GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 8'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:37
Tarih:17.12.2024

DEM PARTİ GRUBU ADINA MİTHAT SANCAR (Şanlıurfa) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri ve bizleri ekranları başında izleyen bütün insanlarımız; hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Savunma Sanayii Başkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı bütçeleri üzerine söz almış bulunuyorum.

Savunma Sanayii bütçesi denildiğinde ya da Savunma Sanayii Fonu'yla ilgili her türlü terim çok masumlaştırıcı bir şekilde kullanılır oysa bunların esası askerî bütçedir yani doğru terim askerî harcamalardır. Güvenlik kavramı da esasen devlet odaklı ve askerî amaçlı bir kavram olarak kullanılır, geleneksel güvenlik anlayışı da böyle oturmuştur. Bugüne kadar da bu anlayıştan tam olarak vazgeçildiğini söylemek mümkün değil. Aslında güvenlik anlayışı özellikle soğuk savaştan sonra değişmeye başladı. Devlet odaklı ve askerî nitelikli savunma veya güvenlik kavramının yerine geçecek ya da onu genişletecek şekilde başka terimler üretildi. Bunların başında da insani güvenlik kavramı geliyor. İnsani güvenlik kavramı elbette devleti ve askerî amaçları odağına almıyor; insanı odağına alıyor. Devleti odağına alan güvenlik anlayışı sürekli askerî harcamalara yatırım yapar ve askerî harcamaların önemini vurgular; bizim şimdiki bütçemizde de durum bundan farklı değildir. Oysa insani güvenlik kavramı, insan ve toplum merkezli bir yaklaşımı esas alır. Bu kavramın kökü 1994'e kadar uzanıyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının aldığı bir karar var ve bu kararda da ayrıntılı olarak insani güvenlik kavramının ne anlama geldiği açıklanıyor. Kalkınma Programının 1994'te yayınlanan bu anlayışı daha sonra başka mecralarda ve zeminlerde de işleniyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ayrıntıya girmeyeceğim, güvenliğin insani nitelikte alınması ya da insani güvenlik anlayışı, insan odaklı, kapsayıcı ve önleyici boyutlarıyla tanımlanıyor. İnsani güvenlik, yoksulluktan ve korkulardan azade, onurlu ve özgür bir yaşam demek. Şimdi, burada elbette ulusal güvenliğin, millî güvenliğin bütünüyle bir kenara bırakıldığını, bırakılmasını öneren bir yaklaşımdan söz etmiyorum ama güvenlik anlayışının değiştirilmesi gerektiği yönünde güçlü bir akım ve eğilim söz konusu, bunun altını çizmek istiyorum çünkü devleti ve askerî harcamaları, askerî yatırımları esas alan güvenlik anlayışı, eninde sonunda savaşlara yatırım yapmak anlamına geliyor. Evet, her askerî harcama savunma amaçlı olarak açıklansa bile sonuçta savaş harcaması ve savaş ihtimali temelinde gelişir.

Şimdi, buradan elbette savaşın karşıtı olarak kullanılan barış kavramına da geçebiliriz. Aslında barışın Türkiye'de sevilen, itibar edilen bir sözcük olduğunu söylememiz kolay değil; içselleştirilen bir değer olduğunu söylemek daha da zor; yaşanan bir durum, bir gerçeklik olduğunu söylemek ise imkânsız. Evet, barışın anlamı konusunda da farklı yaklaşımlar var. Barış denildiğinde ne kastediliyor, bundan ne anlaşılıyor; epeyce inceleme, araştırma, tartışma var. Ben bunların da ayrıntısına girmeden şunu söyleyeyim: Barış öncelikle bir toplumda çatışma varsa bunun sona erdirilmesi anlamına geliyor. Çatışmanın bitmesi barışın ilk aşaması, en önemli adımıdır, buna da negatif barış diyoruz.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra barışın karşıtı olarak savaş kavramının yerini giderek şiddet kavramı almıştır. Yani savaş meselesi sadece devletler arası bir sorun olarak, bir konu olarak ele alınmıyor; bu yaklaşımda, tersine, toplumların kendi iç meselesi olarak görünüyor. İşte, nerede olursa olsun, eğer bir çatışma ya da savaş varsa bunun sonlandırılması elbette önemli ve barışın da ön aşaması, ilk evresi olarak adlandırılır ama barış bundan ibaret değildir. Barış daha geniş bir kavram ve şiddetin de her türüne atıf yapan bir çözüm yolu olarak artık kabul ediliyor. Bu konuda da çeşitli ayrımlar yapmak mümkün. Mesela doğrudan şiddet zaten fiziksel şiddet olarak bildiğimiz çıplak güç kullanımı olarak tanımlanır ama bir de yapısal şiddet diye bir kavram var. Yapısal şiddet, insanların potansiyellerini yaşama imkânlarının ellerinden alındığı her türlü durumu ifade ediyor. Yani olan ile mümkün olan arasındaki açının, uçurumun fazlalaşması hâlinde bu bizatihi bir şiddet olarak kabul ediliyor. Barış ise sadece doğrudan şiddetin değil, aynı zamanda yapısal şiddetin de ortadan kaldırılmasını gerekli kılan bir durum olarak anlatılıyor hatta durumdan da öte bir süreç olarak anlaşılıyor. Şimdi, bizler de elbette bunları tartışıyoruz, yıllardır tartışıyoruz. Bizde de barış talebi sürekli gündemde ama maalesef bu konuda bugüne kadar istediğimiz sonuca ulaşamadık yani barış durumunu yaratamadık. Bunun neden böyle olduğunu elbette hepimizin serinkanlı ve olgun bir şekilde değerlendirmesi gerekiyor. Barışın kurulabilmesi için savaşı ya da şiddeti, yapısal şiddeti ortaya çıkaran nedenlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. İnsanların kendileri olarak kendi potansiyelleriyle yaşama imkânlarının sağlanması gerekiyor. Eğer bir insanı dilinden, bir insanı kültüründen yoksun bırakırsanız bu onun kendi potansiyelinin altında yaşamaya mahkûm edilmesi sonucunu doğurur; bu da bir şiddettir. Eğer gerçekten barış istiyorsak, insanların bütün potansiyellerini eşit bir şekilde hayata geçirebilecekleri bir düzen yaratmak gerekiyor. Barışın bütünsel olduğunu da unutmayalım. Özellikle Türkiye'nin bulunduğu bölgede ve şimdi tartıştığımız meselelerle bağlantılı olarak baktığımızda bu bütünselliği daha iyi görebiliriz, önemini daha iyi kavrayabiliriz. Kürt sorunundan söz ettiğim herhâlde anlaşılmıştır. Şimdi, Türkiye'de barış meselesi, esas olarak Kürt sorununa demokratik çözüm, çatışmaların nihai olarak bitirilmesi hedefine yönelmek zorunda olan bir süreç ama bu sürecin işlemesi de o kadar kolay değil. Yani sadece barış sözlerinin edilmesiyle süreci ilerletmek mümkün olmuyor maalesef, onun için çeşitli adımlar atmak ve çeşitli tedbirler almak gerekiyor. Bir defa barışın dilini yerleştirmeye ihtiyaç var. Eğer eski alışkanlıklarla konuşmaya devam ederseniz barışın dilini yerleştirmeniz söz konusu olmaz, barışın dili yerleşmeden de barışı kurmanız mümkün olmaz diyeyim ya da çok çok zor olur. Bu nedenle, her gün öfke, nefret, düşmanlık içeren söylemleri tekrar etmek barışa giden yolu zedeler, barışa giden yolu tahrip eder, barış yürüyüşünü zorlaştırır. İkincisi, bir defa, bu barış dili, herkesin kaygılarını, umutlarını, beklentilerini ve endişelerini dikkate almayı da gerektirir. Yani Türkiye'de Kürt sorununda barış olacaksa bunun mutlaka bütün toplumu ikna edecek bir genişlikte, bir kapsayıcılıkta kurgulanması ve işletilmesi gerekiyor. Kaygılar, endişeler söz konusu olabilir. Sadece savaştan beslenenlerin muhalefeti bir kenara, onu dikkate almak gerekmez ama başka kaygıları olan insanları da mutlaka dinlemek ve bu kaygıları giderecek adımlar atmak gerekiyor.

Şimdi, barışı, Türkiye'de Kürt sorununda barışı kurabilmemiz için en başta bir bölgesel barış perspektifine de artık kaçınılmaz olarak ihtiyacımız var. Aslında uzun süredir böyle bu ama maalesef bu boyutu görülmek istenmiyordu. Şimdi, Rojava'dan söz ediliyor, Rojava sanki büyük bir tehdit merkezi olarak algılanıyor; Rojava sanki Türkiye'nin güvenliğini tehdit eden bir tehlike kaynağı olarak sunuluyor. Süre az ama yine de çok kısa söyleyeyim: Rojava'da elbette çok boyutlu, bütün alanlarda işleyen bir yaşam var. Ben, Nusaybin'de doğmuş, büyümüş bir insan olarak Rojava'yı çocukluğumda tanıdım çünkü karşı taraf Kamışlı'ydı. Benim ana dilim Arapça ama çocukluğumda Türkçe öğrendim. Akrabalarımın bir kısmı Kamışlı'da yaşıyordu, Kamışlı'ya gidip gelirdik, yürüyerek gidip gelirdik. Bu kadar iç içe geçmiş bir toplum gerçeğinden ve bir coğrafyadan söz ediyoruz. Orada barışı orayı da kapsayacak şekilde, Rojava'yı da kapsayacak şekilde, Rojava'daki Kürtlerin haklarını da kabul edecek şekilde düşünmemek barış konusunda gerçekten yol almamızı da zorlaştırır hatta imkânsızlaştırır diyeyim.

Aslında üzerinde durulabilecek çok konu var ama ben çok kısa şunu da söyleyeyim: Barış istemek bazen zayıflık olarak görülüyor. Barış talebini dile getirenler sanki korkakmış gibi bir değerlendirmeyle karşılaşabiliyorlar ama barışın ne kadar önemli olduğunu, savaş hakikatinin acısını yaşayan herkes çok iyi bilir. Barış çelebiliği diye bir şey var, o da savaşın yıkıcı hakikatini ve barışın yapıcı erdemini tanımakla oluşan bir durumdur. Şimdi, hepimizin bu konuda sorumlu davranma zorunluluğu vardır. Evet, insani güvenlik üzerine bir kalıcı bölgesel barışı kurmak mümkündür hatta bir mecburiyettir hepimiz için çünkü burada fay hatları çok fazla ve çok canlı. Bunlarla oynamaya kalkmak isteyen ya da oynamak isteyen güçler de fazla, onu da biliyoruz. O hâlde bizler bu fay hatlarının yaratabileceği büyük yıkımları ve felaketleri dikkate alan bir anlayışla sorunlara yaklaşmalıyız. O zaman görürüz ki hem ülkede hem de bölgede barış konusunda bizim katkımız çok büyük olur. Bunu son olarak şöyle söyleyeyim: "Barış" sözcüğünü bu kadar kullanmak, insani güvenlik, naiflik gibi de gelebilir sizlere "Ya bu çok naif bir konuşma." da diyebilirsiniz. Hatırlatmak belki gereksiz ama bu konularda uzun yıllar çalışmış bir arkadaşınızım. Bunların neden bu kadar hayati önem taşıdığını başka vesilelerle de bu kürsüden anlattık, başka yerlerde de anlattık ama anlatmaya devam ederiz.

Peki, o zaman son olarak şunu söyleyeyim: Ebedî barış mümkün mü? Kant 1795'te böyle bir kitap yayınlamıştı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun.

MİTHAT SANCAR (Devamla) - Kant'ın eserinin adı: "Ebedî Barış Üzerine Felsefi Deneme" Belki ütopyadır, doğru, peki, ütopya kötü bir şey midir? Hayır. Bunun için de Galeano'nun sözlerini aktaracağım size ütopyayla ilgili. Fernando Birri'ye atıf yapıyor, Arjantinli bir sinema yönetmenine. Bir soru soruluyor: "Ütopya ne işe yarar?" diye, Fernando Birri cevap veriyor: "Ütopya ufuk çizgisidir, onun gibidir. Ona doğru iki adım atarım, o da iki adım uzaklaşır benden. On adım atarım, bu sefer on adım uzaklaşır; ufuk çizgisine erişilemez. O hâlde ne işe yarar bu ütopya? İşte, yürümeye, ilerlemeye, sürekli yürümeye, barış yolunda yürümeye."

Son söz Hasan Hüseyin Korkmazgil'den gelsin: "Kandan kına yakılmaz."

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ ve CHP sıralarından alkışlar)