu konuyla hiç meşgul değil.

Üniversite öğrencisi barınamıyor, yurt yok. KYK yurtlarıyla övündü Sayın Bakan; rakam ortada, öğrencilerin yüzde 24'üne yetiyor. Sizden sıfır yurtla devraldığımız İstanbul'da 17'nci cumhuriyet yurdunu açtık. En büyük sorun da İstanbul gibi bir büyük metropolde. Siz bugüne kadar TOKİ'ye her şeyi yaptırdınız da yurt niye yaptırmadınız? Çünkü özel bir tercihtir. Yurtsuz kalanı, barınma sorunu olanı TCDD'nin tren istasyonlarında, otogarlarda veya havaalanlarında bu çocukları karşılayan ablalar olsun, abiler olsun; alsınlar, götürsünler, bu eksikliklerinden istifade onlara bir barınma yeri versinler, sonra kendi cemaatlerine eleman devşirsinler; öyle mi? O devşirilenlerin milleti ne yaptığını gördük. (CHP sıralarından alkışlar) O yüzden, bu ülke Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında ilk bir yıl içinde tüm öğrencilere yetecek kadar cumhuriyet yurtlarının inşası TOKİ'ye verilecek ilk talimattır arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar)

Bir de Sayın Erdoğan, geçtiğimiz günlerde dinliyorum, diyor ki: "Gençler, biz geldiğimizde krediler 45 liracıktı, şimdi 3 bin lira yaptık." Döndüm baktım ben de "O 45 lira ne yapıyormuş?" diye. Rahmetli Ecevit ile Sayın Bahçeli'nin koalisyon ortakları olduğu ve öğrencilere ödedikleri son 45 lira, o gün 30 lira olan çeyrek altından 1,5 tane alıyormuş; bugün çeyrek altın 11 bin lira, verdiğiniz kredi 3 bin lira arkadaşlar. Çeyrek altın hesabı yapmayalım, ne yapalım? En berbatını yapalım, en ucuzunu yapalım, en baskılananı yapalım; 45 lira o zaman 275 simit alıyordu, bugün 3 bin lira 150 simit alıyor arkadaşlar; kime ne anlatıyorsunuz? Buradan, Türkiye'deki tüm öğrencilere, tüm çalışanlara, tüm emekçilere, tüm emeklilere diyorum: Size hangi rakam veriliyorsa dönün kontrol edin, AK PARTİ döneminde geriye gittiniz, değersizleştirildiniz; sizin değerinizi bilecek de size sahip çıkacak da halkın iktidarıdır, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarıdır. (CHP sıralarından alkışlar) Bugün gençler -çıkın, gençlerin gözünün içine baka baka söyleyin- Avrupa'nın hem en pahalı hem de en yavaş internetini kullanıyor. Başka bir veri söyleyeyim: Bugün Türkiye, üniversite mezunu işsizlik oranının genel işsizlik oranını aştığı tek ülke, tek ülke. Hani diyor ya: "Evladım, oku, bir meslek sahibi ol, altın bileziğin olsun, ileride işsiz kalmazsın." Türkiye'de okuyanlar okumayanlardan daha işsiz; böyle bir eğitim sistemiyle, planlamanın olmadığı, doğru yönlendirmenin olmadığı eğitim sistemiyle okuyarak daha işsiz kalınan bir ülke yarattınız. Gençlerin yüzde 70'i "İmkânım olsa yurt dışına giderim." diyor. Felaket bir oran. Gençler valizleri kafada toplamış; zaten bu kötü, valizler kafada yıllar içinde toplanıyor, sonra yatağın üstüne atılıp da fiziken toplanması on beş dakikalık iş; buna mâni olmak lazım.

Şimdi, Sayın Bahçeli zaman zaman bir beka sorunu tarif ediyor, bazen biz de bu tariflerden nasibimizi alıyoruz, bu kaygıların bazılarına da iştirak ediyoruz. Bizce beka sorunu, başka ülkelerin Türkiye üzerinde hayal kurması, hesap yapması değildir, bunu yüz yıl önce yaptılar -biraz önce de çok güzel ifade edildi- hep beraber bu sorunu bertaraf ettik; denemesi bedava, yine niyetlenirlerse ne olacağını hep beraber gösteririz. (CHP sıralarından alkışlar) Ancak asıl beka sorunu bu ülkenin gençlerinin dünyanın başka ülkelerinde hayal kurmasıdır, asıl beka sorunu valizlerin kafada toplanmasıdır. Kafada valizleri toplayan gençlere 31 Mart seçimleri akşamı "Bir seçim daha beklemeye karar verdiler." demiştim, o gençlere buradan sesleniyorum: Sakın bir yere gitmeyin, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı gelecek ve bu ülkeyi de ayağa kaldıracağız, sizin de umutlarınızı yeniden dirilteceğiz. (CHP sıralarından alkışlar) Bunu yapmak için gençleri her alanda destekleyen bir model öneriyoruz. Belediyelerimizde şu ana kadar tertemiz 77 yurt yaptık, bir yılda cumhuriyet yurtlarını tamamlayacağız; istihdam ofisleriyle genç işsizliğe çare üreteceğiz; hangi marka ve model olursa olsun -yani yönlendirdiğiniz o bir markaya, bir modele değil- gençlerin aldığı ilk bilgisayar ve ilk cep telefonundan tüm vergileri kaldıracağız; yüz yıl önce partimiz ülkeyi demir ağlarla örmüştü, yüz yıl sonra ülkeyi fiber ağlarla örmeye, Avrupa'nın en hızlı ve en ucuz internetini gençlerimize kullandırmaya söz veriyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Fikrini söylediği için gözaltına alınma korkusunu zihinlerden sileceğiz.

ADEM YILDIRIM (İstanbul) - HızRay'ı da yapacaktınız Başkan, HızRay'ı!

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Sevdiğiniz sanatçıların giyimine kuşamına karışıldığı, konserlerinin yasaklandığı, alınıp sorgulandıkları bir sürecin asla muhatabı olmayacaksınız. Gençlere söz veriyoruz: Yasaksız Türkiye, vizesiz Avrupa geliyor. (CHP sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; emeklilere özel bir başlık açmak gerekiyor. Bugün ülkede en düşük emekli maaşı 16.800 lira, 16 milyon emeklinin ortalama maaşı ise sadece 21 bin lira. Açlık sınırının 30 bin lira olduğu bu ülkede bu ücretler zulümdür ve vefasızlıktır; emeklilerden bahsediyoruz, 16.800 lira vefasızlıktır.

Ben meydanlarda söylüyorum. Tabii, meydan deyince AK PARTİ'li arkadaşlar belki bilemeyebilirler; şehirlerin ortasında, ahalinin geldiği, bizim haftada 2 kez tıka basa doldurduğumuz, sizin pek gelmediğiniz bir yerden bahsediyoruz. (CHP sıralarından alkışlar)

NİLGÜN ÖK (Denizli) - Sen daha yeni keşfettin orayı, daha yeni!

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Meydanlarda söylüyorum: 2002'de en düşük emekli maaşı 8 çeyrek altın alıyordu, 8 çeyrek altın; bugün en düşük emekli maaşı 1,5 çeyrek altın alıyor. Yalansa -işte burada- hesabı kuvvetli Plan ve Bütçe Başkanımız ya da Değerli Cumhurbaşkanı Yardımcısı çıkar hesaplar; geldikleri gün 8 çeyrek altın alan emekli maaşı 1,5 çeyrek altın alıyor. Meydanlarda soruyorum: 16.800 lira alanlar el kaldırsın. Meydanın yüzde 60'ı, 70'i elini kaldırıyor ve o meydanlarda dünyanın en büyük korosu, Türkiye'nin 16 milyon emeklisi en acıklı şarkısını hep birlikte söylüyorlar. Bu yüzden, AK PARTİ'li arkadaşları Erdoğan'ın "Nereden Nereye" şarkısını değil de emeklilerin bu acıklı şarkısını dinlemeye, bu soruna çözüm üretmeye çalışmaya davet ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Biz en düşük emekli maaşını önce hemen 1 asgari ücrete, sonra da 1,5 asgari ücrete çıkaracağız. Öyle çok büyük bir vaat değil arkadaşlar bu. Yine, rahmetli Ecevit ile Sayın Bahçeli'nin, Mesut Yılmaz'ın koalisyon Hükûmetinde en düşük emekli maaşı 1,5 asgari ücretti, bugün gelinen noktada 0,7 asgari ücret bile değil. Bunu buraya çıkarmak zor bir şey değil, yeter ki birazcık vicdan olsun, birazcık insaf olsun. Maaş zamlarını enflasyona ezdirmeyip kalkınma ve refah payı da vereceğiz emeklilere, bayram ikramiyelerini asgari ücrete yükselteceğiz; bu ülke için yıllarını veren emeklilere vefasızlık etmeyeceğiz. Türkiye'de neredeyse 2 işçiden 1'isi asgari ücret alıyor. Asgari ücret bu ülkede genel ücret oldu artık. AK PARTİ geldiğinde -hemen Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı çıkarabilir- Türkiye, Avrupa'da -altında 13 ülke vardı- 13 ülkeden daha yüksek asgari ücret veriyordu 2001 yılında; bugün sadece 3 ülke kaldı; Arnavutluk, Moldova ve Ukrayna. Bunların dışında bütün ülkelerin asgari ücreti bizden fazla yani Avrupa Birliğindekilerin hepsinin kat kat fazla, bu 3 ülke dışında Avrupa'daki bütün ülkelerin fazla. İlk verildiğinde 558 euro olan asgari ücret bugün 446 eurodur; Almanya'da 2.100 euro, Fransa'da 1.800 euro, Yunanistan'da 1.000 euro, Türkiye'de 446 euro. "Yılda 3-4 kez asgari ücreti zamlayacağız." diye oy aldığınız asgari ücretliye 2024'te de 2025'te de değil 3 kez, 1 kez bile ara zam yapmadınız. 17 bin liradan 22 bin lira yaptığınız, verdiğiniz asgari ücret bugün 6.600 lira eriyerek verildiği günün parasıyla 15.500 liraya düşmüş durumda, şimdi yüzde 25'lik bir zam hesabı yapıyorsunuz. Buradan açıkça uyarıyorum: Emekli maaşları hak ettiği zammı alamazsa ve asgari ücret 27 bin, 28 bin lirada kalırsa yeni ve büyük bir sosyal krizle karşı karşıya kalacağız. Bu konuda iktidar sahiplerini uyarıyorum. Bizim yapıcı bir teklifimiz var: Gelin, asgari ücreti 39 bin lira yapalım. Bu artışın yükünü elbette işverenin sırtına yükleyemeyiz, çalışan sayısına ve sektörüne göre 5.100 lira ile 10.540 lira arasında dört farklı sosyal güvenlik primi desteklemesi öneriyoruz. Bunu yapmak, işçiyi ve işvereni birlikte korumak mümkündür. Bu yapıcı önerimizi sunuyor ve söz veriyoruz: İktidarımızda asgari ücret yılda en az 2 kez, enflasyonun çift haneli olduğu yıllarda yani tek haneye düşene kadar yılda 4 kez güncellenecek. Asgari ücret ilk yıl alınan kıdemle birlikte hızla uzaklaşılan bir ücret noktasına gelecek.

Sayın milletvekilleri, buraya kadar görüyoruz ki AK PARTİ iktidarı nasıl millete iyi gelmediyse bu bütçe de emekliye, işçiye, çiftçiye, esnafa, gençlere, velhasıl bu millete iyi gelmeyecek. 2,7 trilyon lira faiz ödemesiyle faiz lobilerinin, 768 milyar vergi istisnasıyla zenginlerin, "Cebimizden kuruş çıkmayacak." dediğiniz kamu-özel iş birliği projeleriyle, 236 milyar garanti ödemesiyle yandaşların, kırk haramilerin, 5'li çetelerin, kamuda lüks ve şatafatın devamıyla seçkin bürokrasinizin keyfi yerinde olacak ama başka kimseye iyi gelmeyecek.

Rahmetli Demirel'in söylediği gibi, enflasyon ahlakı bozar. Yüksek enflasyon, düşük ücretlilere iğneden ipliğe gelen zamlarla bir ekonomik çöküşü yaşatmaktadır ve ne yazık ki bu çöküş beraberinde bir ahlaki çöküşü getirmektedir. 22.800 lira alan bir asgari ücretli, bir zenginin öğle yemeğine bu parayı bir seferde ödediğini görünce bu memleketten duygusal kopuş yaşamaktadır. Borcu borçla kapatanlar, kredi kartından çekip öbür kartı kapatanlar korkunç bir sarmalın içine sürüklenmektedir. İnsanlar suça, tefecilerin eline, yasa dışı bahse bulaşmaktadır. Gençlerimiz suç örgütlerinin ağlarına doğru sürüklenmektedir. Bugün Türkiye'de sokakta suç ve uyuşturucu çeteleri kol geziyorsa bu, bu büyük ekonomik krizden bağımsız düşünülemez ve çözülemez.

Bir diğer ahlaki çöküntü de artan maliyetleri sözde düşürmek uğrunda insanların sağlığıyla oynanmasıdır. Türkiye'deki en önemli sorunlardan bir tanesi gıda güvenliği sorunudur. Artık insanlar dışarıdan gönül rahatlığıyla yemek yiyemez, lokantada, kışlada, okul yemekhanelerinde zehirlenir duruma gelmişlerdir ve bakın, iktidarınızda -bunların hepsi Ankara'dan fotoğraflarını bizzat arkadaşlarımızın çektiği manzaralar- meyve 60 ila 200 lira, çıkma meyve 20 ila 30 lira; yufkanın normali 120 lira, yırtık yufka 60 lira; tavuk eti 200-250 lira, eskiden tavuk kesilince çöpe atılan taşlık satılıyor, 50 lira, 75 lira; bayat ekmek 8 lira, kırık yumurta 4 lira, çorbalık kemik 150 lira. Bugün Türkiye'yi getirdiğiniz nokta defolu gıdalar noktasıdır. Gıda güvenliğinde büyük sıkıntıların yaşandığı bir sürecin içindeyiz.

Sayın Erdoğan "Millî geliri 17 bin dolar yaptık." diye övünedursun... Hani eskiden fıkralar olurdu ya "Bir Türk, bir Fransız, bir Japon bir araya gelmişler..." diye; bakın, bir asgari ücretli, bir emekli, bir yetim, bir engelli ve bir yaşlı maaşı alanların bir yıllık toplam geliri, beş fakirin toplamı 15 bin dolar. Erdoğan 17 bin dolar millî gelirden bahsediyor; onu bu beş yoksula anlatsın, bu beş yoksula anlatsın. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bugün dış politika ciddiyetle ele almamız gereken temel bir alan. Gazi Mustafa Kemal Atatürk bize "yurtta barış, cihanda barış" ilkesine dayanan, komşularla iyi ilişkiler içinde olan bir dış politikayı miras bıraktı şüphesiz. Dolayısıyla dış politikamızın damatlar, mahdumlar, enişteler üzerinden ilişkiler kurularak ciddiyetsiz bir yöne evrilmesi büyük bir talihsizliktir. Dış politikamız iktidardaki birkaç kişinin çıkarı için değil 86 milyonun ali menfaatleri için yürütülmelidir. Ancak Sayın Erdoğan'ın ABD Başkanı Trump'la kurduğu ilişki millî menfaatleri önceleyen bir ilişki değil parti menfaatlerini, kendi menfaatlerini önceleyen bir muhtaçlık ilişkisidir. ABD'nin Dışişleri Bakanı "Trump'tan beş dakika randevu almak için bize yalvarıyorlar." demiştir. ABD'nin Ankara Büyükelçisinin şu sözlerini duyduk, biz unutmadık, siz nasıl unuttunuz? Ankara'da oturmaya bile tenezzül etmeyen bu beyefendi "Trump, Erdoğan'a onda olmayan bir şey yani meşruiyet veriyor." demiştir. Bolca TikTok paylaşımları yapmakla meşgul olan Dışişleri Bakanımız bu elçiyi Dışişleri Bakanlığına çağıramamış, kendisine haddini bildirememiştir. Sayın Erdoğan kendisine yapılan bu sayısız saygısız dile karşı "Yahu, siz kim oluyorsunuz? Ben meşruiyeti sadece milletten alırım." diyememiştir. Bunları diyemeyen Sayın Erdoğan, Trump'ın oğluyla İstanbul'da ofiste gizli gizli oturup konuşup babasından randevuyu oğlundan istemiş, oradaki ön mutabakatın gereği olarak Amerika seyahatine gittiği gece Amerikan mallarında vergi indirimi, Çin mallarına vergi bindirimi, Trump'la görüşmede 225 Boeing siparişi ve pahalı LNG anlaşmaları imzalamış, nadir toprak elementlerimizi bile pazarlık unsuru yapabilmiştir. Bugün Gazze halkı vatanlarından sürülmek istenirken, Trump oraya lüks oteller yapacağını anlatırken bu büyükelçi "Türkiye Akdeniz'den Hazar Denizi'ne kadar İsrail'le sıkı bir iş birliği içine girecek." diyebilmekte, Erdoğan dönüp de bunu yalanlamaya bile kalkışamamaktadır çünkü dediğim gibi, bir muhtaçlık ilişkisi vardır. Trump, Erdoğan'dan bu kadar tavizi aldı; peki, Erdoğan Trump'tan ne aldı? Kendine meşruiyet alacakmış, bunu söylüyorlar. Ya haddini bildirsin ya da yere batsın onun meşruiyeti! Yere batsın onun meşruiyeti! (CHP sıralarından alkışlar)

Tabii, eğri oturup doğru konuşalım, Trump'tan esas beklenti icazetini verdiği 19 Mart darbesine ses çıkarmaması, muhalefete karşı AK PARTİ'yi desteklemesidir. Müesses nizamın hamisi Trump yönetimidir, aktörü AK PARTİ iktidarıdır. Bizim mücadelemiz bir avuç insanın menfaati için kurgulanan müesses nizama karşı bu milletin haysiyet mücadelesidir. (CHP sıralarından alkışlar) İktidarımız dünyadaki hiçbir lidere karşı boyun bükmeyecek; dış politikamız mahdumlarla, damatlarla ciddiyetsiz bir yöne evrilmeyecek; iç barışını sağlayan, huzura kavuşan Türkiye, Orta Doğu'da barışın, kardeşliğin, refahın liderliğini yapacak; Cumhuriyet Halk Partisi, Batı ittifakının bir parçası olduğunun farkında olarak Avrupa Birliği için en kararlı adımları atarken Rusya, Çin, İran'la barışçıl ve kurumsal ilişkiler tesis edecek; Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlara zaman zaman yüzünü dönüp zaman zaman sırtını dönmeyecek; bu ilişkileri sürekli, kurumsal ve her iki tarafın da lehine sürdürecek, pozisyonunu Amerika'ya göre şekillendirmeyecek; dünyanın her yerinde vatandaşlarımız pasaportlarından gurur duyacak, saygı görecek; demokrasi, adalet ve ekonomide atacağımız adımlar, dış politikada elde edeceğimiz saygınlık bizi lideriyle pazarlık edilen bir ülke olmaktan çıkarıp kurumları ve kurallarıyla, diplomatik kurallarıyla ciddiye alınan, hesaba katılan, vazgeçilmez stratejik bir ortak yapacak, çağdaş dünyanın ayrılmaz bir parçası olarak tekrar orada yerimizi alacağız. (CHP sıralarından alkışlar)

19 Mart yaşanmadan bir ay önce, hemen şuradaki grup salonumuzda demiştim ki bir darbe mekaniği işliyor, bu darbe öncekilerden farklı; bütün darbeler iktidara yapılır oysa bu darbe, mevcut iktidar tarafından sonrakine, şimdiki Cumhurbaşkanı tarafından bir sonraki cumhurbaşkanına yapılmaya niyetleniyor; bu, Türkiye'ye kaybettirir. Maalesef, bu kez tankla, postalla değil cübbeyle geldiler, müesses nizamın dengesi bozulmasın, bir avuç insan rahat etsin diye milletin huzuru ve refahı o gün feda edilmiştir çünkü müesses nizam, değişmeyen aktörleri ve kurguları bu millete dayatılan bir düzendir. Sayın Erdoğan, maalesef, artık, partisine, partinin ana kademesine, kadın kollarına, gençlik kollarına değil bir tek kendi partisinde olan yargı kollarına güvenmektedir. (CHP sıralarından alkışlar)

Arkadaşlar, tepkimizi, üzüntümüzü haklı görmelisiniz, mazur görmelisiniz. Dokuz aydır neler yaşadık biz biliyor musunuz? Darbenin bildirisinin okunduğu sabah "560 milyar liralık yolsuzluk" diye yola çıktılar, bugüne geldik; iddianame, kanıt, kanıt, kanıt... Hiçbir kanıt ortaya koyamadılar, İBB'nin altı yıllık bütçesi 560 milyarın kat kat altında çıktı. Para dolu valizler yalanına sizi de inandırdılar, "tweet" atanlarınız oldu. İddianame çıktı, "Valizlerde 'jammer' var, iletişim özgürlüğüne engel oldular." diyor. "Parkenin altından 2 milyon dolar çıktı." dediler; yalan çıktı, söyleyen gazeteci "Ben de kandırıldım, yanlış oldu." dedi. "İmamoğlu'nun lüks araçları" diye bir garajda araç gösterdiler, araçlar bambaşka bir siyasetçiye ait çıktı. Arkadaşlarımızın tek tek ismini sayarak "Gizli toplantıdan para dolu çantalarla çıktı." dediler, "Görüntü elimizde var." dediler; iddianamede yer almadı, sorulunca yanlış bilgi olduğu çıktı. "İBB'den 1.200 cep telefonu alındı, CHP'li delegelere dağıtıldı." dediler; bir tanesi bile ortaya çıkmadı, ispatlanmadı, iddianamede bu dahi yer almadı.

Değerli arkadaşlar, ya, dokuz ay boyunca bir yalan, yalan, yalan, yalan... Sonra hepsi ortaya çıkıyor. Bu, kul hakkı değil mi? Bu insanların çoluğu çocuğu, eşi dostu, komşusu, o çocuğun okul arkadaşları yok mu? Size yapılsa ne yaparsınız? Bu saydıklarımın hepsi gerçek dışı bilgiyi alenen yayma suçu değil mi? Bakın, Alican Uludağ diye bir gazeteci arkadaş var, bu arkadaş haber yapıyor "Kadın cinayetine yardımdan hükümlü birisi tahliye edildi." diye. Meğersem tahliye edilmemiş, hükümlü izinli olarak çıkarılmış. Bunu, yalan bilgiyi alenen yayma suçundan gazeteciyi ifadeye çağırıyorlar, dava açıyorlar. Ama Fatih Altaylı, İsmail Saymaz, Özlem Gürses'e gelince tekzip bile gelmeden aynı suçtan kendilerini yargılıyorlar, tutukluyorlar, ev hapsine koyuyorlar. Allah için bu memlekette ikili hukuk sistemi yok mu? Eğer bu gazetecilerin bu kadar yalanı atıp da -onlar atmıyor ki yanıltılıyor, kullanılıyor- bunu yayması suç değilse o zaman nasıl oluyor da diğerlerininki suç oluyor? Yok, bu, gazetecilik faaliyeti ise bu niye değil? Burada suç varsa bunlar nasıl cezalandırılmıyor? Ben gazeteciler cezalandırılsın demem ama bir kural varsa herkese aynı uygulansın derim.

Şimdi, bu kadar değerli hukukçu var bu Mecliste; çok değer verdiğim, vicdan sahibi insanlar var. Şimdi söylüyorum; 19 Mart günü arkadaşlarımıza, başta Ekrem Başkana dediler ki: "Bir gizli tanık var, adı Meşe. Bunu diyor, ne diyorsun? Bunu diyor, ne diyorsun?" Meşe, Meşe, Meşe; başka bir şey yok. Sonra bu Meşe kafayı yemiş, intihara kalkışmış, 7'nci kata saldırmış, bilmem ne olmuş. İddianamede Meşe yok; yerine, Meşe'nin söylediği her şey noktalı virgülüne kadar "İlke" diye bir gizli tanığa konmuş.

Vicdan sahibi herkese soruyorum; iddianame orada, açın okuyun; 19 Mart sorgu tutanakları orada, açın okuyun. Yahu, bir tiyatroda oyuncu değişir; hastalanır, değişir. Bir sinema filminde ya da dizi filmde oyuncu değişir; senaryo bellidir, oyuncu değişir. Futbol maçında oyuncu kötü oynar, değişir. Yahu, adalette gizli tanık değişir mi ya? Allah aşkına, gizli tanık değişir mi? (CHP sıralarından alkışlar) Bir oda var, odada 3 kişi var; "Ben Meşe'yim, gördüm bunları." diyor, Meşe gitmiş, İlke gelmiş; "Ben İlke'yim, gördüm bunları." diyor. Yahu, oyuncu değiştirir gibi gizli tanık değiştiren bu sistem iftiradan başka bir şey üretmemektedir. Onun için, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak talep ettik; Sayın Bahçeli destek verdi, Sayın Erdoğan "Sayın Bahçeli böyle diyorsa makuldür." dedi. Hani bu, TRT'den yayınlanacaktı? Geçtiğimiz gün getirdik; TRT'den bir kanaldan yayınlanmasına, isteyen kanalların canlı yayınlamasına niye "hayır" oyu verdiniz? Niye verdiniz biliyor musunuz? Çünkü iddianamenin arkasında siz de duramıyorsunuz, kimse de duramayacak. (CHP sıralarından alkışlar)

Vicdan sahibi eski siyasetçilere soruyorum: Bu suçlamaların hepsiyle -irtikap, rüşvet, ihaleye fesat, terör örgütlerine destek vesaire-Sayın Erdoğan da yargılandı mı, yargılanmadı mı?

Manisalı hemşehrim Değerli Yenişehirlioğlu yalan bilmez, doğruyu konuşur.

ADEM YILDIRIM (İstanbul) - Yargılanmadı.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Yargılandı ancak tutuksuz yargılandı.

ADEM YILDIRIM (İstanbul) - Erdoğan şiir okudu diye yargılandı; hırsızlık yaptı diye yargılanmadı, şiir okudu diye yargılandı.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Bir gün bile eve polis gelmedi, Vatan Emniyete götürülmedi; tutuksuz yargılandı, yargılandığı davaların bazıları bitmeden dokunulmazlığa kavuştu.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Özel, on dakika hiç kesmedim sözünüzü, on dakika ilave oldu.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Tamam, on dakikaya bitiriyorum.

BAŞKAN - Yani lütfen toparlarsanız...

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Şu kadarını söylüyorum: Benim o zaman da her zaman da bu Meclis tutanaklarında 50 kere de eleştirdiğim şekilde, Erdoğan bir şiir okudu diye bir ceza aldı, cezası kesinleşince -bakın, şiiri değil, ceza almasını eleştiriyorum- telefon geldi, davet edildi -artık belediye başkanı değil- Saraçhane'de çıktı, mitingini yaptı, gitti, cezaevine yerleşti; koğuş arkadaşı ayarlandı, cezaevinde şiir kaseti çıkardı arkadaşlar ve İBB Başkanı değil, düşmüş artık. Şu anda, bu kadar hukukçu var ya, bu kadar hukukçu var; "masumiyet karinesi" diye bir şey var.

NİLGÜN ÖK (Denizli) - Hangi masumiyet?

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Ekrem İmamoğlu şu anda İstanbul Belediye Başkanı. (CHP sıralarından alkışlar) Devlet üçte 2 maaşını ödüyor, seçilmiş Belediye Başkanı. Hakkında iddianame var, daha tensip zaptı bile yok. Olsa ne yazar, yargılanacak; yargılansa ne yazar, ceza alacak; ceza alsa ne yazar, istinaf alsa ne yazar, Yargıtay; ancak o gün "suçlu" diyebiliyorsunuz. Onda bile AİHM'de adil yargılanma hakkıyla ilgili denetim imkânı var.

Şimdi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının yaptığı bütün açıklamalarda "İmamoğlu çıkar örgütü başkanı, kurucusu, suçlusu..." Ya, masumiyet karinesi...

Özlem Hanım siz iyi bir hukukçusunuz, bu dili nasıl kabul edebilirsiniz? Nasıl olur da bir kişinin cezası kesinleşmeden ona "suç örgütü lideri" diyebilir bir başsavcı. Yine soruyorum Özlem Hanım: HSK'nin Başkanı Adalet Bakanı, HSK'nin kendi talimatlarına göre "Başsavcılık açıklamaları kısa, net, yapılacak yargılamayı yönlendirmeyecek şekilde olur." diyor. Nasıl "asrın yolsuzluğu" der?

ADEM YILDIRIM (İstanbul) - Ne diyecek başka? İddianamede ne demesi lazım?

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Nasıl "İddianamemizde şu var, bu var." der? İddianameyi yazacaksın, susacaksın, ondan sonra iddianame konuşacak; sen hazırlayan savcısın. Savcılık makamı bir bütün, bir meslektaşın bakalım senin yazdığın o iddianameyle hangi mütalaada bulunacak? Yahu, gerçekten bu kadar haksızlığın, bu kadar eşitsizliğin karşısında susulamaz. Ekrem İmamoğlu seçilmiş Belediye Başkanı, Belediyeden resmini indiriyorlar, sesini kısıyorlar, kendi temelini attığı kreşe tebrik yazısı yolluyor, okutturmamaya çalışıyorlar. Olacak iş değil bunlar. Bir kişiye durduk yerde bu muamele yapılmaz ve bir kez daha söylüyorum, bir kez daha: HSK'nin dönüp bu Başsavcıya bakması lazım. AK PARTİ'den bazı arkadaşlara söylüyorum: Yok MASAK raporu -başsavcıya ait- yok mal varlığı, yok filanca noterden noter işlem evrakı, yok villa tapusu, yok 100 milyonluk villa almaya niyet, yok Lüksemburg'daki çift maaş, yok efendim senfoniler menfoniler, ıvırlar zıvırlar... Arkadaşlar, ben mi atadım Akın Gürlek'i, bu bilgileri bana yollayıp benim söylememi söylüyorsunuz? Akın Gürlek'i atayana gidin konuşun, Akın Gürlek'i atayana gidin konuşun. (CHP sıralarından alkışlar) Gelmiş burada bir grup: "Efendim, Akın Gürlek gelecekmiş, dokunulmazlık için Adalet Bakanı olacakmış, aman bunlar konuşulsun." Kardeşim, Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olması umurumda değil benim; benim umurumda olan adil yargılanma, benim umurumda olan bu iftiraların açığa çıkmasıdır, sizin iç meselelerinizle meşgul değiliz biz. (CHP sıralarından alkışlar) Akın Bey de ne zaman isterse bize ulaştırılan belgelerin hepsini ona veririm. Günü geldiğinde... Şunu söylüyorum: HSK'ye daha bugün ya, bugün, kendisiyle ilgili yaptığımız başvuru değerlendirme dışı, değerlendirme dışı. Gün gelecek, herkes bağımsız yargı önünde hesap verecek. (CHP sıralarından alkışlar) AK PARTİ'nin kara oyunlarına, kara propagandasına, kendi iç kavgasına kimse bizi alet etmesin. Bizim elimizden namusuyla karar veren kimseye bir kötülük gelmez. Namuslu hiçbir savcı bizden korkmasın, namuslu hiçbir hâkim korkmasın ama cellatlık yapmaya gelenler, "Gelecekte bu parti iktidar olmasın." diye ona darbeyi hukuk yoluyla yapmaya çalışanlar mücadelemizden korksunlar, geleceklerinden de korksunlar. (CHP sıralarından alkışlar)

Son sözüm, Sayın Başkan...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

(AK PARTİ sıralarından "Aday ol!" sesi)

BAŞKAN - Sayın Özel, lütfen toparlayın, on beş dakika oldu.

Buyurun.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Değerli milletvekilleri, bu bütçede ülkemizin çoklu krizlerini hafifletecek bir çare yok ama "Bir çare varsa sen söyle." dersen, bu ülkeyi seven kendi hesabına devleti alet etmesin yeter.

Bakın, bu borsamız. Herhâlde bu borsa düşünce sevinen kimse yoktur aramızda, yükselince de kaygı duyan yoktur. Bu, bütün şirketlerimizin toplamıyla ilgili bir iş. 19 Martta yüzde 9 düştü bu borsa, 30 Haziranda partimize açılan dava ertelenince yüzde 5,5 çıktı. Bu borsa, İstanbul İl Başkanlığımıza kayyum atandığında yüzde 6 düştü, kurultay davası ertelenince yüzde 6, düşünce yüzde 5 çıktı, "CHP'ye kapatma talebi" yazınca iddianamede yine o gün düştü. Eğer bu ülkeyi seviyorsanız bu ülkede mertçe mücadele edeceksiniz. Yıllarca yarıştık, kazandınız, biz kabullendik. Son seçimi biz kazandık, birileri kabullenemedi ama bu ülkeye bu kötülükleri yapmayacaksınız. Milletin Meclisi milletin dertlerine çözüm üretemez hâldedir. Eğer bu Meclis milletin Meclisi değilse bundan sonra her cadde, her sokak, her meydan bizim için milletin meclisidir. (CHP sıralarından alkışlar) Biz hem milletin Büyük Millet Meclisinde hem de milletin gerçek meclislerinde onlarla birlikte olmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz. Milletin kalbinde siyaset yapıyoruz, kalbinde siyaset yapmaya devam edeceğiz. Terörsüz ve demokratik Türkiye için kararlılıkla çalışacağız, Komisyona katkı sunmaya devam edeceğiz. Bu ülkenin barış umutlarının birilerinin çıkar hesaplarına kurban edilmemesi için samimi ve ciddi bir sürecin içinde olacağız. Cumhuriyet Halk Partisi olarak kayyımlara itiraz ediyoruz, AİHM kararları uygulansın diyoruz, Anayasa Mahkemesi kararları uygulansın diyoruz. 29 maddelik demokratikleşme paketi önerdik, gelin, hep birlikte bunu geliştirelim, hayata geçirelim, bu ülke hep birlikte kazansın diyoruz.

Türkiye'de Kürtler ile Türklerin kardeşliğini, barışını savunuyoruz. Bundan sonra bu bütçeleri, bu paraları silahlara, savaşa, terörle mücadeleye harcamak yerine Kürt'ün de Türk'ün de ortak geleceği için harcayalım diyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Bunun için Türkiye'de son Kürt "Benim sorunum vardır." demeyene kadar Kürt sorunu vardır, son Alevi "Artık sorunum kalmadı." diyene kadar Alevilerin sorunu vardır. Demokratik bir mücadelede tüm Kürtlerin ve Alevilerin kendilerini Türkler ve Sünniler kadar eşit hissedecekleri, bu devlete sahip çıkacakları yarınlar için her türlü mücadeleyi vermeye biz hazırız, buradayız. Türkiye'deki Kürtlere de barış ve huzur diliyoruz, Suriye'deki Kürtlere de barış ve huzur diliyoruz. Suriye'deki Kürtlerin de Arapların da Dürzilerin de Türkmenlerin de son günlerde gördükleri muameleyle yüreğimiz ağzımızda izlediğimiz Alevilerin de anayasal güvenceye sahip olmalarını, Suriye'de birlikte yaşamalarını, hiçbirisinin ezilmemesini, katledilmemesini, Suriye'de de demokrasi olmasını, barış olmasını istiyoruz. Suriye'deki Kürtlerin demokratik bir barış ve huzur içinde olması Türkiye için büyük bir güvencedir. Sınırımızda kardeşlerimizle kardeşçe komşuluk yapmak istiyoruz. Türkiye'de de Suriye'de de Orta Doğu'da da dünyanın egemen devletlerinin birtakım planları, programları çerçevesinde bizlere biçilen rolleri oynamak, başkasının oyununda bir rol sahibi olmak, başkasının planının parçası olmak değil kendi planımız, kendi hesabımız, kendi büyük kardeşlik ve barış projemiz Türkiye'ye de Orta Doğu'ya da huzur, refah ve kalkınma getirsin istiyoruz. Birtakım hesaplarla Türkiye'yi bambaşka yerlere sürüklemeye çalışanlara karşı bir arada durmanın, bu ülkenin menfaatleri için davranmanın, risk almanın gerekliliğinin farkındayız. Türkiye'nin üniter yapısının korunduğu, dostluk ve kardeşlik içinde eşit vatandaşlığın herkes tarafından iliklerine kadar hissedildiği demokratik bir Türkiye için buradayız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sadece selamlayın, buyurun.

ÖZGÜR ÖZEL (Devamla) - Selamlıyorum.

Ülkenin kurucu partisi olarak da buradayız; son seçimlerin 1'inci partisi, tüm anketlerin 1'inci partisi, yarının iktidar partisi olarak buradayız. (CHP sıralarından alkışlar) Kimseye kötülük yapmaya değil 86 milyona elini uzatmaya, barışmak gerektiğinde barışmaya, birlikte mücadele gerektiğinde birlikte mücadele etmeye, bu ülkeyi kalkındırmaya, birlikte büyümeye, birlikte kazanmaya, kardeşçe paylaşmaya, kardeşçe yaşamaya geliyoruz.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sağ olun, var olun. (CHP sıralarından ayakta alkışlar)