| Konu: | 2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2020 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 8'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 5 |
| Birleşim: | 36 |
| Tarih: | 14.12.2021 |
HDP GRUBU ADINA SEZAİ TEMELLİ (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri saygıyla selamlıyorum. "..."(x)
2022 yılı Cumhurbaşkanlığı bütçesi üzerine söz almış bulunuyorum. 2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi'ni konuşuyoruz ama ortada bütçe vasfına sahip bir metin maalesef yok.
Aslında son dört yıldır "bütçe" diye adlandırılan bu metinler öncelikle Meclisin iradesini yok sayan bir anlayışla hazırlanmaktadır. Hukuktan, ekonomiden ve siyasetten yoksun bir içeriğe sahip olarak karşımıza gelen bu metne bütçe demek mümkün değil. Üzerinde konuştuğumuz şey, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi gibi gerçeklikten uzak bir sistemin akıl dışı hesap bültenidir. Bütçe yok çünkü hukuk yok, bütçe yok çünkü ekonominin gerçekliği yok, bütçe yok çünkü demokratik siyasetin izi yok. Demokratik siyaseti ve onun kurumlarını yok sayan, hukuk devleti yerine örtülü OHAL anlayışıyla hukuku askıya alan, istisna hâlini normalleştiren ve otoriterliği yaygın bir şiddetle dayatan bu iktidar, iktisadi gerçeklikten o denli kopmuştur ki "ekonomik model" diye bir zırvalığı dayatarak hem ekonomiyi hem ülkeyi büyük bir çöküşe sürüklemiştir.
Bütçe görüşmeleriyle müzakereci bir süreci yaratmak demokrasinin mihenk taşıdır; siyasetin her veçhesinin yüzleşme anıdır, müzakere aklını var edebilmektir. Bütçe süreci, aynı zamanda ortak sorunlara ortak çözümler üretme iradesinin yaratılmasıdır. Bunun için meclisler, toplumların önemli mutabakat zeminleridir. Temsilcileri vasıtasıyla egemenliğin kayıtsız şartsız toplum adına var edildiği mekânlardır. Oysa bu mekân böyle mi? Bakanı bile atanmış olan bir bütçe müzakere süreci, samimiyetsizliğiyle, adaletsizliği yeniden üretmekten başka bir işe yaramıyor.
Bir ülkede halkların ne için ne kadar vergi ödediğinden, bu vergilerin hangi kamu harcamalarına nasıl harcandığından, ne için ve ne kadar borç alındığından haberdar olması ve bu araçları denetleyip yönlendirebilmesi tüm dünyada yüzlerce yıldır "bütçe hakkı" olarak tanımlanıyor. Bütçe hakkının kökeni 13'üncü yüzyıla kadar gitmektedir. 1215 Magna Carta Anlaşması'yla ilk kez kralın vergi toplama ve harcama yetkileri kısıtlanmıştı. Magna Carta, aynı zamanda kralın savaş çıkartma yetkilerini de kısıtladığından barışın da ilk belgelerinden biri sayılmaktadır. Bu bağlamda, bütçe hakkına sahip çıkmak, sadece demokrasiye değil, barışa da sahip çıkmaktır.
Bugün bütçe hakkı yok. Artık bütçe hakkının zedelenmesinden değil, bütünüyle ortadan kaldırılmasından söz etmek daha doğru olabilir. Bu durum, otoriter rejimin en belirgin özelliklerinden biri hâline gelmiştir. Tüm harcama ödeneklerinin oluşturulmasına ve nerelere tahsis edileceğine, alınacak ya da alınmayacak vergilerin hangileri olduğuna ve miktarına, yapılacak borçlanmaların miktarına ve niteliğine, kurumlar arasındaki irili ufaklı tüm ödenek aktarımlarının yapılmasına tek bir kişi karar veriyor. Dahası, bu yetkiyi kendisinden başka kimin kullanacağını da yine kendisi, tek adam belirliyor.
Bütçe hakkının gasbedildiği yerde bütçe hukukundan da bahsetmek zaten mümkün değil. Bütçe hukukunun kendisini var ettiği yer, toplumun mutabakat zemini olan Meclistir. Meclisi baypas eden bugünkü sistem, hukuk tanımazlığın bir belgesi olarak bu belgeyi bize bütçe diye yutturmaya çalışıyor. Hiçbir mevzuata, yasaya, teamüle, usule, içtihata uymaksızın "Biz yaptık, oldu." mantığıyla çalakalem hazırlanan saray tefrikası, âdeta tüm hukuksuzluklara davetiye çıkarır niteliktedir.
Bütçede Anayasa Mahkemesinin bütçesi var ama Anayasa Mahkemesini kapatmak isteyen bir zihniyet hazırlamış bütçeyi. Bütçenin tüm aklını yok sayarak, HDP'yi kapatmak adına Anayasa Mahkemesini hedefe koyan, tehdit eden iktidar, âdeta bir şantaj aklıyla hareket etmektedir.
Yargı kurumlarının bütçesi var ama yargı kurumlarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kaldırılmış durumda. Kobani davası olarak kurgulanan tarihin en büyük kumpas davası yargı bağımsızlığının tükenişini sergilerken aynı yargı, ülkenin çöküşünü de hızlandırmaktadır. Oysa bütçe hukuku ve bütçe hakkını koruyabilseydik, hukukun üstünlüğünü, sert kuvvetler ayrılığını ve insan haklarında tavizsiz bir anlayışı, denge-denetleme mekanizmalarını var edebilseydik bugün ne kumpas davalarını ne de kapatma davası gibi davaları gündemine alan bir yargı olacaktı.
Yargı bütçede kendisini göremediği gibi, toplum da yargıda adaleti görememektedir. Durum öyle bir hâl almıştır ki "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tanımıyorum." diyen hukuktanımaz iktidara eşlik eden bir yargı mekanizması, adaletin mezar kazıcısına dönüşmüştür.
Sürekli yargı reformlarıyla ülke, en büyük insan hakları ihlal merkezi hâline dönüştü. Bugün, cezaevlerinde işkence ve her türlü şiddet, yaygın ve sistematik bir şekilde sürmektedir. Garibe Gezer'in ölümü, yıllardır süren bir adaletsizliğin, bitmez bir zulmün son vakasıdır. Hukukunu yitirmiş bir iktidarın ve onun partisinin, vicdanını da yitirdiğini izliyoruz.
Tecrit varsa o ülkede zaten bir müzakere zeminini yaratamazsınız. Bugün, tecrit anlayışı, aslında Meclisin müzakere iradesini yok sayan bir iktidar anlayışıdır. Neden bütçe yapamayacağımızın bir delili de tecrittir. İnsan hakları ihlalinin en uç sınırına tekabül eden İmralı tecridi, tüm hukuksuzlukların beslendiği bir süreçtir aslında. Kendisi bir müzakere zemini olan Meclisin müzakere aklından yoksun bir hukuksuzluk dayatmasına karşı çıkamadığı yerde, hukuk ve demokrasi adına hiçbir zaman adres olamayacağını da anlamamız gerekiyor. İmralı tecridini aşamadığımız sürece, başat bir meselemiz olan Kürt meselesinin çözümünde demokratik bir müzakerenin zeminine asla kavuşamayacağız. Eksik denklem ve aktörlerle yol almamız mümkün değil. Meclis, kendi iradesini aşkın bir iradeye karşı hukuk mücadelesiyle tutum alamadığı sürece, aslında tecritleşmiş bir sistemin parçası olmaya devam eder. Hiçbir meclis bunu hak etmez. Bugün burada HDP'liler olarak tecride karşı çıkarken aslında faşizme karşı Meclisin ve halklarımızın iradesine sahip çıkıyoruz. (HDP sıralarından alkışlar)
İki temel yapısal meselemiz var; Kürt meselesi ve yoksulluk meselesi. Bu iki meselenin çözümünü birlikte ve bütünlüklü olarak var edemediğimiz sürece çöküş döngüleri içinde yaşamaya devam edeceğiz. Son dört yılın bütçeleri bu meseleleri daha da derinleştirmiştir. Yapısal nitelikteki bu sorunları çözmek yerine, bu sorunların çözümsüzlüğünden beslenen bugünkü iktidarın bütçeyi bir kez daha savaş ve rant bütçesi olarak tasarlaması sistemin kronikleşmiş hastalığının bir sonucudur. Çöktürme planından bugüne, ülkenin baş aşağı gidişi hızla sürüyor. Yirmi yılda değişen hiçbir şey yok. Kararlısınız; ülkeyi, aldığınız gibi teslim etmek istiyorsunuz. Ama bugün yaşanan çöküş 2001 krizini katbekat aşmış durumda. 2021 yılına yetiştiremedik ama 2022'de, sizi iktidardan indirdiğimizde bu çöküş sürecini de sonlandırmış olacağız.
Kürt meselesini çözememenin getirdiği çözülmeyle, artık, kadim halkımızın diline "bilinmez bir dil" diyorsunuz. Van'ın, Diyarbakır'ın sokaklarında, özellikle seçim zamanlarında Kürt vatandaşlarla karşılaştığında "..."(x) ile şirinlik yarışı yapanlar burada ırkçılık yarışına tutuşuyor. "Kürdistan" sözünü duyunca kolektif panik atak yaşamaya başlıyorsunuz. Oysa bu Meclis 1920'de Kürdistan, Lazistan mebuslarının katılımıyla var oldu. Ortak vatanın temellerinin atıldığı bir mecliste olduğunuzu istediğiniz kadar unutmaya çalışın, tarih bunu size hatırlatmaya devam edecek. (HDP sıralarından alkışlar)
Şark Islahat Planı'ndan kayyum rejimine kadar, bu hafızayı silmeye çalışsanız da bu coğrafyanın kadim halkları tarihi yeniden üretmeye devam edecektir. Barış ve demokrasi mücadelemizle tekçiliğe karşı çoğulculuğu, mezhepçiliğe karşı laikliği, otoriteye karşı demokrasiyi, kısaca, demokratik cumhuriyeti inşa etme kararlılığımızla buradayız; bu Meclisin yüz yıllık hafızasıyız. (HDP sıralarından alkışlar)
Misakımillî rüyaları görüyorsunuz. İçinde Kürtlerin olmadığı, Kürt barışının var edilemediği hiçbir misak rüya olamaz, olsa olsa kâbus olur; bu kâbusu bu ülkenin halklarına da maalesef yaşatmaya devam ediyorsunuz. Bizler ise yeni bir misak için, "..."(x) barış kapısını açık tutmak için savaş politikalarına karşı direnişimizi sürdürüyoruz.
Ekonomik krizin esas belirleyici dinamiklerinden biri, aslında, çözüme karşı üretmiş olduğunuz savaş ekonomisidir. Çok basit bir simülasyon yapacağım size. 2013 yılında hazırlamış olduğunuz orta vadeli planda 2024 yılı kişi başına millî gelir tahmininiz 12 bin dolar. 2023'e kadar, on yıl boyunca yüzde 5 büyüseydik 2023 yılında kişi başına millî gelir 20 bin dolar olacaktı. Siz 25 bin dolar tahmin ediyordunuz, uçuyordunuz ama uçmaktan anladığınız çakılmakmış. Bu yıl hazırlamış olduğunuz orta vadeli planda 2023 tahmininiz 10 bin dolardır. Yani 20 bin dolar ile 10 bin dolar arasında 10 bin dolar fark vardır. Kaç kişiyiz? 85 milyon; çarpın 10 bin dolarla: 850 milyar dolardır ortaya çıkan açık. Bu, savaşın toplumsal maliyetidir; bu, masayı devirmenin işte karşılığıdır.
Uluslararası kuruluşlarsa son kırk yılda savaş ekonomisine ayrılan kaynağın bunun 4 katı olduğunu söylüyor. Silahlanmaya, savaşa bu denli kaynak ayırmanın sonucunda da ciddi anlamda bir borç sarmalına girmiş durumdayız. Çoklu krizlerle aslında çöküşe sürüklenmemizin nedeni işte bu yanlış politikalardır. Soruyordunuz ya meydanlarda "Bir mermi kaç lira?" diye, halk da şimdi size ekmek kuyruklarından soruyor: "Bir ekmek kaç para?" AKP Genel Başkanı, Bakara suresinden alıntılarla konuyu teğet geçirme çabasında ama unutmayın Kur'an'da bu meseleye dair başka ayetler de var.
Bütçe harcamalarının fonksiyonel dağılımı açısından ele alındığında aslında en büyük payın güvenlik ve kamu düzenini sağlamaya yönelik olduğunu görürüz. Kamu düzenini bu tür harcamalarla sağlayamazsınız. Eğer gerçekten bir kamu düzeni sağlamak istiyorsanız, toplumsal barışı dinamitleyen harcamalarla değil; toplumsal barışı var eden harcamalarla bir kamu düzeni sağlayabilirsiniz. 2022 yılında militarist harcamalara ayrılan para 246 milyar lirayı buluyor. Buna, bu sektörün -ki lider sektör olarak tanımlıyorsunuz- harcamalarını ve Savunma Sanayii Destekleme Fonu'nu da kattığınızda 350 milyar liraya ulaşıyor. Bu da aslında bütçenin neredeyse yüzde 20'sine karşılık gelen bir büyüklüğü ifade ediyor.
Israrla savaş sanayisi ve inşaat, emlak sektöründe yaratılan rantları korumaya ve büyütmeye dair faiz indirme politikası sürdürmeniz nedeniyle 8 milyona varan bir işsizlik yarattınız ve istihdam oranı -yüzde 45- tarihin en düşük düzeyine ulaştı, enflasyon yüzde 40'a vardı, dolar ben içeriye girerken 14 lira 20 kuruştu, çıktığımızda bakalım kaç lira olacak. İşsizliği ve enflasyonu TÜİK'in manipülasyonlarıyla düşürmeye çalışıyorsunuz, bu denli bir aciz içindesiniz. Finansal krizler beraberinde döviz krizini getirdi; şimdi, artık önümüzde bizi bekleyen bankacılık krizi var. Siz ise göle yoğurt çalmaya faiz indirimleri yaparak devam ediyorsunuz.
2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi'nde yer alan merkezî yönetim bütçe giderleri ise 1,750 trilyon. Bu, millî gelirin yüzde 22'si; gelirler ise millî gelirin yüzde 19'u. Bu, aslında küçük bir bütçe ama bütçeyi sağlıksız büyüttüğünüzde o da başlı başına bir sorun oluyor. Dolayısıyla, bu küçük bütçeyle Türkiye'nin mevcut sorunlarına çözüm bulmak mümkün değil ama sizin bu aklınızla Türkiye'nin hiçbir sorununa çözüm bulunulamayacağı artık herkesçe bilinmektedir.
Bütçenin bu militarist harcamalarını takip eden en büyük başka bir kalemi de 240 milyar lirayla faiz ödemeleri. Her 100 liralık verginin neredeyse beşte 1'i faiz ödemelerine gidiyor. "Faiz neden, enflasyon sonuçtur." Burada kalmadınız, devam ettiniz: "Kurun yükselmesi istihdamı arttıracaktır. Fahiş fiyat artışıyla mücadele edilecektir bu kur artışına rağmen." Bunların hepsi bir zırva, siz de biliyorsunuz. Oysa, esas bakmanız gereken, ülkenin risk primidir. Ülkenin risk primi o denli yükselmiştir ki dünyada 3 riskli ülkeden 1'i Türkiye'dir. Bunu başarmış durumdasınız. Faiz ve kur üzerine ekonomi politikası kurulamaz. Ekonomi politikasının amacı, nedenleri düzeltmek ve sonuca gitmek olmalı. Faiz, kabul etmeseniz de sonuçtur. Eğer faizi belirli bir noktaya indirmek istiyorsanız politikanızın risklerini düşürmek zorundasınız.
Merkez Bankası para politikası üretemez hâlde, Hazine maliye politikası üretemez hâlde; kurumlarımızın, kurumların özgün siyaset, özerk karar alma kabiliyetleri tükenmiş durumda. Oysa özerklik, üniversitelerden yerel yönetimlere, Merkez Bankasından sosyal güvenlik kurumlarına kadar ekonomik istikrar ve demokrasi için vazgeçilmez bir tercihtir. Merkez Bankası yanlış para politikası sonucunda milyarlarca doları piyasaya satarak kuru tutmaya çalışıyor. "Çin modeli" diyorsunuz ya, ben de size bir Çin atasözüyle yanıt vermek istiyorum: "Bin doğru adım bir yanlış adımı düzeltemez." Geçmiş ola.
Bütçenin gelirler tarafı ise 1,250 trilyon. Vergilerin en az üçte 2'si dolaylı vergi yani halktan, emekçiden, mağdur kesimlerden alıyorsunuz. Vergide adalet yoksa ülkede hiçbir yerde adaleti bulmanız mümkün değil. Yoksuldan vergi alıp sermayeye vergi harcaması yapıyorsunuz. Asgari ücretten vergi almasanız vazgeçeceğiniz rakam 32 milyar, oysa "vergi harcaması" adı altında vergi muafiyet ve indirimleriyle sermaye sağlamış olduğunuz -tırnak içinde- kıyak 336 milyar. Yani asgari ücretten vergi almaktan vazgeçmeyerek sözde vergi tasarrufu yapıyorsunuz ama 336 milyar liralık vergi harcaması yaparak sermayeye kaynakları aktarmaya devam ediyorsunuz. Bu rakam bütçe açığının yüzde 121'ine tekabül ediyor yani sermayeye bu aktarımı yapmasanız aslında bütçe açığı olmayacak ama sizin niyetiniz belli, geldiğiniz günden gideceğiniz güne kadar sermayenin ve savaş baronlarının iktidarı olarak hep anıldınız, hep de öyle kalacaksınız. Bu yoksulluk yaratan sistem aslında bir yolsuzluk sistemi.
Bu bütçe ne ekonomik krizi ne de bugün içinde yaşadığımız salgının etkilerini ortadan kaldırabilir ne işsizlikle ne enflasyonla mücadele edebilir. Zaten bütçeyi hazırladığınızda dolar 9 lira 20 kuruştu, 14 lira 20 kuruş olmuş; bütçe zaten yüzde 35 şu anda küçülmüş, bütçenin üçte 1'ini yani kaybettik. O yüzden ne yapmalı? 5018 sayılı Yasa çok açık: Ek bütçe yapmalı. Eğer ek bütçe yapmazsanız kurumlar ödeneküstü harcamaya gidecekler yani yasayı yok sayacaklar. Gerçi siz bunu çok dert etmezsiniz; Anayasa'yı yok sayıyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını yok sayıyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni yok sayıyorsunuz, şimdi de 5018 sayılı Yasa'yı yok sayabilirsiniz. Ama böyle yaptığınız sürece, işte bu çöküş her yapıda hızlı bir şekilde devam edecektir. O yüzden, bir an önce ek bütçe yapılması gerekir. Ek bütçe OHAL anlayışına karşı aslında bir tavır geliştirmektir. Ek bütçe ile aslında erken seçimi de bir an önce hayata geçirmek zorundayız, böylece içine sürüklendiğimiz bu çöküşten hep birlikte kurtulabiliriz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun, toparlayın.
SEZAİ TEMELLİ (Devamla) - Toparlıyorum.
Böyle bir bütçenin alternatifi demokratik bir halk bütçesidir. Bugün, sadece kapitalizmi mevcut krizden çıkarıp onun yerine yeni krizleri hazırlamak gibi bir kısır döngüye mahkûm olmak istemiyorsak, demokratik ekonomiyi yaratmak istiyorsak bunun bütçesini de şimdiden tasarlamamız gerekiyor. Krizsiz bir ekonomide, sömürüsüz bir düzende, yurttaşların eşitlik ve barış içinde, bir arada, özgürce yaşadığı bir ülke istiyorsak eskiye dönüşü değil, yeniyi hedeflemeliyiz. Bunun için de şimdi, yeni bir paradigmaya, yeni bir öyküye, yeni bir sözleşmeye ihtiyacımız var.
Hepinizi bir kez daha saygıyla selamlıyorum. "..."(x) (HDP sıralarından alkışlar)