KOMİSYON KONUŞMASI

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, önemli bir gün, önemli bir kanun teklifini görüşüyoruz. Şunu ifade edeyim: Yani bugün insan ömrünün aslında görebileceği ender günlerden biri. 1921 Anayasası'nın kabul edildiği zamanların üzerinden yüz yıldan uzun bir zaman geçmiş bulunuyor. Şüphesiz, insan ömrü için uzun bir süre ancak insan hayatının sınırlarını aşan bu süre, insanlık tarihi bakımından ise sadece bir andan, tarihin akışında küçük bir parantezden ibarettir. Ancak insanlık tarihi boyunca öyle hadiseler, öyle kırılma anları yaşanmıştır ki bu olaylar çağları değiştirmiş, toplumların kaderini sil baştan yazmıştır.

(Uğultular)

BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Değerli arkadaşlar, lütfen hatibi dinleyelim, biraz uğultu var.

Bir de ayakta olan arkadaşlar, görevi olanlar otursun, görevi olmayanlar dışarı çıkabilir; rica ediyorum.

Buyurun Sayın Beştaş.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Evet, gerçekten bir uğultu var; teşekkür ederim.

Yeni bir çağa girmek, yeni çağların değişmesi, suların bambaşka istikametlere doğru akmaya başladığı, tarihin yatağını değiştirdiği anlılardır fakat bu tür dönüşümler ve tarihsel değişimler elbette bir anda, bir gecede gerçekleşmez. Bardağı taşıran, tarihin hafızasında yer eden ve tarih kitaplarına yazılan o son damladır. Bir kaptaki suyu düşünelim, her gün o suyu bir derece soğutursunuz, her gün kaba baktığınızda kontrol ettiğiniz şey biçimi değişse de özü itibarıyla sudur, ta ki sıcaklık sıfır dereceye inene kadar. İşte, tam da o an maddenin hâli değişmiştir. Artık ortada su değil buz vardır ve o an geçildikten sonra geriye dönüş mümkün değildir. İşte, bizler bu tarihî günlerde ve bugün halk egemenliğinin sembolü olan bu Meclis çatısı altında tam da böyle bir çağ değişikliğine, niteliksel bir dönüşüm anına tanıklık ediyoruz. Tarihin ve çağın akışını çoğulcu bir anlayışla yaşayamadığımız, ne yazık ki zaman zaman geriden yakalamak zorunda kaldığımız dönemler olmuşsa da bu kök yasa bunu değiştirecek anlardan biri olsun istiyoruz. Türkiye'nin, bölgesinde bir buzkıran görevi görmesi gerektiğini, Orta Doğu halklarının kalıcı bir barışa erebilmesi ve diğer tüm mazlum halkların umudunu yeniden yeşertebilmesi için tarihsel bir imkân yaratabilir.

Biliriz ki içinde bulunduğumuz ve şimdilik bazı çevrelerce "belirsizlik çağı" yahut "akışkan modernite" olarak adlandırılan ancak bundan çok daha fazlasını, çok daha karmaşık toplumsal ilişkileri içinde barındıran, bizlerden çok sonra tarihçilerin ve sosyologların belki de bambaşka isimlerle anacağı gerçeküstü bir dönemden geçiyoruz. Her şeyin iç içe geçtiği fakat bu yoğun karmaşa ve iç içelikte en temel özenin yani insanın unutulduğu, savaş çığırtkanlarının ve teknolojik silahların sesinin insanın, vicdanın ve insana dair olanın sesini bastırdığı bir çağdayız. Şu koca gezegende ne yazık ki çok az sayıda halk huzur ve mutluluk içinde yaşamını sürdürebiliyor. Toplumların kötülüklerden, çatışmalardan sıyrılıp adil ve iyi bir yaşama doğru evrilme süreci ise ancak demokratik ve adil yasalarla mümkündür. Yasalar toplumları salt belirli normlar çerçevesinde hizada tutmanın, onları cezalandırma tehdidiyle yönetmenin bir aracı değildir, olmamalıdır. Yasalar esasen halkların eşit, özgür ve bir arada yaşama koşullarını belirleme, toplumsal barışı inşa etme gücüne ve niteliğine sahip olması gerektiği de akıldan çıkarılmamalıdır.

Bugün önümüzde bulunan 12 maddelik kök yasanın kabulünün ardından, Türkiye bölgesinde Orta Doğu halklarının kalıcı bir barışa erebilmesi ve tüm mazlum halkların umudunu yeniden yeşertebilmesi için tarihsel bir olanak yaratmanın eşiğindedir. Tabii ki bu kanun teklifine ilişkin bizim de eksik gördüğümüz, eleştirdiğimiz, düzeltilmesini istediğimiz birçok madde var ve bunda zaten hem Komisyon aşamasında hem Genel Kurul aşamasında ortak aklı yakalamaya da çalışacağız. Ama bu eksiklik tespitimiz, bizi, bu kanunu destekleme düşüncemizden ve imzamızdan kesinlikle vazgeçirecek nitelikte değildir. Bunu da not etmek istiyorum.

Evet, şimdi, Kürt halkının durumunu biraz anlatmak istiyorum: Kürtler daima bir istisna hukuk altında yaşadı. Bugün, bu alanın son bulması için aslında küçük bir kapı aralanıyor. Bu anlamda, yüz yıllık ilk iddiası bir retorik değil, tasnif edilebilir bir olgudur. Yüz yıldır bu meselede devletin elindeki araçlar inkâr, cezaevi ve şiddet idi; ilk kez bir başka araç deneniyor: Hukuk. 1925'ten bu yana devletin bu meseledeki yasama repertuvarı tedip ve tenkil, iskân ve olağanüstü hâlden ibaretti. Bu metin, cumhuriyet tarihinde ilk kez çatışmanın bitişini müzakere edilmiş bir çerçeveyle, kolektif ve onur kırıcı olmayan bir hukukla düzenlemeye çalışıyor. Bir devletin bir meseleyi nasıl yönettiğini anlamak için o meseleye hangi dille hitap ettiğine bakmak gerekir. Türkiye Kürt meselesini yüz yıl boyunca 3 dil ile konuştu; idarenin gizli diliyle, istisnanın olağanüstü diliyle ve ceza hukukunun bastırıcı diliyle. Bu 3 dilin ortak özelliği, muhatabını özne olarak tanımamasıydı. Bu 3 dilin, yine, başka bir yönü, yönetilecek bir tehdit, ıslah edilecek bir bölge, tasfiye edilecek bir yapıydı. İşte, bugün, tam da böyle yeni bir tarihsel dönemeçteyiz, bu nedenle bunu söylüyoruz.

Bu kök yasa, birlikte kurduğumuz bu Mecliste çıkarılan yasal metinlerde kurulan cümlelerde Kürtlerin sadece yüklem değil özne de olmasının önünü açmalıdır, açacağına inanmak istiyoruz, inanıyoruz. Çerçeve yasanın asıl politik anlamı içeriğinden önce dilindedir, devletin ilk kez bu meseleyi olağan yasamanın yani müzakere edilebilir, gerekçelendirilmiş, itiraz edilebilir ve kamusal hukukun diliyle konuşmasıdır.

Bir diğer önemli husus ise imzaladığımız bu belgenin tam da kendidir. İlk defa, DEM PARTİ Eş Başkanları, Eş Genel Başkanlarımız, Sayın Devlet Bahçeli, Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş ve Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanı Sayın Abdullah Güler yan yana imza atmışlardır. Bu bir ilktir. Bizim Meclis tarihimiz açısından da bir ilk olma özelliğini not etmek istiyorum. Cumhuriyetin kuruluş yılları Kuvayımilliye ruhuyla biçimlenmiştir. Halklar o günleri omuz omuza, birlikte yaşamın gerçekleşeceği güne erme arzusuyla yaşamışlardı. 1919-1922 yılları arasında Kürt halkı, Türk halkı ve tüm kadim halklar omuz omuza bir varoluş mücadelesi vermiş, kapsayıcı bir ruhla hareket etmişlerdi. 21 Anayasası egemenliği millete verirken halkın kendi kaderini doğrudan yönetmesi ilkesini benimsiyor, vilayet ve nahiyelere geniş yetkiler tanıyordu. Bu çoğulcu kuruluş imkânı 1924 sonrasında merkezîleşme ve tek kimlikli yurttaşlık anlayışının güçlenmesiyle daraldı. Sonraki dönem, ortaklığın hukukundan çok isyan, bastırma, inkâr ve güvenlik siyaseti üzerinden şekillendi. Böylece, Türk-Kürt ilişkisi birlikte devlet kuran iki toplumsal gerçekliğin ilişkisinden çıkarılıp devlet ile sorun arasındaki ilişkiye indirgendi. Tekçi anlayış, Türkçe merkezli bir dil rejimi ve merkezîleşmiş bürokrasi Kürt varlığını, dilini ve kültürünü âdeta bir tehdit ve güvenlik sorunu olarak kodladı, daha doğrusu, Kürt olmak, Kürt doğmak illegal sayıldı. İşte, bu yolun sonunda yasalar da varlığı inkâra hizmet etmiş oldu bugünlere kadar. "Kürt hariç" yasaları bu tanımla ortaya çıkmıştır aslında bu anlayışla olağanüstü yargılama ve cezalandırma rejimleri kalıcılaştı Sadece birkaç örnek vereceğim bu yasalardan: Hıyanet-i Vataniye Kanunu, istiklal mahkemeleri, umumi müfettişlikler, özel yargı düzenlemeleri, 12 Eylül sonrası sıkıyönetim, DGM, özel yetkili mahkemeler, Takrir-i Sükûn Kanunu, Şark Islahat Kanunu onlarca, yüzlerce kanundan sadece birkaçı. Kürt toplumunun varlığını inkâra dönük bu yasal düzenlemeler ve nefret toplumunun inşası bizleri 90'lı yıllardaki faili meçhuller ve köy boşaltmalarla geçen karanlık dönemlere götürdü. Yüz yılın ardında cumhuriyetle aralanan demokrasi, adalet ve hukuk kapısından hep birlikte geçemedik. Dışarıda kimler mi kaldı? Kürtler kaldı, ötekileştirilen halklar, inançlar kaldı. Her dönemeçte bu kapıyı ezilen halklar, inançlar, sosyalistler, devrimciler, kadınlar, işçiler mücadeleleriyle aşındırdılar ve aşındırmaya da devam ediyorlar. Hepimiz tecrübe ettik ki güvenlikçi ve tekçi zihniyet terk edilmedikçe, Terörle Mücadele Kanunu veya özel ceza rejimleri gibi antihukuk mekanizmaları kaldırılmadıkça toplumsal barışı kalıcı kılmak mümkün değildir. Şüphesiz, görüştüğümüz 12 maddelik kök yasa da tek başına bu yüz yıllık tarihsel ve hukuki yükü kaldırmaya yetmez, yetemez ancak bu kök yasanın kök salması, o köklerden yeni filizler çıkması, o filizlerin fidana dönüşmesi, dallanıp budaklanması, yeni yasal düzenlemelerle desteklenmesi sayesinde gerçek bir kardeşlik ve adalet hukukunu örmek mümkün olacaktır. 1920 ruhunun tamamına ermesi için görüştüğümüz yasayla başlangıç yapılması son derece önemlidir. İşte, şimdi sıra bizlerin yani dışarıda bırakılan tüm kesimlerin bu hukuk kapısının içinden geçmesidir, içeri girmesinin sırasıdır. Parlamentoda çoğunluğun değil çoğulculuğun egemenliğini sağlamak zorundayız. Halkları ezen koca bir yangın Sayın Öcalan'ın çağrısıyla sönmüş, artık yeni yaşamın kurulması ve demokratik cumhuriyetin Parlamentosunun halklara hizmet için canla başla çalışacağı günler için çabalamanın vakti gelmiştir. Öyle bir eşikteyiz ki negatif barıştan...

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - O kadar ocak yaktı, o kadar insan öldürdü, daha onun hesabını verecek, daha 1999'dan sonraki suçlar için yargılanacak.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Sizi duymuyorum, dikkate de almıyorum istediğiniz kadar konuşun.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Millet duyacak.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Negatif barıştan pozitif barışa geçme imknı doğmuş durumda. Kürtler buna hazır ama negatif barışın hukuksuz kaldığı...

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Yeter, sabahtan beri Öcalan güzellemesi; eli kanlı bebek katili, teröristtir işte! Sizin bu kadar güzelleme yapıyor olmanız bu gerçeği değiştirmez.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Sayın Başkan, böyle bir usul var mı?

BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Sayın Beştaş, devam edin siz.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Önemli bir yerdeyim, bunu...

BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Lütfen, hatibe de karışmayalım Sayın Türkoğlu.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Söyleyecek sözü olan atabilir Başkanım.

BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Size az sonra söz isterseniz vereceğiz.

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Ben konuşurken herkes laf atabilir.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - Değerli milletvekilleri, öyle bir eşikteyiz ki negatif barıştan pozitif barışa geçme imkânı doğmuş durumda. Kürtler buna hazır, bizce Türkiye de hazır, bazı cılız sesler çıksa da...

YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Göreceğiz cılızı; kimin sesi cılız, kimin sesi yüksek, bakacağız.

MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Erzurum) - ...aslında Türkiye'de ciddi bir itiraz söz konusu değil ama negatif barışın hukuksuz kaldığı her örnekte -bunun altını çizerek söylüyorum Sayın Başkan, İspanya deneyimi buna ciddi bir örnektir- çözülme geri gelmiş ama hukukla mühürlendiği örneklerde ise -İrlanda bunun en önemli kanıtıdır- kırılgan başlangıçlar kalıcı düzenlere evrilmiştir, . o yolu tutmuştur. Yüz yıllık ilk olan şey, maddenin içeriği değil, bir eşiğin geçilmesidir. Mesele, istisnadan yasamaya, düşmanlıktan muhataplığa, lütuftan norma taşınmıştır. Bu eşiğin gerisine düşmek artık herkes için maliyetlidir. İşte bu sebeple, acilen atılması gereken tabii ki somut adımlar vardır. Demokratikleşme için öncelikle güvenlikçi hukuk anlayışından vazgeçilmeli, yüzümüzü hakikate dönmeli ve geçmişle yüzleşmenin önü ve yolu açılmalıdır. Bu kapsamda, TMK kaldırılarak ceza mevzuatı uluslararası insan hakları standartlarına uygun biçimde yeniden düzenlenmelidir. İnfazda eşitlik ve adalet sağlanmalı, tecrit ve keyfî tahliye engelleri son bulmalıdır, kayyum uygulaması kökten kaldırılarak seçmen iradesi güvence altına alınmalıdır, ana dilinde eğitim ve çok dilli kamu hizmeti hayata geçirilmeli, ana dil yasakları tamamen hukuk sistemimizden çıkarılmalıdır, inanç özgürlüğünü güçlendiren ve ayırımcılığı ortadan kaldıran yasal reformlar gerçekleştirilmelidir, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki tüm engeller ortadan kaldırılmalıdır. Demokratik cumhuriyetin Parlamentosu da ancak halkların gerçek iradesine hizmet ettiği müddetçe meşruiyetini koruyabilir. Hiçbir yurttaşın kimliğinden, dilinden yahut düşüncesinden ötürü suçlu ilan edilmediği aydınlık bir geleceği inşa etmek bizim elimizdedir. Elimizi güçlendirmenin yolu ise ülkenin tüm demokratik kesimlerinin bir arada durmasından, demokratik cumhuriyetin temel taşlarının birlikte örülerek demokratik toplumun inşasından geçer. Yüz yıllık bir ezberden kurtulmuş olmanın yaratacağı muazzam etkiyi hep birlikte düşünelim. Lütfen, bir an gözümüzü kapatalım, ezberlerden ve bu tabulardan sıyrıldığımızı varsayalım, emin olun, her şey daha güzel olacak o zaman. Artık bu cumhuriyetin kapısı herkese açık olunca, her düşünceye, her inanca, bu toprakların kuruluş mayasını birlikte karanlara da selam olsun diyorum.

Şimdi, burada birçok konuşma yapıldı, hepsini tabii ki dinledik, saygıyla, Meclis usulüne göre, tekniğine göre itiraz etmedik. Ben hâlâ şaşırdığıma şaşırıyorum Parlamentoda görev yapan bir parlamenter olarak. O dille hâlâ şaşırıyorum ve gerçekten kendime de şaşırıyorum. Bu kadar rahat ırkçılık yapılmasına, bu kadar rahat milyonlarca insanın neredeyse yok sayılmasının meşru gösterilmesine hâlâ şaşırabiliyorum. Çok mu naifim? Bilemiyorum ama bunu hayatım boyunca kabul etmedim ve etmeyeceğim. Biz ırkçılığı halklara en büyük düşmanlık olarak görürüz. Biz insanların eşit olduğuna ve eşit, özgür şartlarda bir arada yaşaması gerektiğine inanırız ve burada "halk" deyip halkın yararına olmayan tezler ileri sürülmesinin kime ne faydası olacak gerçekten? Bu barış ve demokratik toplum sürecinin tüm Türkiye toplumuna, halklarına, yurttaşlarına mutluluk, huzur, refah ve güzel bir yaşam getireceği konusunu da eminim aleyhe konuşanlar da çok iyi biliyorlar. Değer mi? Seçimler için, siyaset için, daha fazla oy almak için insanları ırkçılık güdüsüyle etkilemeye, bunları daha fazla kutuplaştırmaya değer mi? Kürtler artık siyasetin malzemesi olmak istemiyor. Seçim dönemlerinde Kürtçe bir iki cümle duymak istemiyor, gerçekten istemiyor bunu ve biz Kürt halkını sadece oy deposu olarak gören ve bunu malzeme yapan anlayışların da karşısında hep olduk ve olmaya devam edeceğiz. Belki oyunuz bir tık artacak ama değmez gerçekten; ırkçılığı da, düşmanlığı da körüklemeye de değmez, sağduyulu olalım. Dünyadan haberimiz yok gibi görüyorum ben. Dünya çatışma çözümlerini, bizler... "Doğduğumuz coğrafya kaderdir." derler ya, Edward Said. Biz bunu çocukluğumuzdan beri öğrendik, dünyanın çatışma çözümlerini, deneyimlerini, hak, özgürlük mücadelelerini ama parlamenterlerin bundan bihaber olması çok acı, bana eza veriyor. Yani burada öyle konuşmalar yapıldı ki... Ya, İrlanda'yı da bilmiyorsunuz, Güney Afrika'yı da mı, İspanya'yı da mı? Farkı da mı bilmiyorsunuz, Kolombiya'yı da mı? Dünyayı yeniden keşfetmiyor Türkiye, Amerika'yı yeniden keşfetmiyoruz. Bu deneyimlerden Türkiye başka bir deneyim yaratıyor ve buna güç vermek, bunu desteklemek aslında herkesin görevi ve sorumluluğu. Burada Kürt'ün ölümü ya da Türk'ü ölümü hangimize ne kazandıracak? Bugüne kadar öldük, yetmedi mi? Daha ne kadar ölelim? On binlerce insan toprak altına düştü ve bunu artık bitirelim.

Bizim bu konuda farklı konuşmalar... Kimseyi kastetmiyorum, tabii ki muhataplar üstüne alınabilir ama burada derdimde asla bir gerilim yaratmak yok. Yani bazı konuşmalarda sanki Türkiye bugüne kadar -altını çiziyorum- bu süreç başlayıncaya kadar çok demokratikti, demokrasi vardı, her şey güllük gülistanlıktı, bugün demokrasi bitmiş. Günaydın ya! On yıl önce bu ülkede dokunulmazlıklar kaldırıldı, sivil darbe vardı, işte arkadaşlarımız cezaevinde; Sevgili Figen Yüksekdağ'ın, Selahattin Demirtaş'ın 4 Kasım 2026'da on yılı dolacak. Şimdi, biz buna itiraz ettik; arkadaşlarımızın tutukluluğuna, cezaevinde oluşuna dair siyaset malzemesi yapılmasını asla kabul etmeyiz. Onlar bizim yoldaşlarımız, bizim canlarımız, biz birlikte bu partide mücadele ettik ve etmeye devam edeceğiz. Kürtler gibi bizim tutuklu, hükümlü, rehin tutulan arkadaşlarımızın da siyasetin malzemesi yapılmasını istemiyoruz; kendi içinde çelişik, tutarsız cümlelerle ne denildiği belli olmadan bunların yapılmasını istemiyoruz. Kayyum uygulaması 3 dönem uygulanırken birileri farkında değildi, bu bizim sorunumuz değil. Biz şunu her zaman savunduk: Kötülük bize olunca değil kime olursa olsun, haksızlık kime olursa olsun hep karşısında durduk ve durmaya da devam edeceğiz. Hukuksuzluk nerede olursa olsun durduk, durmaya devam edeceğiz ve "Başkasına yapılan haksızlığa bana yapılmış gibi baş kaldırırım." diyor Albert Camus. Evet, gerçekten başkasına yapılan kötülüğü kimsenin görmediği zamanlardan geçtik ama biz hiçbir zaman gözümüzü, kulağımızı kapatmadık buna.

Diğer yandan şu anda şöyle bir değerlendirme yapamayız: Yani bugün süreç var, demokrasi yok ama biz barış ve demokrasiyi birlikte değerlendiriyoruz. Kürt meselesi demokrasi olmadan çözülemez, demokrasi olmadan da Kürt meselesi çözülemez diyoruz. Biz Diyarbakır'a demokrasiyi, İstanbul'a faşizmi savunmuyoruz, Türkiye'nin her tarafına demokrasiyi savunuyoruz ve bu konuda mücadele ediyoruz, bedel ödüyoruz. Dünya çatışma deneyimlerini naçizane öneririm.

Ve son olarak -toparlıyorum Başkan- kimseye "Sevinme." de demiyoruz, "Korkma." da demiyoruz; evladını hiç kimse toprağa vermesin diyoruz artık bundan sonra. Bizim görevimiz acıları tartmak değil asla, yeni acıların üretilmesini durdurmaktır; acılar yarıştırılmaz ve eşitlenmez. Kırk yıllık çatışma bu devleti güçlendirmedi, bunu görelim ve kabul edelim; bütçesini, hukukunu, demokrasisini ve itibarını zedeledi. Bugün diplomatik ilişkilerde Türkiye'nin önüne çıkan en temel konulardan biri Kürt meselesidir; bunu görmemek, bilmemek mümkün değil, hele Parlamentodaki birinin bilmemesi mümkün değil. Silahsız bir zeminde hukukuyla işleyen devlet, çatışma yönetimine kilitlenmiş devletten daha güçlü olacaktır. Asıl beka meselesi çocuklarına bir arada yaşama umudu bırakıp bırakmayacağıdır, beka budur aslında; bu yasa teklifi o umudun ilk cümlesidir.

Bizim konumumuz nedir peki? Biz ne koşulsuz onay ne sürekli bir itiraz peşindeyiz. Her şeyi onaylamak zorunda olmadığımız gibi, her şeye itiraz eden bir konumda da değiliz. Destekleyen, denetleyen ve tamamlayan bir siyaset yürütmeye çalışıyoruz. Ne zafer ilanı ne de bir mahcubiyet içindeyiz. Biz ciddiyiz, işin ciddiyetinin farkındayız. Bizimki tarihsel bir ciddiyettir ve bunun sorumluluğunu biliyoruz ve bu sürece yakışan ruhun da bu olduğuna inanıyoruz ve biz tüm ciddiyetimizle süreci tamamlamaya hazırız. İnsanların ailelerine dönmesi kimsenin yenilgisi değildir arkadaşlar. Silahların yerini hukukun, çatışmanın yerini demokratik siyasetin alması Türkiye'nin ortak kazanımı olacaktır ve son çağrım, barışa karşı değiliz deyip barış karşıtlığını yapmak artık son bulsun diyorum.

Hepinize teşekkür ediyorum, iyi akşamlar diliyorum.