| Konu: | Türkiye'nin millî güvenliğine yönelik ayrılıkçı hareketler, terör tehdidi ve her türlü güvenlik riskine karşı uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli her türlü tedbiri almak, Irak ve Suriye'deki tüm terör örgütlerinden ülkemize bundan sonra da yönelebilecek saldırıları bertaraf etmek ve kitlesel göç gibi diğer muhtemel risklere karşı millî güvenliğimizin idame ettirilmesini sağlamak, Türkiye'nin güney kara sınırlarına mücavir bölgelerde yaşanan ve hiçbir meşruiyeti olmayan tek taraflı bölücü girişimler ve bunlarla ilgili olabilecek gelişmeler istikametinde Türkiye'nin menfaatlerini etkili bir şekilde korumak ve kollamak, gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere hudut, şümul, miktar ve zamanı Cumhurbaşkanınca takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara mat |
| Yasama Yılı: | 5 |
| Birleşim: | 11 |
| Tarih: | 26.10.2021 |
HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.
Her yıl olduğu gibi bir kez daha Irak-Suriye tezkerelerini tartışıyoruz. Elbette sadece tezkereleri değil, iktidarın dış politikasını da değerlendiriyoruz. Kısaca şunu ifade etmek isterim ki bu iktidarın dış politika karnesinde bir kelime yazıyor, tek bir kelime, o da "fiyasko". Son on bir yıla baktığımızda ortaya çıkan tablo ancak böyle tanımlanabilir. Peki, bunun temel nedeni nedir? Temel neden, dış politikada diplomasi, diyalog, müzakere anlayışı yerine askerî güç gösterilerinin, askerî operasyonların, bölgesel askerî güç olma hevesinin geçirilmiş olmasıdır. İktidar, Türkiye'yi demokrasi ve insan haklarına saygı, toplumsal adalet, hukukun üstünlüğü, ekonomik istikrar ve refah, eşitlik ve özgürlük konularında bölgenin bir model ülkesi hâline getirme anlayışında değildir; tam tersine, çatışma, savaş, işgal girişimleri, komşularıyla düşman olma, vekâlet savaşlarının ve mezhep çatışmalarının bir öznesi olma anlayışı egemen hâle getirilmiştir. Bu iktidar, dış politikada fiyaskolar ve yanlışlar yapma istikrarına sahip bir iktidardır. Yakın tarihimize baktığımızda dış politikada böylesi sorumsuz davranan bir iktidarı gerçekten bu ülke görmedi diyebiliriz. Diplomasi yerine kabadayılık, devlet aklı yerine akılsızlık, iç iktidar hesaplarıyla dışarıda çatışmaların parçası olan bir zihniyet. Doğu Akdeniz fiyaskosu da böyle yaşanmıştır, Mısır'la ilişkiler de böyle altüst edilmiştir, Ege politikaları da böyle çözümsüz kalmıştır, Libya tuhaflığı da böyle ortaya çıkmıştır. Bu adımlar yanlıştır dediğimizde Türkiye toplumunun çıkarlarını korumak için diplomasiyle çözülmesi gereken sorunları askerî yöntemlerle çözemezsiniz." dediğimizde bizi yerli olmamakla suçlayanlar, sonunda bizim dediğimiz noktalara gelmişlerdir.
"Batılı müttefiklerle ve kurumlarla girilen kavga yanlıştır. Diplomasiye ve diyaloğa ihtiyaç var; sert söze, kutuplaştırmaya, gerginliğe ihtiyaç yok." dedik ve haklı çıktık. İktidarın yaptıklarının yanlış olduğu o alanda da ortaya çıktı. Şimdi teker teker bunlardan uzaklaşılmaya çalışılıyor ama son, büyükelçiler meselesinde de görüldü ki öfke baldan tatlı geliyor size. Sürekli şeker komasına giriyor bu iktidar. (HDP sıralarından alkışlar) Ama sonra öfkenin bal olmadığını anladığınızda iş işten geçiyor, haydi U dönüşü yapmaya başlıyorsunuz.
Suriye ve Irak yanlışları da aynı anlayıştan kaynaklanmıştır. "Beş saatte Şam'a varırız." diye düşünenler, on bir yıldır yanlış üzerine yanlış yapmışlardır, komşumuzdaki bir iç savaşa yangına körükle gider gibi benzin dökmüşlerdir, yüzlerce yıldır aynı coğrafyada yaşayan insanları birbirlerine düşman etmekten kaçınmamışlardır. Bu iktidar, komşusunun felaketi üzerinden kendi bekasını, ülkenin ya da toplumun değil, kendi bekasını sürdürmüştür ve aynı zihniyetle devam etmektedir.
İktidar, Orta Doğu'da oyun kuran değil, sadece oyunbozan olmuştur. Küresel güçler arasında denge sağlamak iddiasıyla bir oraya bir buraya savrulmuştur, gerçek budur. Rusya ve ABD arasında düşülen durumun tarifi açıkça böyledir. Güvenilmez ve inandırıcı olmayan bir iktidar olmayı bütün Batılı müttefikler ve komşular açısından sağlamıştır; büyük başarı, yıldızlı pekiyi. Avrupa Konseyi gibi üyesi olunan veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi taraf olunan anlaşmalarla ve kurumlarla kavgalı hâle gelmiştir bu iktidar. Ne uğruna? Kendi bekası için, toplumun ve ülkenin bekası için değil; tartışmasız, açık bir biçimde durum budur. Bir ülke, bir toplum çatışmanın, savaş ortamının, kutuplaşmanın ve gerilimin içindeyse işte orada her türlü karanlık, kirli ilişkinin var olması kaçınılmazdır, evrensel ve tarihsel bir kuraldan söz ediyoruz. Bu iktidar da aynı durumla karşı karşıya bırakmıştır ülkeyi; ne yazık ki sadece ülkeyi değil, bütün toplumu.
Suriye'yi konuşmaya başlayınca, komşusunun iç savaş ortamına boylu boyunca dalan bir iktidar, vekâlet savaşı sürdüren bir iktidar konuşulurken kaçınılmaz olarak başka konular da gündeme gelmektedir. Petrol kaçakçılığı yok mu? Var. Yasa dışı petrol ticareti yok mu? Var. Peki, bunun uluslararası alanda ortaya çıkan belgeleri yok mu? Var. Peki, yasal olmayan silah ticareti ve kaçakçılığı yok mu? Var. Suriye'nin zenginliklerinin talan edilmesi yok mu? Var. Uyuşturucu ticareti yok mu? Var. Bu kirli ve karanlık ilişkilerle, mafyatik yapılarla iktidarın içinde yer alan odakların ilgisi yok mu? Maalesef, var. Ahrar el-Şam'dan El Nusra'ya, IŞİD'den Heyet Tahrir el-Şam'a, El Kaide artığı ve türevi bütün yapılarla maddi, manevi, lojistik ilişkiler yok mu? Var. Özgür Suriye Ordusu veya Millî Suriye Ordusu, hangi adla olursa olsun, insanlık suçu işleyen yapılara destek yok mu? Var. Peki, neden bunların hepsi var? Çünkü savaş ve çatışma ortamından nemalananlar var, bu ortamdan beslenenler var, bu ortamdan iktidara beka sağlama anlayışı var. İşte, Suriye-Irak tezkerelerinin Türkiye'yi getirdiği nokta burasıdır. Bütün bunları yeni söylemiyoruz. Bakın, 16 Ekim 2019'da, yine bu kürsüde, Suriye tezkeresi üzerine yaptığım konuşmada bunların hepsine işaret etmiştim -açın tutanakları bakın- yeni bir durumla karşı karşıya değiliz. Bugünden geriye giderek birkaç örnek vereyim: Daha geçtiğimiz günlerde Mali Eylem Görev Gücü (FATF) Türkiye'yi gri listeye aldı. 1991'den beri Türkiye, FATF üyesi ve bu iktidar sayesinde gri listeye şimdi alınmış oldu, "Bravo(!)" diyelim. Neden? 2019'da Türkiye FATF'ye verdiği sözleri tutmadı, alelacele, gri listeye alınmasın diye, 2020 Aralık sonunda bir kanun teklifiyle geldiniz. Biz o zaman eleştirdik, "Bu kanun teklifi FATF'nin taleplerini ve Birleşmiş Milletlerin terörün finansmanıyla ilgili kararlarını yeterince içermiyor." dedik, dinlemediniz. Peki, ne oldu? O yasa çıktı, ardından FATF 9 sayfalık bir rapor hazırladı. Ne zaman? 11 Şubat 2021'de ve bu raporda FATF dedi ki: "Sizin çıkardığınız kanun teklifi bizim taleplerimizi ve BM'nin kararlarını tam olarak karşılamıyor."
Bir de çok yaratıcısınız ya, Türkiye'deki sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerini engellemek için de bu yasa teklifinin içine maddeler yerleştirdiniz. Ne oldu? FATF bunu da gördü, yanlış bulduğunu o raporda açıkça ilan etti. "Yapmayın." dedik, dinlemediniz, sonunda Türkiye gri listeye alındı. Sürpriz mi? Değil, bu iktidarın adım adım hazırladığı bir durumdan söz ediyoruz. İsminde "AK"olan bir parti ülkeyi gri listeye aldırdı. Bravo (!)
Gri listeye alınırken yapılan açıklamada FATF Başkanı isim vererek dedi ki: "IŞİD ve El Kaide gibi örgütlerin mali finansmanına soruşturma açmakta kararlı olmayan bir iktidarsınız." Yani "Siz, bu örgütlerin finansmanına göz yumuyorsunuz, engellemiyorsunuz." demiş oldu. Bundan daha ağır bir suçlama olabilir mi? Bizim yıllardır söylediğimizi FATF Başkanı söyledi. Neden? Neden engellemiyorsunuz bu işi? İşte, Suriye tezkerelerinin Türkiye'yi getirdiği nokta burasıdır. Daha geçen gün sorduk bu sıralarda, bu ülkede IŞİD'liler, IŞİD emirleri, IŞİD maliye bakanı; kimisi yakalanıyor, kimisi bir işe girmiş, kimisi şirketler kurmuş, ortalıkta cirit atıyorlar, bu nasıl iş dedik, cevap yok. Bu ülkenin sınırlarından 5 kilometre uzaklıkta IŞİD'in en tepesindeki isim Bağdadi öldürüldü, Türkiye'nin kontrol ettiği bölgede, doyurucu bir açıklama hiç duymadık. Sizlere şunu hatırlatmak istiyoruz: IŞİD yalnızca Suriye'de değildir, yalnızca Irak'ta değildir; içimizdedir, yüzlerce hücresiyle bu ülkenin sınırları içindedir. IŞİD ve benzeri yapılar Türkiye toplumu için büyük bir tehdit ve sorundur. Bunu duymak istemiyorsunuz ama bu gerçek çok acı, hepimizin sorunudur. İşte, Suriye tezkerelerinin Türkiye'yi getirdiği nokta burasıdır.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiserliğinin zaman zaman raporları açıklanıyor. Haziran 2019'dan Temmuz 2020'ye kadar olanlara dair raporlarda, öldürme, yağma, savaş suçları, her türlü insan hakları ihlali, işkence, taciz, tecavüz, insanlığa karşı işlenen suçlar... Yani insan sayarken bile tedirgin oluyor, bitiremiyor. Bu raporlarda bu tür suçlarla ilişkilendirilenler kimler? Süleyman Şah Tugayı, Hamza Tümeni, Sultan Murat Tümeni, Ahrar el-Şarkiye, Şam Cephesi, Suriye Millî Ordusu ve diğerleri, saymakla bitmez. Bu cümlelerin ardına ise bu raporlarda maalesef bir şey ekleniyor, diyorlar ki: "Türkiye'nin himayesindeki gruplar." Ya, böyle bir şey olabilir mi? Neden bu gruplar Türkiye'nin himayesinde? Bunun cevabı var mı? Yok. Neden Birleşmiş Milletler, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi uluslararası kurumların raporlarında böyle anılıyor Türkiye? Neden? İşte, Suriye tezkerelerinin Türkiye'yi getirdiği nokta burasıdır.
Sizin kavramlarınızla konuşayım, komşu ülkenin toprakları üzerinde ameliyat yapmak, bu mu iyi komşuluk ilişkileri? Suriye'de yaşayan Kürt, Arap, Türkmen, tüm halklarla iyi ekonomik, ticari, kültürel ve siyasal ilişkiler kurmak yerine çetelerle dar alanda egemenlik oyunları oynamak, bu mu büyük devlet politikası? İşte, Suriye tezkerelerinin Türkiye'yi getirdiği nokta burasıdır.
Bir kez daha hatırlatalım, 2011 yılı itibarıyla bu iktidarın komşularla sıfır sorun dönemi bitti ve herkesle sorun dönemi başladı. Bölge halklarını hâkimiyet altına alma isteği ve hami olma hevesi zuhur etti, bölge halkları zorla, askerle, vekâlet savaşçılarıyla yaratılmaya çalışılan bu hâkimiyeti kabul etmeyince hoş geldi değerli yalnızlık! İşte, Suriye tezkerelerinin Türkiye'yi getirdiği nokta burasıdır. Bakın, bizlerin çabası, bu iktidar çökerken ülkeyi ve toplumu daha büyük acılara sürüklemeyin diyedir.
Uluslararası endekslerde Türkiye'nin parlak durumda olduğunu iddia edemezsiniz. İfade Özgürlüğü ve Hesap Verilebilirlik Endeksi, Politik İstikrar ve Şiddetin Yokluğu Endeksi, Düzenleyici Kurumların Kalitesi Endeksi, Hukukun Üstünlüğü Endeksi, Yolsuzluğun Kontrolü Endeksi; saymakla bitmez, her biri teker teker incelendiğinde, Türkiye bu endekslerin tamamında listelerin sonunda yer almaktadır ve negatif bir seyir izlediği görülmektedir. İşte, Suriye tezkerelerinin Türkiye'yi getirdiği nokta burasıdır. Savaş yorgunu bir ülkeye yani Suriye'ye daha ateş sönmemişken yeni çatışmalarla gitmek yani benzinle gitmek, en hafif tabiriyle kötülüktür ya, en hafif tabiriyle. Orta Doğu bir dinamit deposudur, çaktığınız kibritin neye yol açacağını hiç düşünmüyorsunuz çünkü sizin için önemli olan, iktidarınızı kaybetmemek; iktidarın bekasıdır, ülkenin ve toplumun bekası değil.
İki yıl için isteniliyor tezkere. Şimdiye kadar 6 kez uzatılmış, her seferinde bir yıl istenilmiş, şimdi iki yıl isteniliyor. Neden? 2023 Ekimine kadar. Gelecek Ekim ayında Meclisin toplanamayacağını mı düşünüyor bu iktidar? Seçim havasına girildi, iktidar bir yıl sonrasında kendinden emin değil mi? Kendi durumunu öngöremiyor mu bu iktidar? Kendi vekillerinden de mi destek alamayacağını düşünüyor bu iktidar? O yüzden mi iki yıl istiyorsunuz? Gerçek bu, sizler de biliyorsunuz. Suriye-Irak tezkeresinin bir yıl yerine iki yıl uzatılması TBMM'den açık çek anlamına gelmektedir. Meclisin asker gönderme ve savaş yetkisinin iki yıl boyunca sarayın ipoteği altında tutulması da başlı başına sorumsuzluktur, Meclisin 2023 yılı sonuna kadar baypas edilmesidir.
Şunu bir kez daha hatırlatalım: "Tezkere" demek, FATF'de gri listeye girmek demektir; "tezkere" demek, Suriye'de vekâlet savaşlarının yürütülmesi demektir, IŞİD'lilerin ve diğerlerinin bu ülkede cirit atması demektir; hukuksuzluklar, adaletsizlikler demektir; "tezkere" demek, mülteci akınının sürmesi demektir. Ülkelerinde huzur ve barış olmadığı için topraklarını terk etmiş olan milyonlarca insan bizim ülkemizdedir. Elbette, onların insanca yaşama ve çalışma hakları bizim onlara borcumuzdur, bunu asla tartışmıyoruz ama Türkiye yeni mültecileri kaldıracak durumda değildir, ne altyapısı ne ekonomisi buna izin vermemektedir. Ancak çatışmanın sona erdiği, askerî değil siyasi adımların öne geçtiği, diyalog ve müzakerenin olduğu bir ortam, demokratik bir Suriye bu sorunun da aşılmasına yol açar.
Peki, önerimiz ne? Ne yapmak gerekiyor komşumuzda süren savaş ortamını sona erdirmek için? Sorunların değil, çözümün tarafı olunmalıdır; birinci nokta bu.
Bunun için, bir kez daha tekrarlıyoruz: Suriye, Arap'ı, Kürt'ü, Türkmen'iyle Suriye halklarınındır. Öncelikle, bu halkların iradesini hiçe sayan her girişim yanlıştır; yıkım yerine, yeniden inşa politikalarına ihtiyaç vardır. Suriye halkları, geleceklerine ve demokratik Suriye rejiminin yeni toplumsal sözleşmesine birlikte ve müzakereyle karar vermelidir. Barış ve müzakere tek geçerli yoldur. Suriye'nin toprak bütünlüğü içinde, güçlü bir yerel demokrasi üzerinde yükselen bir demokratik rejim inşası adımları, en gerçekçi ve doğru olan yoldur. Bütün etnik, toplumsal, inançsal ve kültürel oluşumların, kendilerini kurumları aracılığıyla ifade ettiği; toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açık, insan haklarına saygılı bir rejim. İşte, Türkiye, elindeki bütün imkânlarla bu yöndeki adımları desteklemelidir, komşusunun geleceğini barış içinde inşa edebilmesini kolaylaştırmalıdır.
Savaşın korkunç yıkımını bilmeyenler, barışın kıymetini de bilemez. Hâlbuki bugün en çok zayıflatılan barış ve müzakere politikası elimizdeki en güçlü imkândır. Türkiye, bütün komşularıyla ilişkilerini ekonomik, diplomatik, kültürel alanda geliştirmelidir; bunun yolu diplomasi ve müzakeredir. Size yapılmasını istemediklerinizi başkalarına yapmaya kalkışmak en büyük tutarsızlıktır. Bir coğrafyanın nüfus yapısıyla oynamaya Bulgaristan ve Yunanistan örneklerinde haklı olarak karşı çıkarken Suriye ve Irak'ta "Biz bunu yapabiliriz." diye düşünmek en büyük tutarsızlıktır.
Bizler tezkereye "hayır" oyu vereceğiz. Barışa "barış" diyenlere öfkenizin nedeni de kendi iktidarınızı sürdürmek için başlattığınız bu yapay çatışma ortamının fiyaskoyla sonuçlanması korkunuzdur. İktidarınız zayıflıyor diye halklara acı çektiriyorsunuz. Ekonomide ve sosyal alanda çoklu krize yol açıyorsunuz. Türk lirasını pul ettiniz. İşsizlik, hayat pahalılığı, yoksulluk, yolsuzluk hep bu yanlış politikalarınızın sonucudur. Bizler, savaşın, çatışmanın, tezkerenin ülke ve toplum yararına olmayacağını bildiğimiz için karşı çıkıyoruz. Kürtlerin varlığına, Kürt halkının siyasi ve idari haklarını kullanmasına düşmanca yaklaşmak çözüm değil, çözümsüzlüktür. Her yerde Kürtlerin kazanımlarına itiraz ediyorsunuz. Kuzey ve doğu Suriye'de de, Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi'nde de içten içe düşmanlık besliyorsunuz. Kürtfobiklik iyi değildir. Hâlbuki Kürt'ün hakkı, hukuku olursa Türk de huzur bulur, Fars da huzur bulur, Arap da huzur bulur, herkes huzur bulur; barış içinde, eşitlik içinde bir arada yaşamanın yolu budur. Kürt sorununa demokratik ve barışçıl çözüm konusunda ısrarcıyız biz Halkların Demokratik Partisi olarak. Bu sorun, çatışmalar ve gözyaşlarıyla değil, diyalogla, müzakereyle çözülmelidir. Çare Washington'da, Moskova'da değil, Ankara'da bu Meclis çatısı altındadır. Kendi sınırlarında yaşayan Kürtlerle, komşu sınırlarda yaşayan Kürtlerle barışmaktır doğru olan. Türkiye'nin güvenliği Suriye iç barışından ve barışçıl politikalardan geçmektedir.
Bu Meclisin diyalog kurmak gibi tarihsel bir vazifesi vardır. Hangi partiden olursa olsun her milletvekilinin vicdani görevi vardır, çağrımız herkesedir. Türk, Kürt ve Arap halklarının birlikte, eşit olarak yaşamaları, ortaklıkları bölge için huzur ve refah adımı olacaktır. Bizler, meşru olan demokratik çözüm ve barış mücadelemizin hem ülkemizde hem de komşularımızda kararlı takipçisi olmayı sürdüreceğiz. Gelin, hep beraber barışı örelim, eşitliği ve kardeşliği sağlamlaştıralım. Parti, görüş ya da konum fark etmeksizin insanların ölümüne, yerinden edilmesine karşı çıkan, savaş ve çatışma karşıtı olan herkesedir çağrımız. Biz "İnsanlar ölmesin; bu topraklara, bu coğrafyaya barış gelsin." diye bu yola çıktık. Hiçbir zorluk bizi bu yolumuzdan geri çeviremez. O nedenle, bir kez daha tezkereye "hayır" diyoruz. "Hayır"da hayır vardır diyoruz.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)