| Konu: | Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Devlet Memurları Kanununda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 5 |
| Birleşim: | 65 |
| Tarih: | 09.03.2022 |
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda kısa bir süre de olsa imamlık yapmış bir kardeşiniz olarak bu kanunun ayrıntılarına girmeden sadece gönlümden geçenleri paylaşacağım. Burada, Diyanet Akademisi kuruluyor. Bu teklif yapılabileceğin en iyisini öneriyor mu? En iyiyi oluşturmak için Diyanet mensupları dışında kimlerle tartışıldı? Üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından oluşturulmuş hangi kurullarda müzakere edildi ve sonra buraya getirildi? Bunu bilmek hakkımızdır diye düşünüyorum. Bilelim ki sadece Diyanet mensuplarının hazırlayıp getirdiği bir metni tartışıyorsak bu iyi bir düzenleme olsa bile yapabileceğimizin en iyisi değildir. En iyiyi bulamadığımız bir konuda ziyandayız demektir çünkü artık, dünya iyiyi değil, en iyiyi gerçekleştirenlerin kazandığı, izzet ve onuru koruduğu bir dünya hâline gelmiştir; Mülk suresinin 2'nci ayeti de bunu ifade etmektedir.
(Hatip tarafından Mülk suresinin 2'nci ayetikerimesinin okunması)
ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) - Yani "Allah ölümü ve hayatı, içinizden hanginiz işi en iyi yapacaksınız; bunu denemek için, bunu sınamak için yaratmıştır." buyuruluyor.
En güzel iş nasıl ortaya çıkar? Hayatın pratiklerini yaşamakla, üretim sürecinin içinden çıkar. Teknoloji ve bilginin üretildiği alanlar kütüphanelerden daha çok, yaşanan hayatın kendisidir. Çağdaş yaşam koşullarından, o koşulların ürettiği bilgi ve teknolojiden, onların nasıl üretim süreçleri oluşturduğundan haberdar değilseniz sadece teknolojiyle ilgili değil, din ve sosyal bilimler konusunda da gerekli mesafeyi alamazsınız. "Ne alaka Sayın Vekil?" demeyin çünkü çok alakası var, çünkü dinî düşüncenin gelişimi de din dışı konulardaki hayat pratiklerine çok borçludur. Medeniyet çalışması yapan araştırmacılar bin dört yüz on iki yıllık İslam tarihini iki döneme ayırırlar: 11'inci yüzyıla kadarki dönem İslam medeniyetinin zirve dönemidir; İslam dünyası bilimde, teknikte, sanat ve kültürde dünyanın da zirvesindedir ama 12'nci yüzyıldan itibaren İslam dünyası uygarlıkta gerileme dönemine girmiştir. Bu iki dönem arasındaki fark şudur: Yapılan bir araştırmaya göre birinci dönem yani 8'inci-11'inci yüzyıllarda yaşamış 4 bin önemli âlim veya din dışı konularda bilginin yüzde 91'inin devletle iş birliği hâlinde olmadığı, iktidarlarla birlikte çalışmadığı, kamuda görev almadığı tespit edilmiştir. Ebu Hanife gibi, Ahmed b. Hanbel gibi pek çokları -din bilginleri dâhil- bağımsız olarak, iktidardan bağımsız olarak ve iktidarın sofrasına oturmanın haram olduğuna inanarak bilimsel çalışmalarını yapmışlardır.
Değerli arkadaşlar, gerileme döneminde ise başta din bilginleri olmak üzere hemen hemen tüm bilginler devlet görevlisidir yani iktidar ve ulemanın iş birliği vardır. Son 8 yüzyıl bunu ifade ediyor ve bu dönem İslam dünyasının gerileme dönemidir. Bunun sonucu olarak son 8 yüzyıldır İslam dünyasının geliştirdiği teknik, dünyaya armağan ettiği tek bir teknik yoktur. Bugünkü İslam anlayışımızı şekillendirenler de birinci dönem ulemasıdır, ikinci dönem uleması ise içtihat kapısını da kapatmış, birinci dönem ulemasının söylediklerini 8 yüzyıldır aynı kalıplarla tekrar edip durmaktadır.
Zaman zaman camilerde vaazunasihat edenlerin söyledikleri sözleri dinlerken garipliklerin, İslam'ı bir meslek hâline dönüştürmenin sıkıntılarını çektiğimizi ben şahsen hissediyorum. Daha bundan üç beş yıl önce bir il müftümüzün cuma vaazında, eski zamanlarda insanların ömrünün otuz-kırk bin yıl olduğunu, birkaç yıl süre itikâf hayatlarının olduğunu ve onların sevaplarına yetişemeyeceğimizi söylemesi beni hiç şaşırtmamıştı çünkü dini meslek olarak görürseniz veya dini bir meslek hâline getirir, onda derinleşmeyi de birinci dönem bilginlerinin yazdıklarına, görüşlerine bağlarsanız dünün hayat pratiklerinin ürettiklerini tekrarlarken sizi dinleyen sanayide çalışan bir gencin bile gülümseyeceği laflar edersiniz. "Tamam işte, Sayın Milletvekili, biz de bunun için Diyanet bünyesinde bir akademi kuruyoruz." diyenler olabilir ama burada soruyorum: Peki ama Diyanetin merkez bürokrasisini, yüzlerce yıl öncesinin pratikleriyle ortaya çıkan bilgileri ayıklama yapmadan tekrar etmekten kim kurtaracaktır? Hangi pratikleri, pratiğe dayalı üretim metodolojileri kurtaracaktır? Zaman zaman Diyanetin sitesinde yer alan, ilme, mantığa ve akla aykırı fetvaları nasıl yorumlayacağız? "Fetâvâyi Hindiyye"de gördüğünüz her fetvayı yayınlamaya kalkarsanız toplum ne düşünür veya toplumu neye özendirmiş olursunuz?
Kurumlar, bir toplumun ekonomik gelişimini sağlayan temel determinantlardan biridir. Sadece devlet kurumlarını kastetmiyorum; din de her ülkede ana kurumlardan biridir. Bakın, Max Weber, Batı'da Sanayi Devrimi sonrası ekonomik, sosyal, bilimsel, sanatsal ve kültürel gelişmenin temelinde Protestan ahlakı olduğunu ileri sürmüştür. Bu tez tartışılabilir ama şu da bir gerçektir ki 19'uncu yüzyılın sonuna kadar gelişmiş ülkelerin hepsi Protestan nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerdir. Bugüne baktığımızda "Weber yanılmıştır." diyebiliyoruz. (CHP sıralarından alkışlar) Ama şu da bir gerçektir ki Amerika Birleşik Devletleri'nin millî geliri 23 trilyon dolar, Çin'in millî geliri 17 milyon dolar, Japonya'nın millî geliri 5-6 trilyon dolardır. İslam İşbirliği Teşkilatına üye 57 Müslüman ülkenin toplam millî geliri sadece Japonya kadardır hatta dünyadaki, ABD'deki 3 büyük firmanın piyasa değeri 57 İslam ülkesinin toplam millî gelirinden fazladır. Bunu sorgulamayacak mıyız, bunun altındaki tüm kurumsal yapılarımızın ne hâlde olduğunu hesaba çekmeyecek miyiz? Din kurumu da dinî müesseseler de dâhil olmak üzere.
İslam adına konuşurken düşünmek lazım. Dünya millî geliri açısından bu verdiğim rakamlar şunu gösteriyor: Dünya, âdeta zekâtını Müslümanlara bırakmış veya ihracat açısından bakıyorsunuz; 57 ülkenin kendisine yaptığı ticaret, petrol ve doğal gazı bir yana bırakırsanız dış ticaret açısından dünya zekâtını değil fitresini Müslümanlara bırakmış gibi gözüküyor. İslam adına konuşurken ve iş yaparken bu dünya gerçeklerini düşünmeyelim mi? Görevimiz, sadece ve sadece inananlar olarak kendi bulunduğun ülkede nüfuz alanlarını genişletmek mi olmalıdır, buna mı odaklanmak lazımdır? (CHP sıralarından alkışlar) Allah'ın insanların Müslüman olmalarına ihtiyacı yoktur ama Müslümanların gerçekten Müslüman olmaya ihtiyacı vardır. (CHP sıralarından alkışlar)
Bir noktayı da hatırlatmak isterim: Hayatım boyunca pek çok ateistle İslam üzerinde tartışmalar yaptım, hiçbirinde hiç kimse benimle Allah'ın varlığı üzerinde tartışma yapmadı. Hepsi bizim ibadet ve muamelat konusu saydığımız meselelerle ilgili tartışmışlardır yani günümüzde muamelat ve ibadet konuları bile itikat konusu hâline dönüşmüştür.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayın sözlerinizi.
ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) - Siz şimdi bu konuları fıkhın muamelat ve ibadetle ilgili delillerine dayanarak günümüz toplumuna anlatmaya başladığınızda yanılırsınız. Neden yanılırsınız? "Kitap" "sünnet" "icma" "kıyas" diye muamelat konularını bu topluma anlatmaya kalktığınız zaman dinleyenler açısından itikat konusu olduğu için metodolojiyi yanlış seçmiş olursunuz. Bunun yerine, akait bilimiyle uğraşanların, kelam bilginlerinin "Dinî nas hangisidir?" dendiğinde kabul ettikleri mütevatir haber, akıl ve deneyi delil olarak aldığınız zaman günümüz toplumuna hitap edersiniz. (CHP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar) Dünün muamelatı bugün itikat konusu hâline gelmiştir. Onun için, önce topluma sunacağı konularda zanna uyan bir yapı problemlidir. Hâlbuki Necm suresi 28'inci ayette şöyle diyor:
(Hatip tarafından Necm suresinin 28'inci ayetikerimesinin okunması)
ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) - Yani zan sizi gerçeğe ulaştırmaz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
ABDÜLLATİF ŞENER (Devamla) - Zannı ayıklayıp kesin hükümlere, kelamın delillerine, itikat konudaki delillere yönelmek suretiyle dini anlatmak bir gereklilik hâline gelmiştir diyor, hepinize saygılar sunuyorum. (CHP, HDP ve İYİ Parti sıralarından alkışlar)