| Konu: | 2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2021 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin Tümü münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 6 |
| Birleşim: | 40 |
| Tarih: | 16.12.2022 |
HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, ekranları başındaki değerli halklarımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Şu anda cezaevlerinde haksız ve hukuksuz olarak rehin tutulan, bizleri izleyen Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, İdris Baluken, Gültan Kışanak ve Selçuk Mızraklı şahsında tüm seçilmişlerimizi ve üyelerimizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum. Hepimizin onurusunuz. (HDP sıralarından alkışlar)
Bugün, Ezidi halkının Ezi Bayramı. Dünyanın her yerindeki Ezidi halkının bayramını yürekten kutluyoruz.
Sayın vekiller, bütçe sürecinde bir buçuk ayı geride bıraktık. Bu süre boyunca gerek Plan ve Bütçe Komisyonunda gerekse Genel Kurulda yoğun bir mesai harcadık. Öncelikle, bu mesaimizde bizleri ekranlarından, sosyal medyadan, yakından takip ederek desteklerini sunan halklarımıza, tüm Meclis emekçilerine, kavaslara, stenograflara, teknik ekibe, garsonlara, danışman ve milletvekili arkadaşlarımızın her birine tek tek teşekkür ediyoruz.
Sayın vekiller, 2022 yılının son günlerinde önümüze konulan bu bütçeyi dünyadaki son dönem gelişmelerinden ve Türkiye'nin bu gelişmelere karşı aldığı çeşitli politik pozisyonlardan bağımsız okumak doğru olmaz. Hangi uluslararası ortamda bu bütçenin gündeme geldiğine öncelikle kısaca değinmek istiyorum. Bugün iktidarların dizginsizce küresel mekânda at oynattığı ama politikanın en az eskisi kadar yerel olmaya devam ettiği bir dünyadayız ve bu dünya şimdi yeniden şekilleniyor, hızlı bir dönüşüm yaşanıyor, köşeler tutuluyor, kasırga sinyalleri ardı ardına geliyor.
NATO, bu yıl içinde, Madrid'de yeni dönem planını ve ilk defa uygulayacağı konsepti ilan etti. Yetmiş yıl aradan sonra Atlantik Paktı güncellendi ve Türkiye de iktidar eliyle bu yeni konsepti onayladı. İlk defa Çin'e karşı bu denli sert duvarlar örülüyor. Ukrayna'da halen üçüncü dünya savaşının bir ön provası yaşanıyor. Orta Doğu'da kırılgan fay hatları her gün karşımıza başka bir sosyolojiyi çıkarıyor. Dünyanın yeniden parsellendiği bir dönemdeyiz. Bugün NATO yapısı ve Amerika Birleşik Devletleri'nin öncülüğünü ettiği blok ile Şanghay olarak kendini güncelleyen blok arasında, başta enerji olmak üzere, nükleer tehditler eşliğinde sıcak ve soğuk savaş sürüyor, maalesef gittikçe de yayılma emareleri gösteriyor.
Türkiye, bu iki blok arasında aktör değil, maalesef faktör olarak rasyonalitesini kaybetmiş bir ülke konumunda. İktidar bir yandan NATO üyesi olarak söz kuruyor, yeni NATO konseptinin altına imza atıyor, diğer yandan, Şanghay İşbirliği Örgütünden gelen üyeliğe sıcak baktığını ifade ederek ikili oynuyor, aslında toplumu aldatıyor, gerçekleri konuşmuyor. NATO üyesiyken bu tür açıklamalar yapmak iktidarın basit bir aldatmacasından başka bir şey değil, bir algı operasyonundan başka bir şey değil. Bir yandan Batı'dan kopmayan, diğer yandan da Doğu'yla dansını sürdürmek isteyen bir siyaset belirsiz bir kulvarda yol almaya devam ediyor. Mesele zaman zaman uygulanabilir olan denge siyaseti değil, ilkesiz davranışlar ve güven kırıcı adımlardır esas olarak. Pompalanmış irrasyonel korkuların, içi boş bir "yerli" "millî" söyleminin, savaşa dayalı kutsiyetin cenderesinde gerçeğe en aykırı şeyleri bile "Halkımız için, ülkemiz için doğrusu bu." mazeretiyle ifade etmek tam da bir algı operasyonunun itirafıdır. Dün katil ilan edilenlerle bugün kucaklaşılabiliyor. Sürekli eksen kaymalarına uğrayan bu politika dünyadaki gelişmeleri okuyamamaktadır, bunları doğru temelde, kendi içinde tahvil edememektedir. Ne yazık ki tekçi Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemiyle, iç siyasette olduğu gibi ülkenin dış politikası da şahsileştirilmiş ve liyakat temelli kurumsal işleyiş askıya alınmıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı geçtiğimiz günlerde "Türkiye Yüzyılı ülkemizle birlikte bölgemizden başlayarak dünyanın her yerine demokrasi, kalkınma, barış ve refah götürecek bir devrimin adı." dedi. "Barışı, sınır ötesi operasyonlarla mı götüreceksiniz?" "Barışı, barışçı olmayan bir dış politikayla mı yayacaksınız?" "Refahı, huzuru başka bir ülke topraklarında, Suriye'de ameliyat yaparak mı sağlayacaksınız?" soruları elbette ki güncelliğini koruyor. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Suriye'ye yönelik askerî politikasını güvenlik ve huzur çemberini genişletme olarak ifade etmektedir. "2011'den bu yana Suriye'deki savaşın içerisindesiniz, tarafısınız, bugüne değin huzur ve güvenlik mi sağladınız, istikrar mı getirdiniz?" sorusu güncelliğini koruyor. İşte, bu yaklaşım, aslında, güvensizlik ve huzursuzluk çemberini de büyütüyor. Suriye açısından baktığımızda, olması gereken, kalıcı barışın tesisine yönelik demokratik politikalar üretmektir; Suriye'de Kürt ve Arap halklarının ve diğer tüm halkların demokratik iradesine saygı duymaktır; aslolan, Suriye'den başlayarak barış çemberini geliştirmek ve büyütmektir, Suriye'de demokratik rejimin oluşmasına katkı yapmaktır.
Sayın milletvekilleri, şiddeti ve askerî operasyonları diplomasinin, siyasetin ve müzakerenin önüne koyan bir dış politika anlayışı her alanda başarısızlıkla karşı karşıya kalmıştır ve bu dış politikanın evrensel gelişmelerle uyumlu olması ve yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap vermesi mümkün değildir. Rusya-Ukrayna savaşını Erdoğan kendince Allah'ın lütfu gibi görmüştür. Türkiye'nin Rusya'yı kayırması ve yaptırımları delmesi karşılığında Rusya'dan kuzeydoğu Suriye'de Kürtlere karşı yeni bir işgal operasyonunun onayı talep edilmektedir. "Kürt karşıtlığı merkezli bir dış politika olabilir mi?" sorusunun cevabı "Evet." oluyor. Geleneksel devlet anlayışıyla, Kürtlerin Orta Doğu'nun herhangi bir ülkesinde statü kazanmasını engellemek refleksi varlığını sürdürüyor ve Esad'la görüşmelere başlamanın da temel motivasyonunu esas olarak bu oluşturuyor maalesef. Şu çok açık ki tutarlı, ilkeli, küresel ve bölgesel istikrara katkı sunacak barışçı bir dış politika için her şeyden önce özgürlükler, demokrasi ve hukuk alanında sorunlarını çözmüş bir ülkenin kamuoyuna hesap verebilir bir iktidarı olması gerekir ama bugün, Türkiye'de böyle bir iktidar yok.
Sayın vekiller, son bir yıl içinde 3'üncü kez bütçe tartışıyoruz, 3'üncü kez. İktidar aradaki ek bütçe tartışmalarını anmak yerine unutturmak istiyor, biliyoruz ama unutmuyoruz. Daha tartışıldığı sırada kadük hâle gelmiş olan, öngörüleri tutmayan 2022 bütçesine altı ay sonra bir yama yapılmak zorunda kalınmıştı ek bütçeyle. Ek bütçeyle birlikte, 2022 yılı, 461 milyar Türk lirası bütçe açığı ve 50 milyar dolar cari açıkla tamamlanacak; durum bu.
Şimdi, çok komik bir şey oldu "komik" diyorum, aslında trajikomik bir şey oldu. Nedir? Biz burada günlerdir bütçeyi tartışıyoruz. En az dört gündür Hazine ve Maliye Bakanı burada, şu sıralarda oturuyor, bizleri dinliyor, zaman zaman sorulara ve eleştirilere cevap veriyor ama ne oldu? Dün gece yarısı biz buradaki çalışmayı tamamladıktan sonra, Sanayi ve Enerji Komisyonuna aslında Plan ve Bütçe Komisyonuna gelmesi gereken 200 milyar Türk liralık bir net ek borçlanma kanun teklifi getirildi, gece yarısı. Böyle bir şey olabilir mi, böyle güven kırıcı bir şey olabilir mi? Hazine ve Maliye Bakanı burada günlerdir oturuyor, ağzını açıp da bir tek kelimeyle bunu söyledi mi bizlere? Söylemedi. Ama gece yarısı, üstelik de Sanayi ve Enerji Komisyonuna bu madde ihdası getirilebiliyor. Üstelik de kullanılmış bir paranın sonradan kanunu çıkarılmak isteniyor. İşte, bu iktidarın bütçeye bakışı esas itibarıyla bu. Ekonomi yönetiminin büyük defolarını 2022 bütçesinde gidermeye çalışan iktidar, 2023 bütçesiyle beraber yeni defolar yaratmaktadır. "Defo" dediysek büyük kara deliklerden söz ediyoruz, hazinenin ve Merkez Bankasının bütün dengelerinin altüst olduğu ekonomik uygulamalardan söz ediyoruz.
İktidar ittifakı, özellikle son dört yıla baktığımızda, günbegün Türkiye ekonomisini buhrana sürüklemektedir. 2022'de enflasyon, işsizlik ve yoksulluk patladı, bırakalım refahı, ekonomik çöküş tüm topluma yayıldı. Enflasyonu düşürme timleriniz, fiyat istikrar komiteleriniz bir işe yaradı mı? Yaramadı. Çocuklar okula aç gidiyor, temel gıda maddesi olan süt, peynir, yumurta alınamaz hâle geldi, barınma krizi, beslenme krizi, ulaşım krizi Türkiye'nin bir gerçeği hâline geldi. Tutmayan öngörüler, boş vaatler, hayal pazarlama; işte ekonomi modeliniz, yönetiminiz ve politikanız bu. Siz kendi mirasını yiyenler olarak 2004 yılında yaptığınız Uluslararası Muhafazakârlık ve Demokrasi Sempozyumu'nda siyasi partileri sadece rant dağıtan siyasi şirketler olarak eleştirmiştiniz, yıllar sonra döndünüz "Devleti şirket gibi yönetirsek sonuç alırız." dediniz. Şimdi, küresel ekonomiyi çöküşünüze kılıf yapmaya çalışıyorsunuz; kalemi ve mikrofonu her elinize aldığınızda "Küresel şartlar kötüdür." deyip duruyorsunuz. Hazine ve Maliye Bakanı burada "1929 Buhranı'ndan sonraki en büyük krizi yaşıyoruz." dedi geçtiğimiz günlerde ama gerçekler hiç öyle demiyor.
Bakın, 2013 yılında kişi başı gayrisafi yurt içi hasılamız 12 bin dolarla zirvedeyken 2021'de 9.650 dolara indik; 2013'teki zirveye göre 2.840 dolar fakirleştik. Türkiye'nin her bir vatandaşı dokuz yılda neredeyse dörtte 1, yüzde 23 oranında gelir kaybına uğradı; aynı dönemde, Güney Kore'nin kişi başına millî geliri 27 bin dolardan 35 bin dolara çıktı; fakir Hindistan 1.450 dolardan 2.280 dolara, Gürcistan 4 bin dolardan 5.010 dolara çıktı; Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler de aynı şekilde büyük bir artış gösterdiler. Bu göstergelerin tek sebebiyse 2013 yılında kapitalist merkez ülkelerde başlayan parasal daralmaya karşı, sizin iktidarınızın koltuğu koruma sevdasına Türkiye ekonomisini kor ateşlere atmasıdır, yanlış ekonomi politikalarınızdır.
İddia ettiğiniz gibi ekonomi büyüyorsa, halkın ekonomisi neden küçülüyor, kişi başına düşen millî gelir neden düşüyor, halk neden borç ve haciz kıskacında boğuluyor? Kim büyüyor, kim küçülüyor? Herkes biliyor ki kur korumayla güvence altına aldıklarınız büyüyor, ihale kartelleriniz büyüyor, rüşvet ve yolsuzluk çarkı büyüyor, yandaşlar büyüyor ama halkın rızkı ve lokması küçülüyor. Büyüme hamasetine dayalı ekonomik modelinizle enflasyonu, kuru, işsizliği, yoksulluğu, açlığı, yolsuzluğu, rüşveti, faizi, rantı büyüttünüz; hukuksuzluğu, adaletsizliği, eşitsizliği, ayrımcılığı, kutuplaşmayı, çatışmayı, yasakları büyüttünüz; sisteminiz toplum karşıtı ne varsa onu büyüttü. Yoksulluğu değil, yoksulluğun yaşını küçülttünüz, ülkeyi küçülttünüz, umutları, hayalleri küçülttünüz. Bakın, iktidar ittifakı geçtiğimiz yıl bu zamanlar çaresizce imdat frenini çekti ve bu imdat frenine ise "yeni ekonomi modeli" dedi. Bu modele göre ihracat rekoru kırılacak, döviz akacak, üretim artacak, istihdam artacak, işsizlik bitecekti, değil mi? Pembe tablo buydu. Bu defa, Hazine ve Maliye Bakanı gaza geldi ve "Türkiye, ekonomi modeliyle dünyaya örnek olacak." dedi ama bu ham hayallere karşı, milyonlar olarak bizler hayatın acı gerçekleriyle karşı karşıya kaldık. İhracat müjde bakanı atadınız, dış ticaret açığı ekimde, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 421 artarak 7 milyar 874 milyon dolar oldu; ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 93,2'den yüzde 73'e geriledi; bu yılın açık beklentisi 100 milyar doları bulacak. Durum bu. "Bütçemiz çok güçlü." dediniz, merkezî yönetim bütçesi ekimde 83,3 milyar Türk lirasıyla yılın en yüksek açığını verdi, on iki aylık bütçe açığı ekim itibarıyla 224 milyar Türk lirasına çıktı. "Üretiyoruz." "Satıyoruz." "Zenginleşiyoruz." dediniz; cari denge ekimde 359 milyon dolar cari açık verdi, cari açık on iki ayda 43 milyar dolar oldu, yıllık cari açık 2018'den bu yana en yüksek düzeye yükseldi yani ham hayal satmak istediniz ama üç açıklı kapkaranlık bir tabloyla bizleri baş başa bıraktınız. Siz bir sonbaharda 3Y'yle geldiniz, bu ilkbaharda 3A'yla gideceksiniz, cari açık, bütçe açığı ve dış ticaret açığıyla; Allah yolunuzu açık etsin diyeyim.
Sayın vekiller, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının imzacısı olduğu 2023 saray bütçesi bir seçim bütçesidir, faiz ve savaş bütçesidir aynı zamanda. Bu bütçe, kaybetmeye doğru hızla yol alan ittifakını kurtarmak için yetim hakkına el uzatan bir seçim bütçesidir. 2023 yılı bütçesi 660 milyar Türk lirası açık öngörüyor. Haziran ayında getirilen ek bütçede yıl sonu bütçe açığı 278 milyar Türk lirası olarak öngörülmüştü, şimdi 200 milyar Türk lirasına daha ihtiyaç duyulduğu açıklandı; dediğim gibi, kullanılmış olanın yasası şimdi çıkarılıyor. Her altı ayda bir bütçe yapıp bütçe açıklarını 2 katına çıkaracak kadar başarısızsınız.
İşçiden, işsizden, gençten, esnaftan alınan kaynakları sırf lüks, israf ve şatafat içinde yaşamaya devam etmek için seçim bütçesi olarak harcamayı düşünüyorsunuz. Bu bütçe, emekçilerin alın terine el koyan, gençleri umutsuzluğa sevk eden, kadınlara karşı eşitsizliği arttıran bir faiz bütçesidir. 2023 yılı için öngörülen 565 milyar Türk lirası faiz lobilerine aktarılacak. Siz faize karşı olduğunuzu iddia ediyorsunuz, oysa gerçekler ortaya çıkmaya birer birer devam ediyor. Sadece büyüme verilerine baktığımızda, 2022 yılı ikinci çeyreğinde finans ve sigorta faaliyetleri yüzde 26 büyüdü, üçüncü çeyrekte ise yüzde 21,6 büyüdü. Büyümeden payı faiz lobileri alıyor. Faiz lobileri 2022 yılı Ağustos ayında, bir önceki yıla göre yüzde 86 olarak aktif büyüklük sağladı. Bunu biz demiyoruz, 2022 Yıllık Ekonomik Rapor'unuz söylüyor. Faiz lobileri kazanırken bu ülkenin üreten gücü kaybediyor. 2016 yılı sonrası sermayenin millî gelirden aldığı pay yüzde 41'den yüzde 54,8 çıkarken emeğin payı, emekçinin, işçinin payı yüzde 40,5'tan 26,3'e indi; makas açıldıkça açılıyor; bu, tarihî bir rekordur, cumhuriyet tarihindeki en büyük makas açığıdır, bu kadar kötüsü hiç olmamıştır. Tüm halkımız bilmelidir ki Türkiye tarihinin faiz lobilerine en çok para kazandıran iktidarı AKP iktidarıdır, bu sizin onur nişanınızdır esas itibarıyla.
Şimdi, ben size bir örnek vermek istiyorum: 2022 bütçesine baktığımızda, köprü ve otoyol garanti ödemeleri 3 milyar dolardı 2022 bütçesinde, 2023 bütçesinde de 3 milyar dolar öngörülüyor. Şimdi, bu 3 milyar dolarla, 2022 bütçesindeki 3 milyar dolarla Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Osmangazi Köprüsü yapılabilirdi, bize de kalırdı ve ücretsiz geçilebilirdi bu köprülerden. Şimdi, 2023'te de 3 milyar dolar öngörülüyor yandaşlara aktarma konusunda; o parayla da Çanakkale Köprüsü ve Avrasya Tüneli yapılabilirdi. Yani 3 köprü ve 1 tünel iki yılda yandaşlara aktarılan parayla yapılabilirdi, halka kalırdı ve ücretsiz geçilebilirdi. Nasıl bir iş sizin bu yaptığınız? İşte, biz bunu eleştiriyoruz, eleştiri köprü ya da yol yapılmasına değildir, tünel yapılmasına değildir.
Aynı şey şehir hastanelerinde karşımızda. 2023 bütçesi şehir hastaneleri kira ödemesi 47 milyar Türk lirası, bu parayla 7 şehir hastanesi yapılabilirdi ve halka kalırdı 14 şehir hastanesinden 7'si. Hastane yapılmasına karşı değiliz ama hastanelerin soygun yapılarak yapılmasını eleştiriyoruz.
Bu bütçe aynı zamanda bir savaş bütçesidir dedik çünkü 2023 yılı için savaşa ve güvenlikçi politikalara ayrılan miktar 468 milyar Türk lirasıdır. Nurettin Canikli, burada, son derece önemli teknik bilgilerle tarihin en büyük itiraflarından birini yaptı. F-16'lardan atılan mühimmatın ve nüfuz edici bombanın maliyetini en az 1,2 milyon dolar olarak verdi, FIRTINA obüslerinin maliyetinin her birinin 5 bin dolar olduğunu ifade etti ve her operasyonda yüzlercesinin, binlercesinin kullanıldığını söyledi. Yani yıllardan beri, savaş, sefalet ve yoksulluktur diyen bizlerin ne kadar haklı olduğunu itiraf etti. "Bir merminin fiyatını biliyor musunuz?" sorusundan sonraki en önemli veriler bunlar oldu. Biz diyoruz ki: Kullandığınız her mühimmat daha fazla çocuğun yastığa başını aç koymasına yol açıyor, ataması yapılmayan öğretmen sayısını artırıyor; siz obüslere her sarıldığınızda bu ülkedeki insanların sofralarından daha fazla ekmek eksiliyor. Siz yüzlerce milyon dolarla ölüm, düşmanlık ve nefret yayarken bu ülkede işsizlik, açlık ve yoksulluk artıyor. Sorunları, konuşarak, diyalogla müzakere ederek, dışarıda diplomasi, içeride demokratik siyasetle çözme anlayışımızı ısrarla vurgulamamızın esas nedeni yıllardan beri budur.
Sayın milletvekilleri, ekonomi sadece ekonomi değildir, hukuktur, adalettir ve siyasal tercihlerdir. 2004'te "Bugün bize düşen, ortak bir barış dili ve diyalog zemini üretebilmektir." diyen Genel Başkanınız, bugün savaş tamtamlarını çalmaya doyamıyor çünkü aradan geçen on sekiz yılda siz büyük bir güç zehirlenmesi yaşadınız.
Komisyonda verdiğimiz önergelerde de söyledik; bugün oylayacağımız bütçenin sadece altıda 1'iyle yani sadece 810 milyar Türk lirasıyla çiftçilerin kredi borçlarının, barınamayan öğrencilerin, ev eksenli çalışan kadınların, küçük esnafın, enerjiye erişemeyen dar gelirli ailelerin, emeklilerin, ataması yapılmayan öğretmenlerin, engellilerin, okullarda beslenemeyen çocukların sorunları çözülebilir ama bu iktidar bunların tam tersini yapmaktadır. İktidar olarak siz yarına nasıl uyanacağınızı biliyorsunuz, sırtınız pek; ya halk? Yarına neyle uyanacağını bilmiyor, başına neler gelecek bilmiyor, yurttaş kendisini güvende hissetmiyor, umutlu ve mutlu değil, kocaman bir güvensizlik rejimi yarattınız; böyle gitmez ve gitmeyecektir.
Sayın vekiller, hepinizin bildiği gibi, cumhuriyetin 2'nci yüzyılına giriyoruz. Geçtiğimiz yüzyıl bu topraklarda yaşayan halkların farklı inanç, kültür ve kimliklerin, ana dillerin inkar edilmesine sahne oldu. Bir bütün olarak demokrasi, eşitlik, özgürlük ve adalet mücadeleleri inkâr ve imha politikalarının, zor ve baskının hedefi oldu. 1'inci yüzyılda cumhuriyet kalıcı ve istikrarlı bir şekilde hem uygulamalar hem de kurumsallaşma anlamında demokrasiyle buluşamadı. Katılımcı ve müzakereci bir demokrasiyle, güçlü bir yerel demokrasiyle cumhuriyet bütünleşemedi. Her iktidar döneminde bunun eksikliğinin yarattığı sorunlarla boğuşuldu. Sınırsız yetkiye, kontrolsüz mutlak güce ve iktidara dayanan; demokrasiye, uzlaşıya, müzakereye kapalı olan bir yönetim sisteminin sonucu çöküştür. 2'nci yüzyılda bu sorunlar mutlaka aşılmalı ve cumhuriyetle güçlü bir demokrasinin bütünleşmesi sağlanmalı, demokratik cumhuriyete ulaşılmalıdır. Demokratik cumhuriyet her şeyden önce tekçilik yerine çoğulculuğu esas alır, tek tipleştirici anlayışa karşı farklılıkların kabulü ve karşılıklı saygısı temelinde eşit ve özgür bir arada yaşamı güvenceye alır. Çok kültürlü, çok kimlikli, çok inançlı, çok ana dilli bir toplumsal yapıya sahip olan bu ülkeyi, herkesin kendi farklılığını yaşayabildiği bir halklar bahçesine çevirmeyi hedefler. Demokratik cumhuriyet, halklarımızın, ezilenlerin, kadınların, emekçilerin, gençlerin, ekolojistlerin demokratik değişim taleplerini içerir; bu ülkenin en ücra köşesinden yükselen itirazlara kulak verir; bu itirazların en yukarıya taşınması, seslendirilmesi, çözülmesi için imkân ve olanaklar yaratır; yurttaşların yerelde kendilerini yönetmelerinin kolektif yollarını artırır; her yurttaşın kendisini bütünün saygın bir parçası olarak görmesini sağlar. Bunun da yolu demokrasi ortak paydasında birleşilmesidir. (HDP sıralarından alkışlar)
İşte, partimiz HDP kurulduğundan bugüne değin tekçi zihniyete karşı farklılıkları zenginlik olarak görmüş, tüm yapısını ve çalışmalarını bu çoğulcu anlayış üzerine kurmuştur. Demokratik cumhuriyetin kurucu felsefesi, partimizin kurucu felsefesiyle örtüşür. Partimiz statükocu ve restorasyoncu iki tarihsel blok arasında sıkışan halklarımız için tıpkı bir buzkıran gemi gibi yeni ve katılımcı ve müzakereci demokrasiye dayalı bir üçüncü yolu, radikal demokrasi yolunu açmayı başarmıştır. Seçeneksizliğe karşı emekten, özgürlüklerden, demokrasiden yana yeni bir seçeneği hayata geçirmiştir.
Demokratik toplumsal birlik, huzur ve güven ancak güçlü toplumsal barışla, demokratik, özgürlükçü bir sistemle var olabilir. Cumhuriyetin güçlü bir demokrasiyle ve güçlü bir yerel demokrasiyle buluşmasının merkezinde birçok dönemsel, sosyal ve siyasal krizin nedeni olan tarihsel bir sorunun, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü bulunmaktadır. Yüz yılı aşkındır çözülemeyen bu sorun on binlerce insanımızın hayatını kaybetmesine sebep olmuş, Türkiye halklarının enerjisini, imkânlarını tüketmiş, gün geçtikçe daha da büyüyerek bölgesel hatta küresel bir mahiyet kazanmıştır. Çözümsüzlükle geçen her gün ödenen bedeller bütün halklar için katlanmaktadır.
Bugün, tekçi güçler maalesef Kürt halkına karşı hamaseti öne çıkarmaktadır. Her zaman olduğu gibi, yolsuzluk ve hırsızlıklar açığa çıkarken bağıra bağıra Kürt düşmanlığı yapılmaktadır. Sarayda odaları olan "Çiller" "Ağar" gibi mevcut iktidardan önceki iktidarlar da Kürt düşmanlığını yükseltip çatışmayı derinleştirirken aynı zamanda devlet eliyle uyuşturucu ticareti yaptılar. 90'lı yıllarda çeteler devleti soyarken Kürt halkına karşı karanlık ve kirli bir savaş yürütüldü. Hamaset zirvedeyken devletin en başındakiler bankaların kasalarını boşaltıyorlardı. Bu formül hiç şaşmadı ve şaşmıyor.
Kuzey Suriye'de Kürt düşmanlığı üzerinden tertiplenmek istenen seçim ayarlı çatışma ortamı, iktidarda kalmanın ve Kürt karşıtı bölgesel statükoyu sürdürmenin bir aracı hâline getirilmeye çalışılıyor. Suriyeli Kürtler iktidar güçlerince beslenen IŞİD, El Kaide türevleri ve ÖSO çeteleri aracılığıyla Birleşmiş Milletlerin raporlarında da geçtiği üzere etnik temizliğe, kıyıma, demografik değişime maruz bırakılmak isteniyor. Buradan açıkça söylüyoruz: Bu siyasal, ekonomik, toplumsal kriz bu yolla aşılamaz. Kürt meselesinin nasıl çözülemeyeceği geçmişten günümüze defalarca denenen yöntemlerle ortaya çıkarıldı. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanının birkaç gün önce Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında sarf ettiği şu cümleyi kendisine tekrarlayıp durmasını tavsiye ediyoruz, dedi ki: "Sürekli aynı şeyleri yaparak farklı sonuçları ummak sağlıklı bir zihnin hayata ve siyasete bakış tarzı olamaz." Biz, işte bu kısır döngüden çıkılmasını öneriyoruz, temel politikamız budur.
Şark Islahat Planı'ndan OHAL'lere kadar inkâr ve asimilasyonla, imhayla, yasaklarla, faili meçhullerle, işkencelerle, baskı ve zorla Kürt sorununun çözülemeyeceğini hem mevcut iktidar hem de geçmişteki hükûmetler kanıtladılar. Dönemsel olarak zaman kazanmak ve kazanılan zamanda bu sorunu çözmek değil, üstünü örtme anlayışı sürgit uygulanamaz. Çözüm bu değil, açıkça ortada; çözüm diyalogda, müzakereci bir anlayışla konuya yaklaşmakta, konuşmakla ilerlemekte. (HDP sıralarından alkışlar) Mesele hem uluslararası hem de ulusal hukuka aykırı olduğu hâlde mesela İmralı'da tecrit uygulamak, hukuksal bütün haklarını askıya almak Kürt sorununu çözmüyor. Bir hükümlünün en temel hakkı olan avukatlarıyla görüşmesinin sağlanması gerçekleşmelidir, yapılan başvurulara cevap verilmelidir; avukatları ve ailesi bir ayrıcalık istemiyor "Hukuk uygulansın." diyor, biz de diyoruz ki: Hukuk uygulansın. (HDP sıralarından alkışlar) Kürt sorununu, ekonomik ve sosyal krizi, dış politikayı ve tecridi birbirinden bağımsız gören büyük yanılır. Hiçe sayılan hukukla, gasbedilen haklarla, ortadan kaldırılan adaletle, bırakın Kürt meselesini, tek bir sorun çözülebiliyor mu? Hayır, çözülemiyor. Türkiye halkları neyse ki sizin bütün çabalarınıza rağmen "toplumsal barış" demeye devam ediyor. Barışın toplumsal ve siyasal zemini çok güçlüdür bu ülkede. Bunun en büyük harcı da birlikte yaşam iradesidir, bunu bozmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
Yapılması gereken, artık ertelenemez, ötelenemez bir hâl alan Kürt meselesini demokratik ve barışçı yollarla çözmektir. Batıdan doğuya, güneyden kuzeye 7 kıtada dünya benzer meselelerini demokratik yol ve yöntemlerle çözmüştür; biz de artık bir asrı aşan bu sorunumuzu çözebiliriz, çözmeliyiz, çağrımız budur. Hem bugünkü iktidara ve muhalefete hem de yarınki iktidara ve muhalefete bu çağrıyı bir kez daha yapıyoruz. (HDP sıralarından alkışlar) Ortak akılla, demokrasi içinde çözümün koşulları gerek toplumsal gerekse de siyasal mutabakat açısından daha güçlü bir zemine doğru evrilmektedir. Demokratik çözümün, kalıcı barışın bir maliyeti yoktur; diyalog ve müzakerenin maliyeti yoktur; demokratik getirisi, toplumsal barış kazancı vardır.
Dalga dalga yayılan toplumsal itirazları görmek istemiyorsunuz; artan, büyüyen toplumsal itirazlar karşısında toplumsal bir rıza üretemiyorsunuz artık. Giderek büyüyen toplumsal itirazlar, siyasal dönüşümü de yaratacaktır. Demokratik kültürü ve demokratik hafızayı otoriter dayatmalarla yok etmek isteyen bir iktidarla karşı karşıyayız ama anlamadığınız şudur: Bu ülkedeki demokrasi kültürü tarihsel bir mücadele geleneğine dayanmaktadır, bu mücadele geleneği darbelerle, yasaklamalarla, baskı ve zorla engellenemedi; sizin tepeden inme otoriterlik anlayışınız da bunu yok edemez ve engelleyemez. Seçim sonuçlarını siyasi, taraflı yargı kararlarıyla, kayyum atamalarıyla ortadan kaldıran, toplumsal muhalefeti baskıyla, tehditle, tutuklamalarla sindirmeye ve dizayn etmeye çalışan yönetim politikası iflas etmiştir, siyaseti yargıyla dizayn etme mühendisliğiniz iflas etmiştir, tutmayacaktır.
Mafya iltisaklı yargı, kolluk, troll kumpas çemberi kuruldu; bu çemberle tüm yurttaşlar kuşatma altına alındı. Özgürlükler saldırı altında, yaşam tarzları saldırı altında, hak talepleri saldırı altında, düşünce ve ifade, medya ve örgütlenme özgürlüğü saldırı altında. Kendinizi çekiç; hak arayan, itiraz eden herkesi ise çivi olarak görüyorsunuz. Çekiç güç iktidarına döndünüz; bu çekiç düzenini güçlü demokrasiyle mutlaka değiştireceğiz. Türkiye'ye her türlü hukuksuzluğu, keyfiyeti, dayatmacılığı, denetimsizliği barındıran kaçak bir rejim, kaçak bir yapı inşa etmeye çalışıyorsunuz; halk buna imar izni vermeyecek, emin olun bundan. (HDP sıralarından alkışlar)
Tüm gücü kendinizde topladığınız bu sistemde asıl unuttuğunuz hakikat şudur: Zayıflatarak çökertmeyi ve tasfiye etmeyi planladığınız demokratik, toplumsal, siyasal mücadele geleneği fırtınaları, duvarları, engelleri aşa aşa bugün Türkiye'yi demokratik dönüşüm aşamasına getirmiştir. Asıl güçlü olan, toplumsal mücadeledir, yurttaşın özgür iradesidir, dayanışmadır, ortak mücadele anlayışıdır, değiştirme ve dönüştürme gücüdür, demokratik cumhuriyet hedefi etrafındaki büyük kenetlenmedir. Güç iktidarınızda değil, demokrasidedir, gücün birleştiği tek merkez demokrasidir, bunun adı da güçlü, katılımcı, çoğulcu ve müzakereci demokrasidir, güçlü yerel demokrasidir.
Buradan tüm halklarımıza sesleniyoruz: Umutsuz olmak için hiçbir sebep yok. Bizler cesur oldukça, bizler değişimden yana oldukça, demokrasinin tüm yurttaşlar için ekmek kadar, su kadar önemli olduğuna inandıkça önümüzde hiçbir kuvvet duramaz. Tüm dünya tarihi bize göstermiştir ki halkların değişim talebi karşısında hiçbir baskıcı, zorba, otoriter, totaliter, otokratik rejim direnememiştir. Kazanacağımıza olan inancımız tamdır, mutlaka kazanacağız.
Herkesi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)