GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2023 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin İlk Görüşmesi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:29
Tarih:09.12.2024

DEM PARTİ GRUBU ADINA TUNCER BAKIRHAN (Siirt) - Sayın Başkan, siyasi partilerin Sayın Genel Başkanları, çok değerli milletvekili arkadaşlar; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Yine, bizleri ekranları başında izleyen değerli halklarımıza da selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

Yine, haksız hukuksuz bir şekilde, şu anda Türkiye'nin dört bir yanında cezaevlerinde bulunan arkadaşlarıma, yol arkadaşlarıma da selam ve sevgilerimi gönderiyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Yine, bugün Isparta'da yaşanan helikopter kazasında yaşamını yitirenlere Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum.

Artvin'de de bir heyelan yaşanmıştı. Orada yaşamını yitiren yurttaşlarımıza Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı dileyerek konuşmama başlamak istiyorum.

Değerli milletvekilleri, Orta Doğu'da tarihî anlara tanıklık ediyoruz. Suriye'de altmış bir yıldır iktidarda olan Baas rejimi dün itibarıyla çöktü. Suriye halkı hem öncesinde hem de 2011 yılından sonra yaşanan iç savaşta büyük acılar, zulümler ve katliamlar yaşadı. Suriye, insanlık tarihinin medeniyet merkezlerinden biri olmasına rağmen baskı, zulüm, yok sayma, ölüm ve şiddetten bir türlü kurtulamadı. Bugün Suriye'de yeni bir döneme girme fırsatı var; artık, kin, öfke, intikam duygularıyla değil, demokratik bir düzen yaratma isteğiyle hareket etme zamanıdır. Suriye'de demokratik bir yönetimin ülkeyi yönetmesini arzuluyoruz. Suriye'de kurulacak geçici hükûmet demokratik bir sürece geçişin hazırlıklarını yaparak bunu dünyaya deklare etmelidir.

Suriye, Suriyelilerindir; Suriye halkının ortak iradesine bütün güçler saygı göstermelidir. Suriye'de yaşayan bütün halkların ve inançların hakları demokratik bir anayasayla güvence altına alınmalıdır. Suriye'de geçmiş benzeri bir siyasal iktidara dönüşün yolu artık kapanmalıdır; demokrasi, siyasal çözümün harcıdır.

Değerli milletvekilleri, Suriye'de Baas rejiminin devrilmesinden sonra atılacak her kurşun iç karmaşayı büyütecek, Suriye'yi daha derin bir savaş ve istikrarsızlık adasına dönüştürecektir. Hızla ateşkes sağlanmalı, biçimsiz savaşların adresi olan yeni bir Lübnan’ın, Libya’nın ortaya çıkması engellenmelidir.

Altmış bir yıllık Baas rejiminin devrilmesinden sonra oluşacak psikolojik ve siyasal enerjinin yeni fay hatlarını tetikleyerek hemen sınırımızda büyük bir karmaşa yaratması Orta Doğu’nun ve Türkiye'nin istikrarsızlaşmasını getirecektir. Suriye’nin yeni döneminde halkların bir arada yaşamı konuşulurken Münbiç’e saldırmak Suriye ve Türkiye'de çözüm arayışlarını baltalama girişimidir, bu bir akıl tutulmasıdır; bundan vazgeçilmesi gerekiyor.

Türkiye olan biten gelişmelerden azade değildir. Bu sebeple, AKP iktidarının Kürt kazanımlarına dönük yeni bir saldırısı Suriye’de istikrarı başka bahara bırakacak, Orta Doğu’daki ateşi harlayacaktır. Bu konuda AKP iktidarını Suriye’ye dönük barış ve çözüm politikasını yürütmeye ve kuzey doğu Suriye yönetimiyle diyalog içerisine girmeye çağırıyoruz. Radikal Selefi grupların Arap Alevilere, Dürzilere, Süryanilere, Hristiyanlara, Kürtlere, Ermenilere, Türkmenlere, Çerkezlere herhangi bir saldırı olmaması için başta Birleşmiş Milletler olmak üzere bölgede bulunan bütün güçlere büyük bir sorumluluk düşüyor. Suriye’nin geleceği halkların ve inançların demokratik katılımıyla inşa edilmeli, ortak irade esas alınmalıdır.

Değerli milletvekilleri, başta Türkiye olmak üzere dünyanın her yerinde yaşamak zorunda bırakılan, ülkesine dönmek isteyen Suriyelilerin geri dönüşlerinin güven içerisinde gerçekleştirilmesi, mal, sağlık ve yaşam güvencelerinin sağlanması için uluslararası kamuoyuna ve güçlere de çağrı yapıyoruz.

(Uğultular)

BAŞKAN - Sayın Bakırhan, bir saniye...

Değerli arkadaşlar, salonda, Genel Kurulda çok yoğun bir uğultu var. Hatibin daha etkili konuşmasını sağlamak, daha rahat dinlenilmesini temin etmek için uğultunun azaltılmasını, kaldırılmasını istirham ediyorum.

Buyurun Sayın Bakırhan.

TUNCER BAKIRHAN (Devamla) - Sağ olun.

Değerli arkadaşlar, dünyada ve bölgede tarihsel kırılmaların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu tarihsel kırılmalar döneminde küresel istikrarsızlığı körükleyen çoklu çatışmalar hızla yayılıyor. 2025 yılına başta ABD-Çin arasında artan jeopolitik gerilimler olmak üzere küresel güvenlik, askerî yarış, iklim değişikliği, darbeler ile göç hareketliliği gölgesinde giriyoruz. Siyasal ve sosyal açıdan birçok kıyamet fragmanı belirmeye başlıyor. Küresel güçlerin devasa tehditlere karşı çözüm üretmekte çaresiz kaldığı bir dönemi yaşıyoruz. Orta Doğu'da tanık olduğumuz tablo bu dönemin özeti ve gerçeğidir.

Genel tabloyu, ABD ve İngiltere istihbarat şeflerinin uluslararası bir gazete için kaleme aldıkları ortak bir makalede görmek mümkündür. Her iki şef "Dünya düzeni son kırk yıldan bu yana en büyük savaş tehdidiyle karşı karşıya." dediler yani neyin olacağını aslında itiraf ettiler. Avrupa güvenlik mimarisini ve küresel ekonomik dengeleri değiştiren Ukrayna savaşı bütün yoğunluğuyla devam ediyor. Son NATO toplantısında Rusya açık düşman ilan edilmiş, savaşa kaynak artırımına gidilmiştir. Afrika'dan Asya'ya, Amerika'dan Orta Doğu'ya birçok alanda sıcak savaşlar sürüyor, sistemler ve değerler de değişime uğruyor. Egemenlerin tam tekmil dibe doğru yarış hâline geçtiği bu dönemde her şey âdeta yeniden resetleniyor; büyük güç rekabeti, jeoekonomik rekabet, dijital egemenlik, kültürel kutuplaşma, demokrasi ve otoriterizm şeklinde tezahür ediyor, tüm ülkeler yeniden çok kutuplu bir dünyaya çekiliyor. Böylece, tarafların oluştuğu, kamplaşmanın yükseldiği bir dönem hayal ediliyor. Tüm yaşananların sonucu olarak kültürel ve politik kutuplaşmalar üzerinden aşırı sağ popülizm güçleniyor, göçmenlik, azınlık hakları, İslamofobi, cinsiyet ve kimlik politikaları gibi meseleler birer yönetim aracına dönüşüyor, nefret ve ırkçılık üzerinden yönetimler tahkim ediliyor. Birleşmiş Milletlere göre yükselen savaş ve şiddet, dünya çapında 160 milyon kişiyi yerinden etti. Demokrasi ile otoriterlik arasındaki mücadele dünyanın her yerinde çatışmaya devam ederken, otoriter rejimler neden oldukları krizi fırsat olarak tanımlıyorlar. Sonuç olarak, tüm bu olay ve olguların cereyan ettiği yer Orta Doğu olmaktadır. Dünyaya ne söylediğiniz değil, Orta Doğu'da ne yaptığınız belirleyicidir. Küresel ve bölgesel güçler arasındaki sancıların bedelini, maalesef, Orta Doğu halkları ödüyor; Suriye'de bitmeyen çatışmalar, İran'daki teyakkuz hâli, Irak'taki belirsizlik ve hepsinin ortasında İsrail'in saldırıları altındaki Filistin ile Lübnan var. Orta Doğu'da taşlar yerinden oynarken Türkiye'nin bundan etkilenmeyeceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Bir yandan küreselde, diğer yandan Orta Doğu'da yaşanan gelişmelere bakıldığında etrafımızı saran ve yaklaşan büyük fırtına görülmelidir. Hepimizi etkileme potansiyeli olan bu yangından nasıl kurtulabiliriz? İşte, siyaset bütün kurumlarıyla buna yoğunlaşmalı ve bir yol bulmalıdır. Bu yolu ortak bir akılla bulabiliriz. Bu fırtınadan devlet aklı, onarıcı ve adaletli bir geçiş dönemiyle çıkabilir. Bu, evrensel bir çözüm yoludur. Ya toplumsal birlikteliğimizi, demokrasi, hak ve özgürlükleri güçlendireceğiz ya da bu ateş çemberinin büyüyerek bize doğru gelmesini bekleyeceğiz.

Saygıdeğer milletvekilleri, dünyada paylaşım savaşları, Orta Doğu'da büyük çalkantılar yaşanıyor. Orta Doğu kimliğe dayalı gerilimler, ideolojik çatışmalar ve stratejik rekabetlerle sarsılıyor. Yüz yıllık düzen yeniden kurulurken iç barışı güçlü ve ekonomisi güçlü olan ülkeler sonucu doğrudan etkiliyor. Tarih boyunca savaşta ordular yer alır ama kazanan iç barışı ve ekonomisi güçlü ülkelerdir. Bugün Türkiye, Orta Doğu'da yüz yıllık kırılmaların yaşandığı bu dönemde ekonomik iç barış konusunda en kırılgan dönemi yaşıyor. Kırılgan ekonominin temel nedeni AKP'nin yanlış politikalarıdır. Emek ve sermaye, yoksul ve zengin, aç ve tok arasındaki uçurumu büyüten iktidar yüzünden toplumsal barış gittikçe imkânsız hâle geliyor. Yoksulluk sınırının 70 bin lirayı geçtiği bu dönemde 50 milyon insan yoksullukla mücadele etmeye çalışıyor. Bir yandan, sadece bir haftada 1,5 milyar Türk lirası kredi takibine düşerken, diğer yandan, bir haftada 1,5 milyar TL kazanç elde edenler var. Ekonomik iç barışın altına döşenen dinamit günün sonunda büyük bir çürüme getiriyor, sistem çürüdükçe toplumsal yaşam daha fazla zarar görüyor. Bir halkın belli kesimlerine yönelik yürütülen yoksullaştırma, yok sayma, inkâr politikaları, bumerang etkisi gibi yönetim sistemine ve toplumun tümüne bir çürütme dayatıyor.

2025 bütçesine baktığımızda sosyal yardım ve destekler için bütçeden ayrılan pay 651 milyar Türk lirası iken sadece faize ayrılan pay bunun 3 katı olarak 1 trilyon 950 milyar Türk lirasıdır. Şimdi, bu bütçe yoksulun, işçinin, kadının, emekçinin, memurun, dezavantajlı grupların bütçesidir diyebilir miyiz? Elbette diyemeyiz. 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi'niz bu çürümeyi büyütme pusulasıdır. Milyonlarca insan açlıkla mücadele ederken, kredi borçları ve icralar alıp başını giderken, esnaf siftah bile yapamazken teklif ettiğiniz bu bütçe sorunları daha da derinleştirecektir. Bakın, bu bütçe teklifinde büyük çoğunluğu aç, yoksul, işsiz halktan toplanan 12 trilyon 800 milyar Türk lirası gelir bekleniyor. Yoksulun, emekçinin alın terinden alınan bu kaynak üç kıyak kesime aktarılıyor. Faize 1 trilyon 950 milyar Türk lirası, savaş ve güvenlik harcamalarına 1 trilyon 608 milyar Türk lirası, teşvik, istisna, muafiyet, garanti ödeme altında sermayeye 3 trilyon Türk lirası aktarılıyor yani halkın bahçesinden toplanan 12 elmanın 6,5'unu faiz lobilerine, zenginlere, savaş baronlarına aktarıyorsunuz, geriye kalan 5,5 elmayı "85 milyon insan paylaşsın." diyorsunuz.

Değerli milletvekilleri, öyle bir düzen ki erkek egemen sistem toplumsal yaşamın kılcal damarlarına kadar etki ediyor. Özellikle iktidarın politikalarıyla ataerkil tahakküm her gün kadınlara sömürü, yoksulluk ve katliam dayatıyor. Dünyada yükselen sağ, erkek, cinsiyetçi siyaset rüzgârının yelkenleri en çok AKP iktidarı tarafından şişiriliyor. Kadın düşmanlığı iktidar siyasetinin temel kodları olarak hayata geçiriliyor; haksızlık, hukuksuzluk en çok kadınlara karşı uygulanıyor, yoksulluğu en derinden kadınlar yaşıyor. Siz, yoksulluğun kökünü kazıyamıyorsunuz, aksine derinleştiriyorsunuz; kurduğunuz sadaka düzeniyle halk yetinsin istiyorsunuz. Düşünün, bir ülkede insanlar birbirine iyi haber olarak artık sadece marketlerdeki indirimleri söylüyor.

Bu korkunç tabloya son vermenin yolu güçlü iç barışın ve güçlü ekonominin kurulmasıdır. Türkiye halklarının daha fazla faiz ve savaş politikasına değil, güçlü bir toplumsal barışa ve demokrasiye ihtiyacı vardır. Bunun yolu da gelir ve servet dağılımında adaletten, baronlar ve lobiler yerine yoksullar ve emekçilerin esas alınmasından geçer. Bu yola girilmediği takdirde ne yazık ki 2025 yılı içerisinde yeni bir ek bütçe yapmak zorunda kalınacaktır. Ek bütçe demek zaten sefalet içerisinde yaşayan halka yeni vergiler, ek maliyetler getirmek demektir.

Değerli milletvekilleri, DEM PARTİ olarak en sonda söyleyeceğimizi en başta ifade edelim. Bu ülke hepimizin ortak vatanıdır, bu ortak vatanda eşit ve özgür birer vatandaş olarak yaşayabilir, bütün halkların, inançların huzur ve barış içinde yaşayacağı bir yeni Türkiye'yi hep beraber kurabiliriz. Türkiye'nin sınırları dışındaki Kürtler, Araplar ve Türkmenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının akrabaları, soydaşlarıdır, bunlarla iyi ilişkiler kurulması uzun vadede bölge barışı için son derece önemlidir. Konjonktürel güç dalgalanmalarını ve dönemsel değişim zeminlerini bölgesel barış arayışlarının önüne koymak orta ve uzun vadede bu topraklara ve halklara yapılmış en büyük kötülük olacaktır. Daha önce de belirtmiştim, Türkiye, sınırları dışında yaşayan Kürtlerle hasımlık değil hısımlık yapmalıdır. Hasımlık Türkiye'ye kazandırmaz, hısımlık kazandırır. Suriye'de siyasal denklemin yeniden kurulacağı bir süreçte Kürtlerle diyalog emin olun Türkiye'ye de büyük kazandırır. Türkiye izleyeceği barışçıl politikalarla Orta Doğu'da örnek bir ülke olabilir. Türkiye'nin sınırları dışındaki Kürtler Türkiye için bir tehdit değildir, bir barış imkânıdır, bunu Türkiye Cumhuriyeti devletinin değerlendirmesi gerekir. İnkâr ve dışlama bir siyaset olamaz, olmamalıdır. Orta Doğu'da barışın sağlanması adına bölgesel bir ittifak, sosyal, ekonomik ve kültürel etkileşim şarttır. Bu konuda iktidarın atacağı adımlara her türlü desteği vermeye hazırız. Bakın, son yirmi yılda Kürtler demokratik çözüm için toplam 12 tane çözüm ve yol haritası sundu: Demokratik çözüm bildirgesi, Kürt sorununda çözüm ve çözümsüzlük ikilemi, demokratik çözüm ve barış, büyük barış çabası, özgür birliktelik ve barış hamlesi, barış planı, toplumsal barış ve demokratik katılım yasası, barış için yol haritası, yol haritası ve demokratik kurtuluş ve özgür yaşam süreci. Bu başlıklar önerilen çözüm projeleridir. Bu çözüm metinlerinde bugünkü tüm krizler için reçeteler bulunmaktadır. Hepsi devletin arşivlerinde mevcuttur. Maalesef, bu çözüm fırsatları değerlendirilemedi, dikkate bile alınmadı. Aksine, Kürt meselesini çözümsüzlüğe sevk eden bastırma raporları hazırlandı. Bugüne kadar hazırlanan raporların bazılarına hatırlatalım: Abdülhalik Renda Raporu, Cemil Uybadın Raporu, Hamdi Bey Raporu, Ali Cemal Bardakçı Raporu, Şark Islahat Planı, Şükrü Kaya Raporu, Hüseyin Alpdoğan Raporu ve daha adını sayamadığım onlarca rapor Kürt sorununun inkârı için yazıldı. Yani Kürtler çözüm için yol haritaları, raporlar hazırlarken maalesef, Kürtleri inkâr eden raporlar hazırlanıyor. Peki, sormak istiyorum: Bu raporların hangisi başarılı oldu? Bu raporlar, sorunu büyütmenin dışında bir işe yaradı mı, bir işlev gördü mü? Hep birlikte yaşıyoruz ve şahidiz. Bakın, bu ülkenin hafızasında inkârın dışında çözüm arayışları da var. Bu çözüm arayışlarına sahip çıkmak gerekir. Devlet, 93'te Özal üzerinden temasta bulundu, 96'da Başbakan Necmettin Erbakan temas kurdu, 97'de Genelkurmay doğrudan ilişki kurdu, 99'da Genelkurmay devlet tarafından yüz yüze temas kurdu, 2000 ile 2005 arasında askerî kanat sürekli görüşme yaptı, 2005'ten sonra 2010 ağırlıklı olmak üzere yürütme erki görüşmeler yaptı. 2013-2015 arasında yaşanan süreç, Dolmabahçe mutabakatı gibi tarihî bir noktaya geldi. Yani 93'ten bu yana onlarca çözüm şansı doğdu. Bu imkânlar maalesef barışa evrilemedi, barış imkânı her ıskalandığında maalesef inkâr, devletin resmî dili olmaya devam etti. Bakın, tarihsel bir anekdot aktarayım: 1964 yılında bu Mecliste kürsüye çıkan Adalet Partisi Edirne Milletvekili İlhami Ertem "Türkiye'de hiçbir iktidar doğu ve batı ayrımını yapmamıştır." deyince, emekli milletvekili Mustafa Remzi Bucak, kendisine bir mektup yazar ve şöyle der: "Birkaç safdili aldatabilirsiniz ama tarihi asla." Biraz önce çıkıp konuşan arkadaşlar da yine benzer bir ayrımın olmadığını söylediler ama maalesef ne bizi ne de tarihi asla aldatamazsınız. Altmış yıl önce söylenen sözün aynısını bu kürsülerden hâlen duyuyoruz. Peki "Yok." demekle sorun çözüldü mü? "Ayrım yok." demekle sorun ortadan kalktı mı? Cumhuriyet yüz yıldır Kürt meselesinde patinaj yapıyor, bütün dünya yüz yıl öncesinde bambaşka bir yere evrildi ama bu akıl yüz yıldır bir arpa boyu yol alamadı. Kürtler yüz yılda çok değişti, çok dönüştü; peki siz neden bir milim değişmiyorsunuz? Yine ortada çok basit bir soru var: Kürt sorununun barışçıl, demokratik bir şekilde çözümünden yana mısınız, değil misiniz? Bunu gerçekten Türkiye halkları merak ediyor.

Meşhur bir hikâyedir: 1950'lerde Kahire Radyosu ilk Kürtçe yayına başlayınca büyükelçi apar topar devlet erkânına çıkıp "Kürtçe yayın yapamazsınız." der. Bunun üzerine yetkililerin büyükelçiye "Türkiye'de Kürtler var mı?" sorusuna büyükelçi "Yok." deyince "Madem Kürt yok, o zaman neyi sorun yapıyorsunuz?" cevabını gülerek verir. Bunun üzerine büyükelçi sessiz sedasız bir şekilde konuşmadan ayrılır. İşte Kürt sorununu inkâr, Kürtlerin haklarını inkâr bu çağda sadece sizi gülünç duruma düşürür. Dünya halklarının tanıdığı, IŞİD karanlığına karşı aydınlığın sembolü olan ve bin yıldır ortak kader etrafında yaşadığınız bu halkı inkâr etmeniz sizi tarif etmediğiniz gülünç durumlara sokar. Biz "Bu mesele demokratik yollardan çözülsün, bu tarihî hatadan dönelim." dedikçe derdest edilmekle tehdit ediliyoruz; "Diyalog." dedikçe tüm çalışanlarımız tutuklanıyor; belediye alıyoruz, zoraki el konuluyor; "Seçilmişlere saygı." diyoruz, kayyım yoluyla milyonların onuru ve iradesiyle oynanıyor. Böylesi bir gerçekle maalesef, karşı karşıyayız.

Değerli milletvekilleri, yüz yıllık hafızası olan, hayatını şiddet, açlık, göç yollarında harcamış, yakınlarını kaybetmiş bir Kürt düşünün; çatışmalı süreçte çocuğunu kaybetmiş bir Türk düşünün. Bu Kürt, bu Türk hâlâ barış istiyorsa yapmamız gereken, bu insanların uzattığı barış eline sopayla vurmak değildir; yapmanız gereken "Bunca acıya rağmen barış istiyor." diye bu insanların önünde saygıyla eğilmek ve gerekeni yapmaktır. Biz tüm yaşamımız, hafızamız, mücadele geleneğimizle buradayız; biz barıştan yanayız. Zapatistaların dediği gibi, ayaklarımız tarihin çamuruna batsa bile başımız aydınlık yarınlara bakıyor. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, 1 Ekimden itibaren Sayın Bahçeli'nin başlattığı tartışmaları olumlu ve önemli gördüğümüzü belirttik, "Bu konuda, Türkiye'nin barışı için elimiz açık." dedik, "Biz DEM PARTİ olarak bu konuda üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye varız." dedik. Muhâlefet partilerinin büyük çoğunluğu demokratik çözüm ve barış konusunda çok kararlı bir biçimde bir irade ortaya koydu. Belki ilk defa büyük bir ortaklaşmaya şahitlik ediyoruz; bu, oldukça kıymetli bir tutumdur, tarihî bir fırsattır; bu fırsatı heba etmeyelim. Türkiye'nin gerek Filipinler Moro başta olmak üzere dış dünyadaki deneyimleri gerekse de 1993'ten bu yana içerideki barış arayışları kapsamlı bir barış külliyatı oluşturmuştur. Yine, ana muhalefet partisinin hem 1990'lardaki Kürt raporları hem de bugünkü tutumu çok önemlidir. Ana muhalefette de önemli bir çözüm hafızası bulunuyor. Aslında bu birikimle birlikte Kürt meselesinin çözümüyle ilgili külliyat oluşmuştur, teşhis konulmuş, reçete yazılmıştır; şimdi barış zamanıdır. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

Değerli milletvekilleri, bulunduğumuz bölgede emperyalistlerin halkları birbirine kırdırma politikasına karşı Türk-Kürt ittifakını demokratik bir zemine çekerek barış ve kardeşlik projesini başlatmamız gerekir. Bugün, tarihî Türk-Kürt ittifakının test alanı Rojava'dır. Rojava'da Kürt'ün kazanımlarını kendisine düşman gören anlayış bu tarihî ittifaka en büyük zararı verir. Gelin, Kamışlı'dan, Kobani'den Ankara'ya tarihî birlikteliği eşit ve adil bir temelde yeniden kuralım. Bu konuda iktidara büyük görevler düşmektedir. Özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'a yapıcı bir görev düşüyor. Sayın Erdoğan, Kürt meselesi Türkiye'nin çözüm bekleyen en tarihsel meselesidir. Bu meseleyi çözerek tarihe geçme fırsatı sizlerin önünde beklemektedir. DEM PARTİ olarak bu konuda üzerimize düşeni yapacağımızı Meclis huzurunda bir kez daha ifade etmek istiyorum. Bu Meclis bir çözümle anılmalı ve yüzünü başka yere çevirmeden Ankara çözümünü sunmalıdır. Şayet Ankara vizyonu varsa Ankara çözümü de olmalıdır. Eğer gerçek ve köklü bir çözüm arayışında samimiysek, bu çözümü dışarıda değil Türkler ile Kürtlerin ortak geçmişinde ve geleceği birlikte inşa kararlılığında bulmalıyız. Başka ülkelerin başkentlerinden güç devşirmekten kaçınılmalı, bu kritik süreçte fırsatçılık arayışına girmek kimseye kalıcı bir çözüm sunmaz.

Değerli milletvekilleri, 11'inci yüzyılda, 16'ncı yüzyılda, 20'nci yüzyılda Türkler ile Kürtler, tarihin en kritik kavşaklarında ittifaklar yapmış, birlikte hareket etmişlerdir. Malazgirt Savaşı'ndan beri bin yıllık tarihsel ittifakı hep beraber yeni yüzyıllara taşıyabiliriz. Gelin, Malazgirt ruhundan Eşme ruhuna uzanan tarihsel ittifakı hep beraber yeni yüzyıllara taşıyalım. Yüz yıldır başkaldırı ve bastırma ikileminde acı dolu bir tarih yaşadık; insanlar öldü, göç yollarına düşürüldü, köyler yakılıp yıkıldı, ekonomik kaynaklar şifa getirmek yerine dert getirmeye kullanıldı. Bin yıl boyunca kazandıran ortak kader düşüncesi yüz yılda kaybettiren bir inkârla karşılandı. Yüz yıldır geriye gidiyoruz, kazandığımız hiçbir şey yok ama kaybettiğimiz canlarımız, ekonomik kaynaklarımız var. Bu yüz yıllık parantezi kapatmak, başkaldırı ve bastırma ikileminden kurtulmak için hızlıca adım atmalıyız. Türk-Kürt ittifakında "kazan-kazan" siyasetini esas alalım, kader ortaklığımızı güçlendirelim. Türkler ile Kürtler arasındaki bin yıllık birliktelik bir tesadüfün değil, ortak bir kader birliğinin sonucudur. Bu birliktelik, mecburiyetin değil gönüllü bir dayanışmanın ve tarihsel bir ittifakın ürünüdür. Bugün bu köklü bağların ışığında, dönemsel fırsatçılıkların ve paranoyaların ötesine geçerek geleceği birlikte kurgulamak zorundayız. Bugün, iktidar aklı, hâlâ sınır güvenliği paranoyasını gidermek için sonuç üretmeyen çabalar içerisindedir.

Bakın, sizi beş yüzyıl öncesine götürelim: Kanuni Sultan Süleyman Kürtlerle birlikte yaşamayı hem sınırların hem imparatorluğunun güvencesi olarak gördüğünü ifade etmiştir. Beş yüzyıl önce çizilen reçete bugün için hâlâ geçerlidir. Bugün Türk'ün güvenliği, Kürt'le eşit ve demokratik bir yaşam kurmasından geçer. Bölgesel karmaşadan korunmanın temeli eşitlik ve demokrasiyle güncellenmiş bir Türk-Kürt ortaklığıdır.

Önemle altını çizmek isterim ki Kürtleri eski Kürt olarak gören, onları yönetme sevdasıyla yanıp tutuşanlar bir yanılgı yaşıyor. Bu yanılgı, herkes için bir yenilgidir. Böylesi bir yanılgıda ısrar, tarihî Türk-Kürt ittifakına büyük zararlar verecektir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu ülkede yaşayan bütün vatandaşların olduğu gibi Kürtlerin de kendini ait hissedeceği bir devlet olmalıdır. Devletten beklentimiz, tüm vatandaşları ayrımsız kucaklayan, farklılığını kabul eden, demokratik ve kapsayıcı bir kerim devlet olmasıdır.

(Uğultular)

BAŞKAN - Sayın Bakırhan, bir saniye...

Değerli arkadaşlar, gerçekten bilmiyorum...

Değerli arkadaşlar, burada dayanılmaz bir uğultu sesi var yani buraya kadar ses çoğalarak geliyor. İstirham ediyorum, hatibe haksızlık yapmayın, hatibi dinleyenlere, Genel Kurula haksızlık yapmayın; biraz daha sakin bir şekilde dinlersek herhâlde daha faydalı olur.

Buyurun.

TUNCER BAKIRHAN (Devamla) - Çok önemli bir yerde sesler araya girdi, eğer arkadaşlar dinlemek isterlerse tekrar edeceğim.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu ülkede yaşayan bütün vatandaşların olduğu gibi Kürtlerin de kendini ait hissedeceği bir devlet olmalıdır. Devletten beklentimiz, tüm vatandaşları ayrımsız kucaklayan, farklılığını kabul eden, demokratik ve kapsayıcı bir kerim devlet olmasıdır. Gerçek ve demokratik Türkiye böyle inşa edilir, gerçek Türkiyelilik kimliği de bu değerler etrafında oluşturulur. Geçmişteki hatalardan ders çıkarmak ve bu hatalar üzerinde ısrar etmemek zayıflık değil, gerçek bir olgunluk göstergesidir. Bu yaklaşım, yalnızca tarihsel ittifakımızı derinleştirmekle kalmaz, aynı zamanda barışı güçlendirmek ve kalıcı bir uzlaşıyı inşa etmek için de sağlam bir zemin oluşturur. İşte, bu sağlam zemine sigorta sunan bir açıklama İmralı'dan geldi. Sayın Abdullah Öcalan "Tecrit devam ediyor." dedi ama peşinden de "Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim." dedi. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)

İktidara soruyoruz: Çözüm konusunda teorik ve pratik gücünüz var mı? Bu soruyu günlerdir tüm Türkiye merakla bekliyor. Madem derdiniz Kürt meselesini çözmek ve bunun adresi olarak Öcalan'ı gösteriyorsunuz -bu doğru bir tercihtir- o hâlde neden İmralı'nın kapılarını kapalı tutmaya devam ediyorsunuz? Neden barışa tecrit uyguluyorsunuz? Barışta ısrar etmek, toplumsal dayanışmayı büyütmek ve geleceğimizi kardeşlik temelinde inşa etmek hem bugünü anlamlandırmanın hem de yarınları kurtarmanın en doğru yoludur. Türkiye'nin bütün vatandaşlarının barış ve kardeşlik içinde yaşayacağı ülkeyi demokratik bir anayasayla kurabiliriz, 2'nci yüzyıla herkesi kapsayan bir anayasayla girebiliriz.

Konuşmama son vermeden önce önemli bir çağrıda bulunmak istiyorum: 2025 yılında, cumhuriyetin 103'üncü yılında yeni bir başlangıç yapabiliriz. Bu Meclis, demokratik cumhuriyetin kuruculuğunu üstlenme şansına sahiptir. 85 milyonun kendisini ait hissedeceği bir ülkeyi var etme onuru bu Meclise ait olsun. Yüz yıldır bu toprakların hasret kaldığı, yer ile göğü dolduran barış sesini duymanın zamanıdır, ufukta asılı duran barışı bu topraklara indirmenin zamanıdır.

Bu duygularla, hepinizi ve ekranları başında bizleri izleyen tüm halklarımıza selam, saygı ve sevgilerimi yolluyorum. (DEM PARTİ sıralarından ayakta alkışlar; CHP ve MHP sıralarından alkışlar)