KOMİSYON KONUŞMASI

HİKMET YALIM HALICI (Isparta) - Teşekkürler Başkanım.

Değerli milletvekilleri, Komisyonumuzdaki değerli uzman arkadaşlarımız, kıymetli danışmanlarımız ve basın mensupları; şimdi, konuşmama aslında farklı şekilde başlayacaktım ama Nazım Bey'in konuşmasından sonra birkaç şeyi de ben söylemek durumundayım. Şimdi, dedi ki: "Komisyonun öncelikle saygınlığını korumamız gerekiyor." Doğru. Komisyonun saygınlığını peki, kim koruyacak? Başta Başkanımız ve iktidar partisi milletvekillerimiz koruyacak. Nasıl korunur Komisyonu saygınlığı? Özel sektör öğretmenleri Ankara'nın sokaklarında eylem yaparken onların sorunlarını gündeme alarak korunur mesela. Yine, nasıl korunur? Eğitimle ilgili Türkiye'de birçok problem varken iki sene Millî Eğitim Komisyonunu toplamadan beklemek yerine Komisyonu sık sık toplayarak Türkiye'deki velilerin en önemli probleminin millî eğitim olduğunu bilerek korunur Komisyonun saygınlığı.

Şimdi, İlyas Bey de konuşmasında bahsetti, Nazım Bey de bahsetti, dedi ki: "Ya, bu sorun nereden kaynaklı biliyor musunuz? Özel sektördeki okullardan kaynaklı." Ya, devletin tam da görevi, Hükûmetin. Özel sektöre siz bu işi bırakırsanız tek amacı kâr maksimizasyonu olur. Yasalarla, yönetmeliklerle, kanunlarla denetim altına almak değil midir? Şu anda taban maaş için ve özlük hakları için mücadele eden özel sektör öğretmenlerinin 1965 yılında verilen taban maaş hakları kim döneminde ve nasıl kaldırılmıştır? İktidarınız döneminde ve şu andaki Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin Müsteşarken 2014 yılında kaldırılmıştır. İşte, bu hakları geri iade ederek Komisyonun saygınlığı korunur.

Yine, diğer bir taraftan, darbe rejiminden ve darbe şakşakçılığından bahsettiniz. Şu anda Türkiye'de sivil bir darbe süreci ilerlemektedir muhalefet üzerinde. Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanları tutuksuz yargılanabilecekken, hepsi tutuklanarak siyasi saiklerle cezaevine gönderilmektedir. Muhalefet aktörleri üzerinde ciddi bir algı operasyonu devam etmektedir. 12 Eylül darbesinde Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanları da yargılanmış ve tutuklanmıştır. Birisi Sayın Ecevit, diğeri de Sayın Baykal'dır. Mesela, Cumhurbaşkanı, Genel Başkanınız Sayın Erdoğan 1998'de ne diyor Kenan Evren'e? "Sizin döneminizde Başkan olsaydım İstanbul'u uçururdum." diyor. Yine 2003'te başka bir konuşmasında "Paşam, bu ülkenin sizin gibilere ihtiyacı var." diyor. "Darbeci" dedikleriniz size şapka çıkarır. O yüzden bence bu konunun üzerinde daha fazla bir şey söylemeyin.

Şimdi, gelelim akademiyle ilgili konularda akademisyen milletvekillerimiz burada, onlar gerekli cevapları vereceklerdir.

Bu teklif kâğıt üzerinde 28 maddelik teknik bir düzenleme gibi görünüyor ama madde madde incelediğimizde bu teklifin aslında 3 ya da 4 farklı hikâyeyi birden içerdiğini görüyoruz: Birincisi, Anayasa Mahkemesi kararlarının nasıl eksik ya da yanlış uygulandığının hikâyesi. İkincisi, üniversite-sanayi iş birliğinde yıllardır konuşulup bir türlü çözülmeyen yapısal sorunların hikâyesi. Üçüncüsü ise adı sanı belli bazı vakıf üniversitelerini adrese teslim kolaylıklar sağlanmasının hikâyesi. Bunları sırasıyla kısaca ele alacağım.

1'inci madde, Anayasa Mahkemesi kararlarına gerçekten uyuluyor mu? Sayın Maviş de konuşmasında bahsetti. Teklifin daha ilk maddesinde bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Madde 1'in gerekçesinde yabancı uyruklu uzmanlık öğrencilerine döner sermaye ek ödemesi yapılamayacağının açıklığa kavuşturulmasının amaçlandığı yazıyor. Oysa Anayasa Mahkemesinin 2022 tarihli kararı tam tersini söylüyor. Türk vatandaşı olmama temelinde yapılan bu ayrımın mülkiyet hakkıyla bağlantılı ayrımcılık yasağını ihlal ettiğine hükmediyor. Yani mahkeme "Ödeme yapılsın, ayırım kaldırılsın." derken, teklif "Ödeme yapılmasın." diyerek kararın tam tersi istikamette bir düzenleme getiriyor. Bu madde neden Anayasa Mahkemesi kararının lafzına ve ruhuna aykırı yazılmıştır.

Madde 8'de benzer bir tablo var. 2547 sayılı Kanun'un 53/a maddesinin AYM tarafından iptal edilen fıkraları yeniden düzenleniyor ama mahkemenin kararında ısrarla vurguladığı husus şu: Soruşturulan kişiye isnat edilen fiilin ve bu fiilin hukuki niteliğinin savunma hazırlayabilecek somutlukta bildirilmesi gerekiyor. Yeni metinde bu asgari bilgilendirme standardı net mi, yoksa yine soyut bir iddia bildirimiyle mi yetiniliyor?

2'nci madde akademik sahtecilik düzenlemesi yeterli mi?

Madde 7 ve madde 13, başkasına ücretli ya da ücretsiz akademik çalışma yaptıranları ve bu işi yapanları cezalandırıyor. Açıkçası bu isabetli bir adım. Ancak metnin kendi mantığında bir boşluk var. Bu yaptırım sonrasında ne tür tedbir, izleme ve cezai işlem yapıldı? Örneğin, "Akademik etik kriterlerini bir yana bırakıp bana itaat edenlere kadro vereceğim ve ilan açacağım." diyen Şırnak Rektörü gibi rektörlere yönelik nasıl bir akademik etik yaptırımı planlanıyor? Bu cezai yaptırım üniversitelerde bilimsel üretimin kalitesini yükseltmeye yönelik bir öneri getirmemektedir. Ayrıca, akademik hırsızlığın engellenmesini cezai yaptırımlara indirgeyen bu yaklaşım günümüzde önemli bir etik konu hâline gelen ve hukuki bir düzenleme gerektiren eğitim ve bilimsel araştırmada üretken yapay zekâ kullanımına ilişkin herhangi bir öneri içermemektedir. Burada yer alan Yüksel Taşkın ve Kayıhan Pala hocamın bu konuda önergeleri ve çalışmaları olduğunu da biliyorum. Ayrıca, kişi hırsızlık yaptığı tarihten önce kazandığı ünvanı bu düzenlemeyle kaybetmiyor, yalnızca o ihlalle elde ettiği ilerleme geri alınıyor.

3'üncü madde, teknoloji transfer ofisleri gerçekten bir çözüm mü yoksa yapısal bir sorunun üstünü mü örtüyor?

Madde 11, hizmet buluşlarının teknoloji transfer ofisleri eliyle ticarileşmesini düzenliyor. Yönü doğru ama rakamlara baktığımızda asıl tabloyu görüyoruz. Türkiye 2025 Küresel İnovasyon Endeksi'nde 37'ncilikten 43'üncülüğe gerilemiş. Üniversite-sanayi iş birliğine dayalı AR-GE'de 139 ülke arasında ancak 86'ncı olabilmiş. Tescillenen yerli patent sayımız 2018'den bu yana yüzde 18 azalmış. Güney Kore'nin yıllık patent başvurusu bizim tam 23 katımız. Bu tablo karşısında bir ofisler arası gelir paylaşım formülü yazmak meseleyi çözmüyor. Asıl sorun finansman, risk sermayesi darlığı ve sektör önceliklendirilmesinin yapılmamış olması. 2018 tarihli On Birinci Kalkınma Planı Çalışma Grubu Raporu bunu sekiz yıl önce söylemişti. Sekiz yıldır neden uygulanmadı? Ayrıca, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak 2026 bütçe görüşmelerinde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının AR-GE destekleri kalemine 400 milyon ve 4 milyar liralık ek ödenek önerdik, ikisi de reddedildi. Bu teklif gerçekten AR-GE'yi güçlendirmek istiyorsa bütçe tercihleriyle de çelişmemesi gerekiyor.

Bir diğer mesele ise şu: Bu teklifin en tartışmalı maddelerinden biri madde 15. 2020 yılında çıkan ve vakıf üniversitelerine tıp fakültesi açabilmek için en az 200 yataklı hastane şartı getiren düzenlemeye beş yıllık yasal süre ve önceki uzatmalarda olmasına rağmen otuz aylık yeni bir ek süre tanınıyor. Bunun kimi ilgilendirdiği kamuoyunda sıklıkla tartışılan bir mesele. Başında eski Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca'nın bulunduğu Teba Vakfına bağlı Ankara Medipol Üniversitesi ve benzer durumdaki en az 17 vakıf üniversitesini içeriyor. Burada üç ayrı hukuki ve siyasi sorun var. Birincisi, eşitlik ilkesi. Aynı yasal şartı zamanında yerine getiren onlarca vakıf üniversitesi varken yerine getirmeyenlere beşinci yılın sonunda yeni bir şans tanımak kanun önünde eşitlik ilkesiyle bağdaşır mı? İkincisi, belirlilik ilkesi. Madde metninde "imar iptali, yargı süreci gibi zorunlu nedenler" ifadesi geçiyor. Bu "gibi" kelimesi kapsamı belirsizleştiriyor. Hangi hâllerin bu ek süreyi hak ettiği kanunda tek tek sayılmıyor. Bu, kanunilik ilkesine aykırı bir muğlaklık. Üçüncüsü, somut olay. Ankara Medipol Üniversitesinin hastane inşaatı önce Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları Gar yerleşkesine, sonra Atatürk Orman Çiftliği arazisine planlandı. Her ikisinde de imar planı değişiklikleri mahkemelerce hukuka aykırı bulundu, davalar açıldı. Yani burada karşımızda beklenmedik bir mücbir sebep değil, en başından hukuka aykırı bulunmuş bir imar sürecinin sonucu var. Yargı kararlarının doğurduğu gecikmeyi zorunlu neden sayıp buna karşılık ek süre vermek aslında hak arama özgürlüğünü ve yargı kararlarının caydırıcılığını fiilen etkisizleştiriyor.

Bu nedenle Komisyona şu soruları da sormak istiyorum ve Sayın YÖK Başkanına: 16 Ekim 2025 itibarıyla hastane şartını yerine getirmeyen kaç vakıf üniversitesi tıp fakültesi hakkında YÖK işlem başlatmıştır? Bu 17 üniversitenin hangisinin inşaatı ne oranda tamamlanmıştır, hangisi henüz başlamamıştır? Teklifin yürürlük maddesinde madde 15'in 16/10/2025 tarihinden itibaren geçerli olacağına dair bir hüküm yok. Bu kasıtlı bırakılmış bir boşluk mudur?

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu teklifin bazı maddeleri gerçek ihtiyaçlara cevap veriyor, doğru ancak yabancı uyruklu araştırma görevlilerine yönelik Anayasa Mahkemesi kararının düzeltilmesi gerekiyor. Akademik sahteciliğe karşı caydırıcılık artırılmalıdır. Öğrencilere ikinci şans tanınması isabetlidir ama daha önce bu haktan faydalananların da kapsama alınması gerekmektedir. Ama bu teklif bir bütün olarak okunduğunda gerçek yapısal sorunları, AR-GE'nin finansman açığını, patentlerin ticarileşememesini, üniversite-sanayi kopukluğunu çözmek yerine hukuka aykırı bulunmuş bir imar sürecinin sonucunu meşrulaştıran, adı belli birkaç vakıf üniversitesine özel bir kolaylık sağlayan bir düzenlemeyle aynı çatı altında sunuluyor. Bunu da takdirlerinize sunuyorum.

Teşekkür eder, saygılar sunarım.