| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 76 |
| Tarih: | 11.04.2025 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA TUNCER BAKIRHAN (Siirt) - Sayın Başkan, partilerin kıymetli Genel Başkanları, çok değerli milletvekili arkadaşlar; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Yine, cezaevinde bulunan başta Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş şahsında bütün arkadaşlarımıza Meclisten selam ve sevgilerimizi yolluyoruz. (DEM PARTİ sıralarından alkışalar)
Sevgili Sırrı Süreyya Önder şahsında da yıllardır bizimle birlikte barış ve demokrasi mücadelesi veren ama bugün aramızda olmayan bütün arkadaşlarımızı da rahmet ve minnetle anıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
Yine, bugün, İstanbul'da bir uyuşturucu baskınında yaşamını yitiren polis memuru Emre Albayrak'a Allah'tan rahmet, ailesine başsağlığı dileklerimi ileterek konuşmama başlamak istiyorum.
Değerli milletvekilleri, bugün burada yalnızca 2026 yılına ait gelir ve gider kalemlerini konuşmuyoruz. Bütçe sıradan bir belge değildir, bir ülkenin gerçek aynasıdır. Bu aynada ahlaktan hukuka, ekonomiden sosyolojiye kadar her şey çok net görünür. Servetin kimde toplanacağından kimlerin yoksul kalacağına, kimin hukuk içinde sayılacağına kadar geniş bir yelpazeyi iktidarın tercihleri belirliyor. Tek bir örnek vereceğim: Toplumsal barışı konuştuğumuz bugünlerde önümüzde duran 2026 bütçesinde savunma ve güvenlik kalemlerine ayrılan kaynak önceki yıla oranla yüzde 34 oranında artırılmış durumda. Savunma ve güvenlik harcamaları artırılırken sosyal devletin, adaletin, yerel demokrasinin, barışın ve hukukun bütçesi kısılıyorsa orada bir tercih konuşuyoruz demektir. Türkiye her devlet gibi savunma ve güvenlik için tabii ki bütçe ayıracak ama savunmaya 10 verilip sağlık, eğitim ve adalete 1 bırakılıyorsa bu denge sorunu değil bir tercih sorunudur. İşte, tam da bu yüzden diyoruz ki: Bütçe rakamları değil siyasi tercihleri konuşmaktır. Türkiye tarihi boyunca yaşanan bazı tarihsel kırılmalar siyasi, ekonomik ve toplumsal hayatımızı baş aşağı götürdü. Takvimler 4 Mart 1925'i gösterdiğinde cumhuriyet yönetimi Takrir-i Sükûn'da değil demokratikleşme rotasında ısrar etseydi Türkiye'nin harcı demokrasiyle karılırdı. 1960'lı yıllarda demokrasinin özü olan millî iradeye saygı esas alınsaydı Başbakanını ve bakanlarını idam eden bir ülke utancını hafızalarımızda taşımayacaktık. 1970'li yıllar demokratik olgunluk içerisinde geçseydi ne gencecik insanlarımız idama giderdi ne 24 Ocak kararlarıyla emekçiler hedef alınır ne de 12 Eylülde tank paletleri siyasetçileri ve halkı ezebilirdi. 1992'de bir halkın bayramı olan Nevroz tehdit olarak değil ortak değer olarak kabul edilseydi karanlık yapılar 90'lı yıllarımıza karabasan gibi çökmeyebilirdi. 2007 yılında bu ülkede vesayetçilerin değil demokratik normların sözü geçerli olsaydı "367" adlı darbe girişimi tarihimizin kara sayfalarında yer almazdı. Tarih 15 Temmuz darbe girişimini yazdığında cevabımız 20 Temmuz OHAL ilanı değil de daha fazla demokrasi, adalet ve hukuk olsaydı bu ülke Orta Doğu'nun tüm halklarına büyük bir umut olacaktı. Bugün riskleri ve tehditleri değil umutları, emekçilerin, ezilenlerin bütçesini konuşuyor olacaktık. Takvimler 4 Kasım 2016'ya geldiğinde Selahattinler, Figenler evlerinden alınmasaydı, belediyelere kayyum atanmasaydı demokratik siyaset darbelenmezdi. 2025'ten objektifleri geçmişin acı hatıralarına çevirdiğimizde, antidemokratik her uygulama bu ülkenin yurttaşlarına yoksulluk, gözyaşı, acı ve keder olarak döndü. Türkiye'de cumhuriyet demokrasiyle buluşsaydı bu topraklarda yaşayan her yurttaşın bambaşka bir hikâyesi olabilirdi.
Değerli Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; bir tarihsel kırılma var ki ülkemizin bütün enerjisini harcadı; devasa, toplumsal ve ekonomik maliyetlere neden oldu. 1923 sonrası başlayan Kürt isyanları ve bu isyanlar karşısında gelişen bastırmalarla bir yüzyılı geride bıraktık. Kürt meselesini konuşurken önce şunu tespit etmemiz gerekiyor: Bu ülkeyi bir asırdır yönetenlerin en temel hatası Kürt meselesini yanlış teşhis etmesidir. Teşhisi yanlış olunca Kürt sorununu ortadan kaldırma yolları da hep hatalı oldu. Kürt meselesinde yıllardır hep düğüm üstüne düğüm atılıyor, bu düğüm âdeta Gordion düğümüne dönüştü. Yıllar boyunca bu mesele terör parantezine sıkıştırıldı, "Geri kalmışlık." denildi, "Kandırılmış, aldatılmış bir avuç insan." denildi. Oysa Kürt meselesi az gelişmişlik sorunu değildir, Kürt meselesi kandırılmış ya da aldatılmış bir topluluğun problemi de değildir, Kürt meselesi terör sorunu hiç değildir; eşit yurttaşlık meselesidir, demokratik haklar meselesidir, bir varlık meselesidir ama en önemlisi Kürt meselesi bir hukuk meselesidir. Kürt'ün hukukunu tanıma üniter devlet için de pekâlâ mümkündür. "Üniter devlet" demek ne devletin inkârı ne de Kürt'ün inkârıdır. Kürtlerin eşit yurttaşlar olarak hakkını savunması üniter devlet için bir risk değil, aksine bir güvencedir. Kürt meselesi günlük siyasetin gürültüsüne kurban edilecek bir başlık değil, canların yitirildiği, ocakların söndüğü tarihsel bir olgudur. Kürt meselesi yıllarca düğüm aklıyla yönetildi ve sonuç hep hüsran oldu. Artık barış siyasetini çözüm aklıyla kuralım diyoruz.
Saygıdeğer milletvekilleri, tarihe hangi ufuktan bakarsanız yol haritanız da ona göre şekillenir. Devletin baktığı tarih ufkunda bazı hakikatler maalesef görmezden gelindi. 1921 Anayasası'nı hazırlayan Komisyonun Sözcüsü İsmail Suphi Soysallıoğlu Birinci Meclis tutanaklarında yerelliği önceleyen adımlar öneriyordu. Benzer şekilde Mustafa Kemal meselesinde de hakkaniyetin terazisini kurmak gerekiyor. 1920, 1921, 1922'deki Mustafa Kemal tarihin tozlu raflarına gönderilirken 1923 sonrasının Atatürk'ü resmî anlatının baş köşesinde tutuluyor. 1921 Anayasası'nı kaleme alırken yerel demokrasiyi kabul eden Mustafa Kemal'i tarihten silmemek gerek, tarihin tozlu raflarından indirmek gerek. Bu hakikati silen resmî anlatıyı artık bir tarafa bırakmalıyız, gerçeğe odaklanmalıyız. 1921'in yerelliği önceliğin o kurucu ufku bugün unutulmuş bir imkân olarak karşımızda duruyor. Tam yüz altı yıl önce Erzurum Kongresi'nin sonuç bildirgesinde Türk-Kürt ortaklığına atfen şunlar yazılır: "Saadet ve felakette tam ortaklığı kabul eder ve gelecek hakkında aynı amacı hedef alır." Yani daha kuruluş aşamasında ortak vatan fikri ile hukuk fikri yan yana duruyor, sonra hukuk kısmı unutuluyor. Cumhuriyet, Kürtlerin omuz verdiği bir kurtuluşun ardından ilan ediliyor ama Kürt'ün hukuku kurucu metinlerin dışına itiliyor. Sayın Devlet Bahçeli 18 Kasım 2025 tarihli grup konuşmasında cumhuriyetin kuruluş dönemine dair çok önemli bir tespitte bulundu: "Hazırlık ve mayalanma dönemi kongreler marifetiyle yani demokratik yollarla icra edilmiştir." demesi aslında bugün daha fazla demokrasiyi esas almayı işaret ediyor. Nasıl ki o gün Osmanlı İmparatorluğu'nun derin bunalımı kongreler ve Meclis eliyle yani halkın iradesinin çoğulcu temsil biçimiyle aşılabildi ise bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu bölgesel tehditlere ve içerideki çoklu krizlere çözüm de ancak demokrasiyle mümkün olacaktır. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)
Tarihe dürüstçe baktığımızda Balkanlarda yaşanan ağır yenilginin önemli sebeplerinden birinin Anadolu'da sağlanamayan birlik olduğunu görürüz. Kürt tehlikede ise Türk de tehlikededir. Kaderleri iç içe geçen iki halkız. Millî mücadelenin kazanılmasını sırrı ise Anadolu'da sağlanan birlikteliktir. 1990'ların başında Sovyetler Birliği çökerken Türkiye için çok büyük jeopolitik fırsatlar doğduğu aslında ancak Kürt meselesini çözmemekte ısrar eden anlayış tüm enerjiyi içeri harcadı. Devletin etrafını saran çeteler, karanlık yapılar bu fırsatları heba etti. Kürt meselesi çözülebilseydi 90'lar Türkiye için muazzam bir demokrasi ve sıçrama dönemine dönüşebilirdi. Bir yüzyılı iç gerilimlerle geçirdik, artık, geçmişe bakıp ders almak zorundayız. İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy "Tarihi 'tekerrür' diye tarif ediyorlar/Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?" der. Biz tarihten doğru dersi çıkarmaya, "vifakı kadime" yani sonsuz ve kadim kardeşliğe davet ediyoruz herkesi. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Tehlikeleri birlikte göğüsleyeceğimiz ama saadeti de ortak yaşayacağımız yeni yüzyıla artık hep birlikte adım atmalıyız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüzyılın başında, cihan devletinden geriye Anadolu kaldı. Bu devasa küçülme, Türklerde bir türlü dinmeyen tarihsel korkuların tohumunu ekti. Kürtlerde ise yarı yolda bırakılmışlığın güvensizlik ve kuşkusu kaldı ama bir hakikat daha var; birbirimizden başka çaremiz yok, bizler bir evin içindeki odanın birbirine bakan iki duvarıyız, iç barışı besleyecek güçlü bir hafızaya sahibiz. Bu coğrafya, yüzyıllarca, sadece devletlerin, imparatorlukların değil, hikmetin, merhametin, adaletin de doğduğu, yaşadığı, yayıldığı bir coğrafyadır. Bu yüzden değil mi ki bir Mevlevî ilahisi, bir Türk bozlağı, bir Kürt "..."(*), bir Ermeni ağıdı, bir Laz tulumu duyunca aynı duygunun paydaşları olmamız. "..."(*) ozanlar bu kadim kültürden beslendiler, arifler de dervişler de aynı gözeden su içtiler. Kürt şair Cigerxwin "..."(*) dizesinde her zenginliği ırmakların çağıldaması olarak tarif eder. İşte bizim de duygumuz Cigerxwin'un duygusudur. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Büyük edebiyatçı Yaşar Kemal "Bir kuşun iki kanadıyız, biri kırılırsa uçamayız." diyerek birimizin diğeri olmadan kendini bulamayacağını ifade etmiştir. Barışa ve kardeşliğe giden yol Yunus Emre'nin sözlerinde saklı. Ne diyor Yunus: "Gelin tanış olalım. İşi kolay kılalım." Barışı ve beraberliği büyütmek tanışmaktan, diyalogdan geçer; konuşmak ve komşu kelimelerinin konmak yani bir yere yerleşmek fiilinden türediğini biliyoruz. Konuşmak ve komşuluk Kürtler ve Türkler için aynı dalda durmak, aynı manzaraya birlikte bakmaktır. Bunu unuttuğumuzda ayrılıklar, hatırladığımızda birliktelikler büyür.
Değerli milletvekilleri, yarım asırdır süren çatışmalı süreçte büyük acı ve yıkımlara tanık olduk. Kaybeden milyonlar oldu ama ne yazık ki kazananlar da oldu. Çatışmadan beslenen bir sermaye ve bürokrasi kesimi, düşmanlık siyasetinden beslenen bazı siyasi odaklar da oldu. Bu azınlık grup devletin, siyasetin, medyanın, ekonominin her yerine sızdı. İşte, "darbe mekaniği" dediğimiz şey tam da bu her yere sızan dinamikler aracılığıyla oluyor. Sayın Öcalan'ın "darbe mekaniği" ifadesi çok çarpıtıldı. Darbe mekaniği birbirinden ayrıksı görünen birçok çevrenin tarihsel korku ve refleksleri örgütleyerek harekete geçirmesidir. Darbe mekaniğinin üstesinden barış iradesini, çözüm kararlılığını güçlendirerek ancak gelebiliriz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) İtalyan düşünür Gramsci der ki "Eski dünya ölüyor, yenisi doğamıyor. Bu alaca karanlıkta canavarlar türüyor." Bugün içinde bulunduğumuz eşik tam da budur. Bugün barışın doğuşunu engelleyenler yani kendi çıkarını ortak iyiliğin önüne koyanlara karşı her zamankinden daha fazla kararlı olmalıyız, yeni bir günü hep birlikte doğurabilmeliyiz.
Ekranları başında bizi izleyen değerli halklarımız, bugün iktidarın adil ve demokratik bir yönetim anlayışına geçmesi asıl meseledir. 86 milyon yurttaşı, 100 binlerce okulu, binlerce kamu kurumunu, milyonlarca insanı merkezden yönetmeye çalışmak artık hem imkânsızdır hem de sağlıksızdır. Demokratik aklın gereği yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir, zamanın ruhu yerel demokrasidir. Mahalledeki sorunu Ankara'da tek bir masadan çözemezsiniz. Hukuku ve demokrasiyi rota edinemeyen bir Türkiye ne idari ne etnik ne de inançsal gerilimleri çözebilir. Dicle kıyısındaki, Hemşin Yaylası'ndaki bir köyün derdini ancak o köyle birlikte karar veren bir yerellik çözebilir. Yerel demokrasi ülkeyi bir arada tutan harçtır. Yerel yönetimlerin kayyum uygulamalarıyla değil, halkın seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetilmesini istiyoruz. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi Diyarbakırlı yurttaşın olduğu kadar Manisalı yurttaşın da hakkıdır. Bu adımlar, sadece Kürtlerin hukukunu değil, cumhuriyetin de hukuk içinde meşruiyetini pekiştirecek önemli adımlardır.
Değerli arkadaşlar, Kürt meselesinin son kırk yılı konuşulurken herkesin bildiği ama çoğu zaman yüksek sesle tartışmaktan kaçındığı bir gerçek var: Sayın Öcalan bu meselenin çözümünde yok sayılması mümkün olmayan bir aktördür. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) 1993'ten bu yana farklı dönemlerde çeşitli ateşkes ve müzakere çağrıları yaptığını hepimiz biliyoruz. 1 Ekim 2024'te Meclis açılışı vesilesiyle başlayan çözüm tartışmaları bir kez daha bize şunu gösterdi: Bu mesele susturarak değil, konuşarak çözülür. Çatışmanın sona ermesi yönünde etkisi olabilecek her aktör, hukuk çerçevesinde, şeffaf ve demokratik bir müzakere zemini içinde bulunmalıdır. Bu sürecin seyrini belirlemiş Öcalan'ın barış için söz kurması kadar doğal bir şey yoktur. Bunun yolu da yaşam, iletişim ve çalışma şartlarının sağlanmasındadır. Tam da bu noktada, Sayın Öcalan'ın "Kürtleri cumhuriyete hukuk kapısından dâhil etmek istiyoruz." tespitinin çok önemli ve kritik olduğunu belirtmeliyiz. Cumhuriyet sadece 1923'te ilan edilmiş bir rejim değişikliği değildir, cumhuriyet ilan edilmiş ama eksik bırakılmıştır. Bugün artık o eksikliği tamamlamak zorundayız; bunu Kürt olgusunu cumhuriyetin yasallığına ekleyerek tamamlayabiliriz, peki sadece Kürtleri dâhil ederek bu eksiklik tamamlanır mı? Tabii ki hayır. Cumhuriyetimizin 2'nci yüzyılında dışlanmış kesimlerin de merkeze geldiği, yeni ve demokratik bir Türkiye'yi arzuluyoruz. Cumhuriyetin 2'nci yüzyılı demokrasiyle taçlandığında bütün kesimlerin ülkeye aidiyet duygusu ve bağlılığı artar.
Peki, ülkenin iç bütünlüğünü sağlamak için neler yapabiliriz? Anayasa'da eşit yurttaşlık ilkesini güçlendiren kimliklerüstü bir hukuk dili kurabiliriz, ana dilde eğitim ve kamusal hizmetlere erişimi evrensel hak olarak güvence altına alabiliriz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Demokratik entegrasyon yasaları çıkararak karşılıklı güven ve kararlılıkla toplumsal uyumu güçlendirebiliriz. Barış yasasıyla toplumdaki etnik, inançsal, sınıfsal gerilimleri eşitlik ve özgürlük temelinde çözebiliriz. AİHM ve AYM kararlarının eksiksiz uygulanmasını sağlayabilir, ceza ve infaz mevzuatını demokratik standartlara çekebiliriz.
Bugünü konuşurken tarihin kapısını aralayıp geçmişe bir bakalım. 1500'lü yıllarda Osmanlı hükümdarı Kürtlere bir notla birlikte altında mührü bulunan beyaz bir kâğıt gönderir. Notta aynen şöyle yazar: "Dilediğinizi yazın, kanun değerindedir." Bu anlatı bir yönetim aklının Kürtleri ne kadar iyi tanıdığını ve kıymet biçtiğini göstermesi açısından çok önemlidir. Bugün bizim ihtiyacımız beyaz kâğıdı sadece Kürtlere değil, tüm yurttaşlara uzatan "Gelin, bu ülkenin hukukunu birlikte oluşturalım." diyen demokratik cumhuriyet aklıdır. Artık yüz yıllık cumhuriyete eşlik eden ikili hukuk anlayışına son verip bütüncül hukukla barışı kurmak gerekiyor.
Değerli arkadaşlar, yüz yıl önce emperyalist güçler bu coğrafyayı cetvelle böldüler. Bugün Orta Doğu'da âdeta bitimsiz hâle gelen gerilimlerin, soykırımların, göçlerin, isyanların temel nedeni emperyalist güçlerin yüz yıl önceki müdahaleleridir, sadece sınırları değil, kaderlerimizi de çizdiler. Artık bu girdaptan çıkmalıyız. Orta Doğu'da sınırları değiştirmeden anlamsızlaştırmalıyız. Toplumsal etkileşimi büyütecek, ekonomik entegrasyon ve siyasi istikrarı sağlayarak bölge barışının anahtarını ellerimize alabiliriz çünkü bu bölge halkları savaşmaktan yoruldu; Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar artık refah ve karşılıklı saygı içinde birlikte yaşamak istiyor. Bölge halkları cepheden cepheye sürülmekten, kayıpların mateminden yorgun düştü. Filistin'de yaşanan trajedi bu yorgunluğun vicdanlara kazınan en derin yarasıdır. Filistin halkının yaşadığı zulüm artık sonsuza dek bitmelidir. Sykes-Picot'u tarihin çöp sepetine atmanın yegâne yolu bölgede birleştirici politikalar uygulamaktan geçer. Tam da burada Orta Doğu'nun kanayan ülkesi hâline gelen Suriye'de de ayrıştırıcı modeller yerine birleştirici modellere katkı sunmalıyız. Suriye'den öğrenilecek en büyük ders, askerî seçeneklerin değil diyaloğun çözüm olduğudur. Suriye'de yerel yönetimlerin güçlü olduğu, farklılıklara saygı gösteren ademimerkeziyetçi bir yönetim anlayışının en uygun çözüm olduğuna inanıyoruz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Oradaki bütün halklar bizim kardeşlerimizdir. Türkiye, oradaki bütün halklar için güvenilir bir ortak olmalıdır. Demokratik Orta Doğu birliği, halkların ve inançların ortak iradesiyle inşa edilebilir. Türkiye, cumhuriyet birikimi, coğrafi konumu ve Kürt-Türk ortak tarihî mirasıyla bu süreçte öncü bir rol oynayabilir. Türkiye, Kürtlerle birlikte düşünen bir bölge stratejisi kurarsa kazançlı çıkar. Bu anlamda, Kuzey ve Doğu Suriye'ye güvenlik merceğinden değil, demokratik bir diyalog penceresinden bakabilmeliyiz. Elbette, böyle tarihî bir dönüşüm tüm siyasi aktörlerin katkısını ve cesaretini gerektiriyor. Bu yüzden, buradan tüm kesimlere samimi bir çağrı yapmak istiyorum, öncelikle yürütme erkine sesleniyorum: İktidardaki güç olarak en büyük sorumluluk sizin omuzlarınızdadır. Devleti kurtarmak sadece savaşta değil, barışta dirayetle de olur. Bugün, yüzlerce yıllık tarihe geçecek eşiğin tam ağzındasınız. Lütfen, biraz daha kararlılık, samimiyet ve cesaret gösterin. Güvenlikçi çizgide ısrar edenlere de sesleniyorum: Her kavga elbette bir gün sulhla biter. Her çatışma nihayetinde konuşarak, diyalogla ve müzakereyle biter, silahlı kuvvetlerin en deneyimli kişileri bile "Bu iş silahla bitmez." demektedirler. Sizlerden beklenen barış çabalarına engel olmak değil, tam tersine, kolaylaştırıcı olmaktır. Çatışmasızlık herkesin kazandığı bir atmosferdir. Barıştan daha büyük bir ulusal güvenlik olabilir mi? Ana muhalefet çevrelerine de sesleniyorum: İlkesel bir duruşla barışı bu ülkeyi armağan etmek zorundayız, bundan daha kutsal bir siyasal görev önümüzde yok.
Kürt meselesinde çözümden yana olmayan, çözümü başka bahara erteleyen bir muhalefet Türkiye'ye alternatif olamaz, bu sorunun çözümü sadece devlete ve iktidara bırakılamaz. Merkez sağ, kararsız ve milliyetçi kardeşlerime de sesleniyorum: Bu ülkede hiçbir halkı ötekileştirmeden, onlara da hakkını teslim ederek birliği sağlamak mümkündür. Zora dayalı birliktelik değil, rızaya dayalı birliktelik kurmaktan sizler de sorumlusunuz, "Önce diyalog, önce halk." diyebilmelisiniz. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Türkiye'nin tüm renklerine sesleniyorum: Gelin, önyargıları kaldıralım, eşitlik temelinde, kardeşlik hukukunu canlandırarak ülkeyi güçlendirelim, demokratikleştirelim diyorum, Türkiye hepimizin ülkesidir. Devletin geçmişte yapılan hatalarla yüzleşmesi ve daha kapsayıcı ve kuşatıcı bir siyaset uygulaması için de DEM PARTİ olarak elimizden geleni yapacağımızı bir kez daha buradan belirtmek istiyorum. Biz, demokratik haklar ve özgürlükleri herkes için istiyoruz, demokratik alanın genişletilmesi için herkesle bir araya gelmeye hazırız. Bu ülke insanı aslında çok şey istemiyor; kendi kimliği ve inancıyla özgürce soluk aldığı, yoksulluğun olmadığı, şafak vakti çalınan kapının korkuyu değil güveni çağırdığı bir Türkiye'de yaşamak istiyor. Bu kürsüden Meclisi korkunun ataleti yerine cesaretin aklına, hesabi aklın dar terazisi değil hasbiliğin geniş ufkuna çağırıyor ve davet ediyorum. Barışı cesaretin harcıyla ve 86 milyonun iradesiyle kuracağız. Demokratik Türkiye'nin taşıyıcı ve inşa edici gücü olmaya hazırız. Son grup konuşmasında Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan "Bu sefer başaracağız." dedi. Biz de buradan açıkça ifade ediyoruz: Evet, bu sefer başarmak istiyoruz, başaracağız.
Hepinize saygılarımı ve şükranlarımı sunuyorum. (DEM PARTİ, AK PARTİ, MHP ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)