| Komisyon Adı | : | ADALET KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 07 .08.2026 |
MEHMET AKALIN (Edirne) - Sayın Başkan, kıymetli Komisyon üyeleri, çok değerli hazırun; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
İlk olarak, terörden arınmış bir Türkiye'ye karşı olmadığımızı ve hiçbir Türk vatandaşımızın burnunun bile kanamasına razı olmayacağımızı belirterek sözlerime başlamak istiyorum.
Ancak şunu belirtmek isterim ki bugün burada bir kanun teklifini konuşmuyoruz, bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin terörle mücadelede ortaya koyduğu iradenin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukukunun, şehitlerimizin hatırasının, Meclisin itibarının ve devlet ciddiyetinin nasıl ele alacağını konuşuyoruz. O yüzden, söze birkaç temel soruyla başlamak istiyorum: Bu sözde kanun teklifi nereden gelmiştir? Bu teklifin sahibi kimdir? Bu metnin siyasi kaynağı nedir? Türkiye Büyük Millet Meclisi İmralı'da hazırlanmış bir metnin onay makamı mıdır? Buradan açıkça söylüyorum: Türkiye Büyük Millet Meclisi İmralı'nın noteri değildir, bu Meclis milletin iradesinin tecelligâhıdır. Burada kanunlar millet adına yapılır, başka bir yerde hazırlanmış metinler buraya getirilip milletvekillerine sadece "Onaylayın." denilemez.
Bakın, yine sürekli aynı cümleyi duyuyoruz: "Bu bir af değildir." Peki, soruyorum: Bu düzenlemenin adına "af" dememeniz onun sonuçlarını değiştirmeye yeter mi? Siz adına ne derseniz deyin eğer bir düzenleme teröristlerin suçlarının soruşturulmasına, davaların sonuçlarına, cezaların infazına veya hükümlülerin hukuki durumuna etki ediyorsa millet bunun ne olduğunu sormaya devam edecektir. Bir şeyi "barış" diye adlandırmanız onu otomatik olarak barış yapmaz, bir şeyi "kurtuluş" diye sunmanız ortaya çıkan sonucu değiştirmez. Tarih bize bunun ne kadar önemli olduğunu defalarca göstermiştir. Bakın, yaklaşık yüz kırk yıl önce emperyalist güçlerin yönlendirmesi ve desteğiyle ortaya çıkan Hınçak ve Taşnak örgütlerinin gerçekleştirdiği terör eylemleri ve katliamlar Osmanlı Devleti açısından ağır sonuçlar doğurmuştur. Dönemin siyasi şartları, dış baskılar ve alınan siyasi kararlar nedeniyle bu örgütlerin mensuplarına yönelik çeşitli af ve siyasi düzenlemeler yapılmış, bazı isimler daha sonraki dönemlerde devlet görevlerinde dahi yer almışlardır. Ancak af niteliğindeki siyasi ve hukuki düzenlemeler terör sorununu kendiliğinden ortadan kaldırmamış, örgütsel faaliyetler ve saldırılar farklı biçimlerde devam etmiş ve imparatorluğun sonunun gelmesine katkı sağlamıştır.
Şimdi, yine, biraz önce Yücel Bulut Bey'in cumhuriyet dönemindeki ayaklanmaları anlatırken anlatmadığı veya atladığı bu ayaklanmaların arkasında da 15 Temmuz kalkışmasının arkasında da bölgemizdeki tüm terör örgütlerinin arkasında da emperyalist güçler ve onların çıkarları vardır ve bu örgütler emperyalizmin maşalarıdır. Bugün de aynı geçmişte olduğu gibi karşımızda emperyalist güçler tarafından yönlendirilen bir terör örgütü ve o terör örgütüne sağlanmaya çalışılan bir aftan söz ediyoruz. Tarih bize şunu göstermektedir: Terörle mücadelede hukuk ve adalet zemininden uzaklaşılarak verilen tavizler, günü kurtaran siyasi çözümler ve terör örgütlerinin taleplerinin meşru bir siyasi zemine taşınması sorunu ortadan kaldırmak yerine daha ağır sonuçlara yol açabilmektedir. Bugün de geçmişin tecrübelerini görmezden gelemeyiz. Bir düzenlemenin adını ne koyduğunuzdan önce ortaya çıkaracağı sonuca bakmak zorundayız. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Sevr'dir. Sevr kâğıt üzerinde bir barış anlaşması olarak sunulmuştu ancak Sevr Türk milletinin egemenliğini, bağımsızlığını ve vatanın bütünlüğünü ortadan kaldırmayı öngören bir metindi. O sebeple, Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliğini, hukuk düzenini ve şehitlerimizin hukukunu tartışmaya açan her düzenleme, adı ne olursa olsun, milletin vicdanında karşılığını bulur. Bakın, yine kamuoyunda bize "29 kişisiniz, Mecliste azınlıksınız, bir avuç muhalefet ediyorsunuz." diyorlar, sanki haklı olmak için kalabalık olmak gerekiyormuş gibi, sanki Türkiye'nin geleceği oylamadaki parmak sayısından ibaretmiş gibi. Tarih bize bunun böyle olmadığını defalarca göstermiştir. Hatırlatmak isterim: Kürşat'ın Çin sarayına yürüdüğü anlatıda yanında 40 kişi vardı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Samsuna çıktığında yanında 48 kişi vardı, Sivas'ta 36, Erzurum'da 58 kişi vardı. Mesele, kaç kişi olduğunuz değildir; mesele, neye inandığınız ve hangi sorumluluğu taşıdığınızdır? Bugün burada 29 kişi olabiliriz ama biz bu milletin çocuklarının geleceğini, şehitlerimizin emanetini ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukukunu savunuyorsak burada 29 kişi değil milyonların vicdanını temsil ediyoruz demektir.
Değerli arkadaşlar, dün teröristlerin ayakkabı numarasına kadar bildiğinizi söylüyordunuz, dün devletin istihbarat gücünden, operasyon kabiliyetinden, terör örgütünü takip ettiğinizden bahsediyordunuz, dün "Terörist nerede olursa olsun buluruz." diyordunuz; bugün ne oldu, bugün ne değişti? Ayakkabı numarasına kadar bildiğiniz teröristlerin bugün adresini mi unuttunuz? Dün terörle mücadelede kararlılık nutukları atarken bugün aynı örgütün taleplerinin tartışıldığı bir siyasi zemini neden oluşturuyorsunuz? Milletimiz bunları görüyor, bu millet hafızasını kaybetmedi, aklını kaybedenlerin akıllarını yerine getirmesini de iyi bilir.
Değerli Komisyon üyeleri, bugün özellikle şunu da hatırlatmak istiyorum: Yıllarca bu ülkeye "Terörle mücadelede taviz vermeyeceğiz." dediniz, kırmızı çizgiler ilan ettiniz, terör örgütünün elebaşları hakkında en ağır ifadeleri kullandınız, hatta bugün söylediklerinizin tam tersini ifade eden son derece sert açıklamalar yaptınız; şimdi soruyorum: O gün devlet aklıyla söylediğiniz sözler yanlış mıydı yoksa bugün söyledikleriniz, bugün yaptıklarınız mı yanlış? Eğer dün söyledikleriniz doğruysa bugün bu noktaya nasıl geldiniz? Eğer bugün yaptıklarınız doğruysa, o zaman, dün bu millete neden başka bir hikâye anlattınız? Milletvekili olarak hepimiz söylediğimiz sözlerin sorumluluğunu taşırız, devlet yönetmek ise bundan çok daha ağır bir sorumluluktur. Terörle mücadele dünden bugüne değiştirilecek bir siyasi pozisyon değildir. Şehitlerimizin kanı sizin keyfî takviminize göre farklı değerlendirilemez. Bir gün "terörist" deyip başka bir gün "muhatap" diyemezsiniz. Bir gün "son teröriste kadar kadar mücadele" deyip başka bir gün terör örgütünün siyasi taleplerini kanun metinlerinin konusu hâline getiremezsiniz. Devlet yönetmek yerine göre başka, yerine göre başka konuşmak değildir. Bu milletin çocukları sizin siyasi malzemeniz değildir. Şehitlerimizin evlatları, gazilerimizin hayatları, bu ülkenin güvenliği ve Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği hiçbir siyasi hesabın aracı yapılamaz. Biz terörsüz Türkiye'ye karşı değiliz ve tekrar ediyorum: Biz hiçbir vatandaşımızın burnunun kanamasına razı olamayız. Bizim itirazımız, terörün bitirilmesi bahanesiyle Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukuk düzeninin tartışmaya açılmasıdır. Bizim itirazımız, Meclisin başka bir yerde hazırlanmış bir metne mühür basan kuruma dönüştürülmesidir. Bizim itirazımız, milletin aklıyla alay edilmesidir ve en önemlisi, bu ülkenin evlatlarının canı üzerinden siyasi hesap yapılmasıdır.
Bugün burada milletvekilleri olarak bir karar vereceğiz ama unutmayalım, bu kararın hesabını sadece bugün burada vermeyeceğiz, yarın bu ülkenin çocukları size şunu soracak: "Terörle mücadelede ne yaptınız? Şehitlerimizin emanetine nasıl sahip çıktınız? Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukukunu nasıl korudunuz?" Ve o gün hiçbiriniz "Biz çoğunluktaydık." diyerek bu sorumluluktan kurtulamayacaksınız çünkü tarihte, bazı dönemlerde doğruyu söylemek kolay değildir, bazen kalabalığın karşısında durmanız gerekir, bazen "29 kişisiniz." derler, biz de deriz ki: "Evet, belki 29 kişiyiz ama bu ülkenin çocuklarının geleceğini siyasi pazarlık konusu yaptırmamak için gerektiğinde 29 kişi de yeter." Çünkü mesele sayı değildir, mesele makam değildir, mesele koltuk değildir; mesele Türkiye Cumhuriyeti devletidir, mesele bu milletin şerefidir, mesele şehitlerimizin emanetidir ve biz bu emaneti hiçbir siyasi hesap uğruna teslim etmeyeceğiz.
Teşekkür ederim.