| Komisyon Adı | : | MİLLİ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 14 .07.2026 |
YÜKSEL TAŞKIN (İzmir) - Evet, değerli arkadaşlar, çok tekrara düşmek istemiyorum ama benim de genel siyasi bir tespitim olacak, belki eleştiri. Bakın, arkadaşlar, tam 34 tane belediyemize operasyon yapıldı. Yetkisiz bir mahkeme bize Genel Başkan atamaya kalktı. Açıkçası bize savaş hukuku uygulanıyor ve ben AK PARTİ'li arkadaşların ya oldukları gibi görünmelerini ya göründükleri gibi olmalarını talep ediyorum. Yani "Biz demokratız, demokrasiye inanıyoruz." demenin bu dönemde gereği bellidir ve siz bu konularda açıkçası topu taca atıyorsunuz. Sizleri bu konuda inisiyatif almaya davet ediyorum. Günün birinde Erdoğan tekrar "Aldatıldım." diyebilir. Bu defa "Aldatıldım." diyeceği unsur da gene yargı içerisinde çöreklenmiş organize bir suç örgütüdür, bunu görmek lazım. Biz bunu iliklerimize kadar yaşıyoruz. Ama tarih şöyle yazacak: "Olduğu zaman tepki gösterenler ve göstermeyenler." O nedenle ben de sizi sorumluluğa davet ediyorum. Bu siyasi görüşleri de baştan vurgulamak zorundaydım.
Gelelim konumuza. Yavaş yavaş gireyim. Merak etmeyin, çok uzun konuşmayacağım. Dünyada parlamentolar aslında 2'ye ayrılıyor; komisyon ağırlıklı olanlar, genel kurul ağırlıklı olanlar. Biz, maalesef çeşitli nedenlerle -ki kasten olduğunu da düşünüyorum- komisyon odaklı gideremediğimiz için genel kurulda bol bol tirübünlere oynuyoruz, bol bol popülizm yapıyoruz, bol bol kendi siyasal duruşumuzu tekrar tekrar beyan ediyoruz. Yani aslında pek bir işe yaramadan, belki kendi mahallemize mesaj vererek oradan ayrılıyoruz. Hâlbuki daha çağdaş parlamentolar, sorun çözüme odaklı parlamentolar bu komisyonlarda yan yana gelir. En başta gene ideolojik olarak birbirinize laf atarız ama zaman içerisinde konu temelli çalışmayı da öğrenirsiniz. Yani bu Komisyon daha sık toplansa en başta gene ideoloji yarıştıracaktık sonra konu temelli konuşacaktık, belli konularda, örneğin ben Aylin Yaman vekilim konuşurken, Kayhan Pala konuşurken -ki AK PARTİ'den de var böyle arkadaşlarımız- belli konularda aslında kendi konularına ne kadar hâkim olduklarını ve asla yan yana gelindiğinde... İşte orada eski Kocaeli Üniversitesi rektörümüz var, yani bunun ne kadar mümkün olduğunu görüyorum. Ben burada demokrasicilik oynamıyorum, bir imkân bu ama asla değerlendirmiyoruz. Dolayısıyla, komisyonları güçlendirirsek Genel Kurulda bu kadar gevezelik yapıp kendimizi "Bir işe yarıyor muyuz?" sorusuyla baş başa bırakmazdık.
Şimdi, bu sahtecilik meselesiyle ilgili 7 ve 13'üncü maddeler... Burada bir iyi niyet var, farkındayım yani bunun kanayan bir yara olduğunu ben biliyorum. Kendim şu anda aktif akademisyen değilim ama akademisyenlerle sürekli temas hâlindeyim. Arkadaşlar, bu bir veba salgınıdır yani bu... Birincisi, tabii ki akademik etik mevzusuyla çözülebilir ama şimdi teknolojinin gelişmesine karşılık o gelişmeyi sizin de yakalamanız lazım, karşılığında hukuki bir çerçevede koymanız lazım. Bunun kolay olmadığını farkındayım. Peki, ben yirmi küsur yıl akademisyenlik yaptım, sonra akademiden atıldım Barış Bildirisi'ni imzaladığım için. Burada da bu konuya şöyle bir değineyim parantez içinde. Kendimden bahsetmek istemiyorum ama arkadaşlar, on yıldır yargılanıyorum ben yani on yıldır benim mahkemem sonuçlanmadı. Ben diyelim ki yirmi beş-otuz yıl akademisyenlik yapacağım meslek olarak, benim meslek hayatımın üçte 1'i bu yargılamayla geçti, bunu da burada dikkatinize sunuyorum. Yargılamada tam 4'üncü defadır bu sefer Danıştay Marmara Üniversitesine görüş soruyor, Marmara Üniversitesi de "Terör örgütleriyle iltisakı veya irtibatı tespit edilmemiştir." diyo ama bazı arkadaşların tespit ediliyor. Nasıl tespit ediliyor onu da söyleyeyim: Attığı "tweet"lere bakılıyor, geçmişte attığı "tweet"ler bağlamından çıkarılıyor. Kaldı ki bakın, arkadaşlar, insan çelişerek gelişme şansı verilmesi gereken bir varlıktır, hata yapma şansı ve lüksü verilmesi gereken bir varlıktır. Diyelim ki hatalı bir şey yaptı, siz onun o "tweet"ini alarak onun geleceğine dair bir kararı verme hakkını kendinizde görüyorsunuz. Bu konuya geleceğim zaten. Şimdi, bakın, ben bu meselede, akademik sahtecilik vesaire, başkasına tez yazdırma, bunun önüne geçmenin en önemli yaptırımının yolunun şu olduğuna kanaat getirdim, kendi akademik deneyimim: Araştırma görevlisi alımını öyle tavizsiz, öyle rekabetçi, öyle liyakatli bir esasa dayandıracağız ki akademiye giriş bileti olan araştırma görevlileri asla kayırmaya, torpile yer bırakılmayacak şekilde düzenlenmeli, bundan taviz verilmemeli. Bakın, biz iktidarın yaptığı her şey kötüdür modunda olsaydık şu cümleleri kurmazdım: Yusuf Ziya Özcan YÖK Başkanıyken ARGÖR alımıyla ilgili bir sistem getirdi. O sistemi daha sonra yine siz sulandırdınız. Aslında o sistem geliştirilmeye açıktı. Eminim burada YÖK Başkanı da ne demek istediğimi anlıyor. Yani araştırma görevlisini eğer nitelikli, liyakatli, çalışkan kişilerden alır ve sürekli bunu tesis edersek zaten akademideki pek çok mevzuyu çözeriz. Peki, bunun önündeki en büyük engel nedir? Yani imtihan şeyini düzeltiriz, yaparız, ederiz. Yine, kişisel deneyiminden söyleyeyim: "Üniversitelerde liyakat sistemine en büyük zararı kim veriyor?" diye sorarsanız "Rektörler." derim ben. Bu, benim kişisel tecrübem. Yani gözlemim şu -Erol Hocayla yani sizinle ilgili bir şey söylemiyorum, genel bir gözlem bu- o kadar yetkileri var ki siyasilerin baskılarına dayanamıyorlar, zaten siyasi bir şekilde geliyorlar oraya ve niteliği bozuyorlar. Nasıl bozuyorlar? Yani inanılmaz atama yetkileri var rektörlerin. Şimdi, biz eğer birazcık daha demokrasiye inansak, çoğulculuğa inansak aslında rektörlerin yetkilerini alıp senato, dekanlık, bölüm başkanlıklarına dağıtsak belki bu rektörlük hararetini de büyük oranda çözeriz. Ben her devrin muktedirleri kimse onlardan torpil baskısı yedim üniversitede. Yani o devirde askerler kuvvetliyse yüksek lisans ve doktoraya kendilerine yakın insanları sokmaya, onlar gitti, siz geldiniz, sizin zamanınızda bir YÖK üyesi "Benim çocuğumu işte üniversitede yüksek lisans sınavına almazsanız..." diye bizi tehdit etti. Ben ne anlatıyorum burada? Her devrin muktedirleri torpil ve kayırmacılıkla üniversite sistemini altını oyuyor. Bunu önlemek mümkün mü peki? Mümkündür, demin söyledim, başta araştırma görevlisi ki üniversitenin atomu onlar, en temel bileşeni oradan başlayacağız.
Şimdi, gelelim demin biraz değindiğim 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırma... Arkadaşlar, mutlaka bunu bu torba yasadan, tekliften çıkarmamız lazım. Bakın, bu, atama yöntemini akademiden alarak daha baştan "Ben bu kişi atıyorum." veya "Atamıyorum." diyor. Yani buna geçit veremeyin arkadaşlar. Bakın, her devrin siyasileri Türkiye'de kendine yakın insanlarla kadrolaşmaya çalışıyor. Bunu engellemeye çalışıyoruz değil mi, liyakatı öne çıkarmaya çalışıyoruz ama mevcut durumda bu kesinlikle siyasal bir kıyıma yol açabilecek bir girişimdir. Bunu çıkaralım arkadaşlar, bu olmuyor. Anayasa Mahkemesi de zaten demiş ki: "Nesnelliği sağlayamazsın. İdareye çok geniş yetki veriyorsunuz." Kişisel Verileri Koruma Kanunu... Mesela sizinle ilgili birileri... Arkadaşlar, bakın, bugün iktidarsınız ama yarın size de olabilir, çocuklarınıza da olabilir. Yani sizin bir akrabanızın... Demin Kezban vekil ne anlattı? Bir akrabasının FETÖ'yle irtibatı var diye kendisi FETÖ'yle irtibatlandırılarak okuldan atılma kalkıyor. Bunu kasten yapabilesiniz siyasal ön yargılarınız da olabilir, yanlışlıkla da olabilir. Kimsenin hayatına bu şekilde müdahale etme hakkınız yok. Yani bu şekilde bir düzenleme nesnel olması imkânsız bir düzenlemedir. Ya, bırakın bunu üniversiteler, akademiler yapsın. Demin ne dedim ben? En kuvvetli sistemi getirin, en kuvvetli sınav sistemini getirin ARGÖR alımında, altta kalanın canı çıksın, ya başaramıyorsa başaramazsın. Bırakın bu düzenlemeleri arkadaşlar. Bakın, AYM zaten bunun için iptal kararında söylemiş zaten "Bu olmaz, nesnelliği sağlayamazsınız, kıyım yaparsınız." diyor. Dolayısıyla, lütfen, yol yakınken burada bunu çıkaralım.
Şimdi, bakın, AYM burada sadece... Demin denildi ki: "İşte bu kanun hükmünde kararnameydi, yasal düzenleme talep ediliyor." Hayır, öyle değil. Bilimsel özerkliğe de referans veriyor, idarenin yetkisinin tanımla... Nasıl yapacaksınız arkadaşlar? MİT'den mi gelecek bilgiler, kimden gelecek? Yani kim bu nesnelliğe sahip? Mesela, ben size bir şey söyleyeyim: Bir okul müdürü 8 Mart törenine gitti diye bir meslektaşının görevine son verilmesi talebinde bulunabiliyor. Şimdi, ona göre 8 Mart çok büyük bir günah yani. Başka bir siyasi değerlendirmeye göre 8 Mart son derece doğal bir hak değil mi? Yani bunları nasıl engelleyeceksiniz? Bu önyargılarla yapılan değerlendirmelerin nasıl önüne geçeceksiniz? Dolayısıyla, bu güvenlik-özgürlük dengesi noktasında çok ciddi bir zafiyet olacağını düşünüyorum. Size göre suç olan bir şey bize göre hak. Bakın, çok net bir şey söyleyeyim ben: Bunca yıl siyasetle ilgilendik, bu devletin güvenlik bürokrasisinin ana omurgası, hepsi değil belki ama tekrarlıyorum, bu devletin güvenlik bürokrasinin ana omurgası Anayasa’nın 34'üncü maddesini uygulamak istemiyor. Yani nedir bu madde? Toplantı ve gösteri yürüyüşleri maddesi. Yani, bir öğrenci bu hakkını kullandığı zaman birilerine göre suçlu olabilir, bana göre anayasal hakkını kullanıyor olabilir. Bu öğrenci bu gösterilere katıldığı için haksız bir şekilde derdest edilerek gözaltına alınırsa, hakkında tutuklama kararı çıkarsa ve bu öğrenci çok yetenekli bir insan olduğu hâlde akademisyen olamazsa hangimiz bunun vebalini taşımak ister? Nerede bunda nesnellik arkadaşlar? Size göre makbul bir vatandaş değil diye siz bu insanı akademiye sokmak istemiyorsunuz. Dün de sizi sokmak istemiyorlardı makbul değilsiniz diye. Siz 28 Şubatınızı yaşadınız, yanlıştı, biz bugün çok büyük bir 28 Şubat yaşıyoruz ama umurunuzda değil arkadaşlar.
Dolayısıyla, bütün bu siyasal mücadelelerde fil ile mücadele ederken genç arkadaşlarımızın bunun altında kalmasına izin vermeyin. Bu 26'ncı maddeyi buradan çıkarın, gerçekten tarihte böyle anılmayan arkadaşlar, bu şekilde anılmayın. bunun ne olacağı belli. Bir tane daha örnek vereyim Boğaziçi Üniversitesiyle ilgili: 5 arkadaş yüksek lisans sınavını geçiyor, bu gösterilere katıldıkları için enstitü kararıyla bu arkadaşlar yüksek lisansa kabul edilmiyor. Bu 28 Şubat sürecinde sizin yaşadığınız şeye benziyor değil mi? Bakın, ne oluyor?Sınavı geçmiş, enstitü kararıyla ne oluyor? Sınavı iptal ediliyor. Yani, bunu dün siz yaşadıysanız, hâlâ bundan bahsediyorsanız -ben "Yaşamadınız." demiyorum bu arada, inkâr etmiyorum- niye buna bugün sebebiyet veriyorsunuz arkadaşlar? İktidar oldunuz, sizin bunu engelleme hakkınız var. Artık barış içinde yaşayalım. Nöbetleşe despotizm dediğimiz "Ben bugün geldim, dün sopa yiyordum, ben bugün sopalayacağım. İyi, o zaman ben sopa yiyorum, yarın gence ben de sizi sopalayayım." Arkadaşlar, Türkiye siyaseti bu ilkellikten çıkmalı. Size çok büyük bir görev ve alan düştü aslında ve siz bunu heba ettiniz. Dillerim bundan sonra kendinize gelirsiniz ama pek de umudum yok.
Dolayısıyla, son bir şey söyleyeyim bunu affa bağlayarak. Af konusunda yine "Terörle irtibatlı, iltisaklı insanlar dışarıda kalsın." diyorsunuz. Tamam, peki, ya terör tanımınız objektif değilse. Mesela demin bir şey söyledi vekilim "Kürt kökenli öğrencilerin başına bu gelmemiştir." dediniz, değil mi? Bakın, bir şey anlatacağım: Ben Marmara üniversitede yirmi yıl hocalık yaptım, her hafta satırla birileri, birilerine saldırıldı, ben de giderdim müdahale etmeye çalışırım çünkü şiddetten nefret ederim, gerçekten yani üniversitede olmaması gereken bir şey. Peki ne oluyordu? Defalarca ama defalarca kovalanan yani, satırla kovalanan hakkında soruşturma açıldığını gördüm ben, çoğu da Kürt öğrencilerdi. Ben Lazım yani burada gördüğüm şeyi anlatıyorum size. Dolayısıyla, ben kovalayanın o ortamda kovalayamaması, kovaladığı zaman o kişinin asla yaptığının yanında kalmaması gerektiğine inanan, hukuk devletine inanıyorum ama defalarca ben bunun Marmarada olmadığını gördüm. Şimdi, bakın, dikkat edin, hiçbir siyasal şey yapmadım "Şu grup, bu grup." diye söylemedim çünkü benim kendi zihniyetime sahip birisi şiddet kullansa üniversitede, ona da karşı çıkarım. Ben burada hiç kimseyi bahis etmedim. Dolayısıyla bu af, mevzusına "Efendim, şu, şu grup olmasın, şu, şu grup olsun." dediğinizde doğru tanım yaptınız mı peki? Yani o insanların bir kısmı mağdur olabilir mi? Dolayısıyla, ben böyle bir af uygulamasının siyasal nedenlerle mağdur edilenleri de kapsaması gerektiğini ve bu cesareti göstermeniz gerektiği düşünüyorum. Hele barış sürecinden bahsederken bunu yaparsanız 10 numara olur.
Teşekkür ediyorum.