| Komisyon Adı | : | ADALET KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 07 .08.2026 |
BURAK DALGIN (Balıkesir) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Sizi ve heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Şimdi, ben bu kanunu okuduğumda, ilk tepkim, kafalar bayağı karışık herhâlde olmuştu. Buraya gelip on iki saattir buradaki tartışmaları dinledikten sonra bunu tamamen kani oldum çünkü tabloya baktığımızda, 2 tane parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve DEM PARTİ bir talepte bulunuyorlar, iktidar partisi olan AK PARTİ de buna belli bir ölçüde bir takdir hakkı kullanıyor ve bu kanun karşımıza geliyor. Diğer partilerin bazılarının ne kadar bu sürecin hınk deyicisi olacağını da Genel Kurulda oylama olduğunda zaten göreceğiz fakat buradaki bu bahsi geçen 3 tane partinin yani AK PARTİ'nin, MHP'nin ve DEM PARTİ'nin konudan anladıkları -burada da anlatılanlardan da gördüğümüz kadarıyla- birbirinden hayli farklı. Bazılarına göre bu bir süreç, uzun bir yolun ilk adımı, daha binlerce adım atılacak ve çok muazzam, cumhuriyetin kuruluşu kadar müthiş bir şey olacak diye bir vizyon var işin bir tarafında, DEM PARTİ tarafında. Milliyetçi Hareket Partisi tarafında "Biz zaten kanunu çıkardık, bir infaz düzenlemesini yaptık, bu iş bu kadar." gibi bir yaklaşım var. AK PARTİ de ikisine de yakın bir şeyler söylemeye çalışıyor, bir dengeye oturtmaya çalışıyor. Yani sürecin 3 temel oyuncusunun 3'ünün de bakışı birbirinden hayli farklı. O bakımdan, aslında hangi istikamete gittiğini bilmeyen 1 kaptan, 2 yardımcısının bu süreci nereye götüreceği hakikaten ciddi bir soru işareti.
Şimdi, bu akıl karışıklığını veyahut da muammayı biz aslında sürecin temel parametrelerinde de görüyoruz. Hatırlayalım, bir sene önce bu iş başladığında ne denilmişti? "Önce örgüt bütün unsurlarıyla silah bırakacak, örgütsel varlığı sona erecek, ondan sonra kanun çıkacak." denmişti, bu iş böyle başladı. "Pazarlık yok, örgütsel varlık sona erecek, silah bırakma tamamlanacak." diye başladı bu iş. Bir sene geçti, bir de ne görelim, tam tersi bir mekanizmayla karşı karşıyayız. "Kanun çıkarılıyor, örgüt silah bırakırsa ve bu teyit edilirse kanun devreye alınacak." şeklinde âdeta bir koşullu kanun veyahut da bir sipariş kanunla karşı karşıya kalmış durumdayız. Kafa karışıklığını da bu gayet net bir şekilde özetliyor. Şimdi, bu bizi aslında genel bir değerlendirmeye götürüyor.
Sayın Başkan, devam edeyim mi yoksa siz sohbet mi ediyorsunuz?
BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Buyurun, dinliyoruz.
BURAK DALGIN (Balıkesir) - Tamam, dinliyorsanız devam ediyorum.
Şimdi, bu süreç aslında fevkalade de faydalı bir süreç oldu, bazı şeyleri net bir şekilde görmüş olduk. Neyi görmüş olduk? Mesela, demokrasi veyahut da hürriyetçilik markasıyla siyaset yapan birtakım arkadaşların yeni nesil Nevzat Tandoğan olduğunu gördük yani "Bu iş yapılacaksa bunu da biz yaparız, halka da bu işleri fazla sormaya falan gerek yok." diye demeçler vermekten imtina etmediler. Ne dediler? "Bunlar hassas konular, halka sorulmaz, Allah aşkına, bu işi elitler götürür." dediler, değil mi, bunları yayınlarda görüyoruz, bunu gördüğümüz çok fevkalade faydalı oldu. Başka neyi gördük? Yıllarca başkalarına demokrasi puanı dağıtan, kimsenin demokratlığını beğenmeyen birtakım arkadaşlar nereye geldiler? "Ya, bu yasayı 3 kişi gördü, iki güne de zaten Meclisten geçer." der hâle geldiler yani demokrasinin en temel taşı olan milletin hakimiyetini, Parlamentonun üstünlüğünü, Anayasa'yı falan bir kenara bıraktılar, "Bunu 3 kişi gördü, işte, iki güne de kanun geçiverir." Zaten milletvekilleri görmeden imza atmaya teşne eder hâle geldiler. Onların da demokratlığını böylelikle görmüş olduk. Demek ki vesayet sadece generallerden gelirse sıkıntı oluyormuş, bir narkoterör örgütünün liderinden gelirse sıkıntı olmuyormuş; bu da bu arkadaşların zihin yapısını görmemiz açısından da fevkalade faydalı oldu.
Şimdi, gelelim bizi buraya getiren sürece. Biliyorsunuz, bir sene kadar önce bir komisyon kuruldu, birtakım vaatlerle ortaya çıktı. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Bu süreçte neler oldu? "Demokrasi" denen "millî birlik" denen "kardeşlik" denen komisyonun hayatı döneminde -imzasından da sonra olmak kaydıyla- neler oldu, hatırlayalım: Pek çok belediye başkanı içeriye girdi yani sivil siyasetin alanı genişlemedi, daraldı yani Türkiye'de bir sene önceye göre daha mı fazla demokrasi var, daha mı az demokrasi var? Ana muhalefet partisine mutlak butlan kararı geldi, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları konusunda bir ileri adım olmadı, Can Atalay milletvekili yeminini edemedi; pek çok şekilde de özgürlüklerde bir genişleme değil bir daralma oldu yani aslında bu sürecin tam da ikaz ettiğimiz ve şüphelendiğimiz üzere bir vesayet inşası süreci olduğunu gördük. İki tane paralel süreç beraber gitti; bir taraftan bu Öcalan süreci, öbür taraftan mutlak butlanla neticelenen bir otoriterleşme süreci; bunlar zaten el ele gidiyorlardı, el ele gittiler, bundan sonra da el ele gitmeye devam edeceklerini biliyoruz.
Şimdi, tabii, bu sürecin neticesinde geldiğimiz noktada büyük bir argüman var: "Bize güvenin, merak etmeyin; devlet aklı, biz bu işleri anlıyoruz." Şimdi, tabii, bunun teorisiyle alakalı arkadaşlarımız konuştular da ben biraz pratiğine bakmak istiyorum yani karnesine, bakalım size ne kadar güvenebiliriz yani "Bize güvenin." diyenlere ne kadar güvenebiliriz diye baktığımda, mesela, sizin de mensubu olduğunuz partinin sözcüsü ne demişti? "Cemaatin devlete sızdığını duyan kargalar bile güler." demişti; ondan sonra, maalesef, birtakım uçaklar Türkiye Büyük Milet Meclisini bombaladılar. Biliyorsunuz, Sayın Cumhurbaşkanı faiz, enflasyonla alakalı birtakım yorumlarda bulundu, ekonominin nereye geldiğini biliyoruz. Bir önceki açılımda hendeklerde 800 şehit verdiğimizi maalesef acıyla tecrübe ettik. S-400 ve F35 süreçlerinde bir gün F-35 kötü, bir gün S-400 kötü, ertesi gün tekrar F-35 kötü; böyle bir döngüyle bu iş gitti. Yani demek ki burada bir öngörülebilirlik bir şey yok, bu devlet aklı karnesi de maalesef pek çalışmıyor. Maalesef bu döşenen taş sadece bizi otoriterliğe değil, bir Lübnanizasyon sürecine de götürme riskini beraberinde barındırıyor. Bu ne demek? Hani "Efendim, Cumhurbaşkanı Yardımcısı şu etnik kökenden olsun, bir diğeri şu mezhepsel kökenden olsun. Biz insanları böyle etnik kökenine göre, mezhepsel kökenine göre bir komüniter şekilde gruplayalım, bu şekilde idare edelim." gibi bir yaklaşım. Tabii, bu çalışmaz; biz Türkiye'de eşit vatandaşlığı, cumhuriyetin onurlu yurttaşlığında bulmuş insanlarız. O bakımdan, bundan da asla taviz vermememiz icap ediyor. Bu çerçevede de Kürt vatandaşın onuru da doğal olarak hepimizin onuru kadar değerlidir; onun onuru benim onurumdur, benim onurum onun onurudur. O bakımdan, Kürt vatandaşımızın başına bir kayyum atamaya, bir lider atamaya icap yoktur; onlar kendi kararlarını tıpkı bütün diğer vatandaşlarımız gibi verebilirler. Hele de bir narkoterör örgütünün liderini oraya kayyum olarak atamak zaten asla kabul edilebilecek bir davranış değildir.
Son olarak ben şöyle bitireyim sözlerimi, Komisyon üyelerine de bu soruyu sormuş olayım: Şimdi bu büyük lafları konuştuk, birtakım teoirleri konuştuk, bir de bu işin pratiği var yani pratiği nedir? Birtakım militanlar inecekler, bunların terör ve savaşma tecrübesi olacak ve bu insanların bir kısmının komşunuz olmasına razı mısınız? İş ortağınız olmasına razı mısınız? Arabanızı sürttüğünüzde karşınıza gelmesine razı mısınız? Alacak verecek ilişkisine girmeye razı mısınız? Kendiniz razı mısınız, çocuklarınızın, eşinizin, dostunuzun, kardeşinizin böyle olmasına razı mısınız? Yani karşı karşıya kaldığımız gerçek, reel mesele budur.
O bakımdan, önce, herhâlde bu teklif sahiplerinin bu sürecin ne olduğu konusunda kendi aralarında bir tutarlı yaklaşıma varmalarında ve Meclise onunla da gelmelerinde yarar vardır. Buna fırsat olmadığını anlıyoruz çünkü pek çok milletvekili görmediği bir teklife, boş sayfaya imza atmış durumda. Bu teklifin yeniden değerlendirilmesi için çeşitli hukuki, siyasi, sosyal sebepler söylendi ama en temelinde herhâlde teklif sahiplerinin aynı istikamete doğru yürümediklerini de buna eklemekte yarar var diye düşünüyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.