KOMİSYON KONUŞMASI

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Sayın milletvekilleri, 3 Temmuz 2024 tarihinden bu yana toplanmayan ve İç Tüzük'e aykırı olarak, toplanılmaması için irade kullanılmış Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonundayız. Hayat ve siyaset yaptığımız her şeyin önümüze fatura olarak konulmasını gerektiriyor. Dolayısıyla, burada sizin muhabbetle duymak isteyeceğiniz şeyleri söylemek gibi bir yükümlülüğümüz yok. Bizim yükümlülüğümüz, yoksulluk sınırının altında maaşlara hapsettiğiniz 1 milyon kamu öğretmenine, asgari ücret ve altında çalışmaya mahkûm ettiğiniz 200 bin özel okulu öğretmenine, siz iktidara gelirken sayıları 60 bin civarında olan ve bugün sayıları 1 milyona yaklaşan atanmayan öğretmenlere ve söz verdiğiniz hâlde mülakat yaparak mağdur ettiğiniz 1.611 öğretmene, 100 bine yakın ücretli öğretmene ve o öğretmenlerden ders alan 18 milyon çocuğadır. Size karşı hiçbir sorumluluğumuz yok. Dolayısıyla, hoşunuza gidecek şeyleri söyleyecek değiliz.

Millî Eğitim, Kültür Gençlik, Spor Komisyonu, 27,5 milyon yurttaşımız, 65 bin okulda, 208 üniversitede ve hiç konuşmadık bu konuları iki yıldır. Hiç dertleri yokmuş, hiç. Allah'tan bir sağlıkçı bir kanun teklifi hazırlamış da biz de bir sorunumuz olduğunu anlamışız. Bu Komisyonun bir parçası gençlik. 20,5 milyon genç var, Türkiye nüfusunun yüzde 25'i. Onunla ilgili hiç konuşmadık bu Komisyonda. Spor alanında 63 federasyon, 100'den fazla örgütlü spor dalı var; 19 milyonu kayıtlı, 5 milyonu faal sporcu var, 9 milyon lisans var, sporla ilgili hiçbir şey konuşmadık. Bu Komisyonun toplanmaması yönünde bir yaklaşım var. Türkiye'nin sorunlarını konuşmayan, millî iradenin tecelligâhı olduğunu iddia eden bir Meclis olabilir mi? Bunları söyleyince üzülüyorsunuz.

Bu Meclisin bu Komisyonunun 27 üyesi var. Demokrasi anlayışınızı dile getirmek için söylüyorum. Bu Komisyonun her komisyonda yaptığınız gibi Başkanlık Divanındaki 4 kişisinin 3'ünü AK PARTİ'li, 1'ini de MHP'li yapmışsınız. Burada bir olumlu gelişme var. Bu Komisyonda Başkan Vekili MHP'li. Diğer komisyonlarda başkan vekilliğini de onlara bile bırakmıyorsunuz. Sonra ülkenin sorunlarını beraber tartışalım, muhalefetle konuşalım. 27 üye; zaten çoğunluk sizde. Plan ve Bütçe Komisyonunda şu anda görüşülmekte olan bir teklif var, 3 Temmuz 2026 tarihinde gelmiş (2/3764) esas numaralı. Millî Eğitim Komisyonu tali komisyon görünüyor. Sayın Başkan "Komisyonun toplanmasına gerek yok." cevabı mı verdiniz Plan ve Bütçe Komisyonuna?

BAŞKAN AYŞEN GÜRCAN - Evet.

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Demokrasi anlayışı bu.

Şimdi, benden sakince konuşmam bekleniyor.

BAŞKAN AYŞEN GÜRCAN - Hepsini anlatacağım.

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - 27 üyeli Millî Eğitim Komisyonu kanunu hazırlayanlar tarafından tali komisyon olarak tayin edilmiş, 200 bin öğretmen, on binlerce özel okulla ilgili konuyu Millî Eğitim Komisyon Başkanı "Biz konuşmasak da olur." demiş. Muhabbetle konuşalım değil mi? Siz çoğunluktan gelen tahakkümünüzü her yerde kullanacaksınız, biz "O 200 bin öğretmenle ilgili olarak bu komisyon niye toplanmıyor" dediğimizde "Ben öyle takdir ettim." diyecek Komisyon Başkanı. Böyle demokrasi olmaz. "Böyle demokrasi olur." diyen bir tane AK PARTİ'li milletvekili var mı? Bu Komisyon Başkanı Cumhuriyet Halk Partili olsaydı ve deseydi ki "Böyle takdir ettim." Muhalefet olduğunuz yılları da biliyoruz, onları unutmuşsunuz. Refah Partisinde, Fazilet Partisinde -bir kısmınız oralardan- o zaman demokrasiyle olan ilişkinizi duyuyorduk. Millî Eğitim Komisyonu Başkanı, Plan ve Bütçe Komisyonuna gönderdi ya "Toplanmamıza gerek yok." dedi. Şu elimdeki dilekçe 2025 yaz ayında ve 2026 yaz ayında Millî Eğitim, Kültür, Gençlik, Spor Komisyonu Başkanına getirildi. "Bağrışmayalım!" İyi, bağrışmayalım. Meclis İç Tüzük'ünün "Komisyonlar" bölümü -her ne kadar bazıları İç Tüzük'ü kaldırınca üzülüyorlar da- çok açık yazmış, madde 26 diyor ki: "Üyelerinin üçte biri tarafından komisyona teklif edilecek gündem üzerine de başkanlarınca toplantıya çağrılır." Ayşen Gürcan'ın hiçbir yetkisi yok. Sizi ben de istifaya davet ediyorum. Seçimle geldiğiniz bir makamı diktayla kullanamazsınız. Meclis Tüzük'ü burada. Bana birisi çıksın desin ki: "Yok beyefendi, senin söylediğini söylemeyeyim. Ayşen Gürcan aramış, bulmuş, 35'inci madde diyor ki... Ama bu arada AK PARTİ'nin aklını daha önce hiç gelmemiş, yirmi yıl bu maddeyi uygulamak gelmemiş. Yirmi yıl boyunca imza toplandığında komisyonlar toplanmış. İcat: "Ancak komisyonlar kanun teklif edemezler." Peki. "Kendilerine havale edilenler dışında kalan işlerle uğraşamazlar." Bahane buymuş. Bu size havale edilen iş Sayın Komisyon Başkanı. Biz size havale etmişiz. 26'ncı maddede zannederim ilkokul 3'üncü ya da 4'üncü sınıf seviyesinde bir öğrencinin okuyup anlayacağı netlikte yazmış kanun koyucu. Tekrar okuyalım: "Üyelerinin üçte biri tarafından komisyona teklif edilecek gündem üzerine de başkanlarınca toplantıya çağrılır." Eğer zaten kanundan başka bir şey görüşülemiyorduysa bunu buraya niye yazmışlar? Ayşen Gürcan keşfedene kadar AKP neden keşfetmemiş bunu?

Şimdi, siz 2 kere bu Komisyonu İç Tüzük'e aykırı olarak toplamadınız. Sizin söylediğiniz madde geçerli bir madde değil. Siyasette her şeyi yapacağız, birbirimizin aklıyla dalga geçmeyeceğiz. Bu Komisyonu toplamadınız. Tarih 15 Haziran 2026, biz ne yaptık? Meclis Başkanı -yine bir AK PARTİ'li- Numan Kurtulmuş'tan randevu istedik. 4 partiden 12 milletvekili, bir aydır aradığımız yönündeki Numan Kurtulmuşlara ulaşılamıyor. Yani bir Meclis Başkanı... 4 farklı parti ne zaman yan yana geliyor bu Mecliste bu kadar ya? Konuşmuyor bizimle Numan Kurtulmuş çünkü ben inanıyor ve güveniyorum ki Numan Kurtulmuş'a ben bu maddeyi okusam "Haklısınız, yanlış oldu." diyecek. Şimdi, çocuklarda görülen bir davranış var, çok küçük çocuklar yapar bazen, kendisi bir yere saklananınca kimsenin kendisini görmediğini zannediyor. Şimdi, bu İç Tüzük'ü uygulamayacaksınız. Diyor ki: Ben Komisyon Başkanıyım, bu maddeye göre toplamıyorum." Şimdi, ben çıkıp diyebilir miyim ki Profesör Doktor Ayşen Gürcan siz bu Komisyonu yönetemezsiniz? Soracaksınız değil mi bana AK PARTİ'li milletvekilleri olarak, "Hangi yetkiyle söylüyorsun?" E doğru, yok yetkim çünkü İç Tüzük sizin oylarınızla seçilmiş bir komisyon başkanının burayı yönetmesini söylüyor ama aynı İç Tüzük üçte 1 imzayla toplanması gerektiğinde de size söz hakkı vermiyor. Maalesef, Türkiye'nin düzeninde size bunun bedelini ödetecek bir hukuk sistemimiz yok ve siz bundan yararlanıyorsunuz, tıpkı Anayasa’nın 153'üncü maddesinin "Anayasa Mahkemesi kararları, yargıyı yürütmeyi, yasamayı bağlar." demesi ama sizin Can Atalay kararını okutmamanız gibi. Sonra millî birlik, kardeşlik, dayanışma; vay muhalefet niye böyle yaptı? Neden okumuyorsunuz Anayasa Mahkemesi kararını? Can Atalay kararını neden okutmuyorsunuz? E siz de milletvekilisiniz. Hani biraz önce dediniz ya "Milletvekilleri olarak birbirimize saygılı davranalım." O da milletvekili, niye okutmuyorsunuz Anayasa Mahkemesi kararını? Tayfun Kahraman içeride. Neden Anayasa Mahkemesi kararını yerel mahkeme uygulamıyor? Çünkü şunu biliyor, diyor ki: "Ben bu kararları uygulamazsam yarın Akın Gürlek olurum çünkü o da uygulamamıştı, oradan yürürüm fıtı fıtı fıtı, olurum Bakan yardımcısı, olurum İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olurum, Adalet Bakanı veririm demeci, "Partimize geri döndüm." Onu da söyledi. Sistemi böyle kurmuşsunuz. Sonra "Muhabbetle konuşalım!" Siz çoğunluktan gelen tüm tahkimi yapacaksınız, beraber muhabbetle konuşacağız! Devam.

MEHMET EMİN ÖZ (Erzurum) - Suat Bey, bir şey söyleyeyim de...

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Demeyin ağabey, ben konuşayım, sonra siz konuşun.

MEHMET EMİN ÖZ (Erzurum) - Nazım Bey, "Muhabbet" demedi ama...

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - "Mehabbet" mi dedi, ne dedi?

MEHMET EMİN ÖZ (Erzurum) - "Mehabet."

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - "Mehabet" dedi, peki. Ben o dili bilmediğim için "Muhabbetle." diye anlamışım.

NAZIM MAVİŞ (Sinop) - O dili bilmediğiniz için millet size yetki vermiyor zaten bugüne kadar çünkü o milletin dili.

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Nazım Bey, aynı Genel Başkanınız gibi üstten üstten konuşmayı seviyorsunuz, buna her şekilde devam edebilirsiniz.

ELVAN IŞIK GEZMİŞ (Giresun) - Yetki verdi bize yerel yönetimlerle, siz gasbettiniz.

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Şimdi, pek muhabbetten yana olmadığınız için anlaşılan.

NAZIM MAVİŞ (Sinop) - Yanayım.

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Şimdi bu mesele net. Bu İç Tüzük'e aykırı bir harekettir. Seçimle geldiğiniz bir makam da olduğu için sizi istifaya davet ediyor. Çok net, böyle bir yetkiniz yok.

Şimdi, gelelim asıl meselelere. Dışarıda öğretmenler var. Bu öğretmenler 2024'te buraya geldiler, aramızda yeni Komisyon üyeleri de var ama eskiler onları bir gece burada dinledi. Mahmut Özer burada Komisyon Başkanıydı, herkese ağlamaklı oldu. Mahmut Özer dedi ki: "Siz haklısınız, ben bu konuyu çözmek için elimden geleni yapacağım." Latif Vekilim buradaydı, Nazım Vekil buradaydı, kafalar sallandı, onlar da 52 günlük nöbetlerine son verip gittiler. Size güvendiler, bir yıl da eylem yapmadılar. Baktılar sizden bir şey çıkmıyor, bir yıl sonra geri geldiler. Bir yıl sonra bu Komisyonu toplamak istedik. Yine Ayşen Gürcan Vekil toplamadı. Size inandılar, gene gittiler. Üçüncü yaz tekrar geldiler ve siz onları Güvenpark'ta dövdünüz, Kurtuluş Parkı'nda dövdünüz, Millî Eğitim Bakanlığı önünde dövdünüz, Meclisin önünde dövdünüz. 6 sendikayı burada dinliyordunuz, 7'nci sendikayı kapıda dövdünüz. Bu 200 bin öğretmen ne istiyorlardı? 1965 yılında elde etmiş oldukları bir hakkı, 2014 yılında, yine aranızda olan bazı milletvekillerinin de güzel çabasıyla bir gecede ellerinden aldınız. Neden? Çünkü patronlar istemedi, bir gece yarısı operasyonuyla 1965'te elde edilmiş hakkı gasbettiniz. Ben şimdi bunu söyleyince kaba birisi mi oluyorum? Siz 200 bin kişinin hakkını gece yarısı operasyonuyla alacaksınız, ben bunu söyleyince kaba birisi olacağım. Bu öğretmenlere söz verdiniz, asgari ücret ya da asgari ücretin altında çalışıyorlar, dokuz ay çalışıyorlar, belirli süreli çalışıyorlar; dolayısıyla ne söylenirse yapmak zorundalar, hiçbir iş güvenceleri yok, hiçbir iş güvenceleri yok. Biz yüce Meclisiz ya. "Evet." dediniz ya, "Haklısınız." dediniz ya! 3 yaz ya! Daha ne yaptınız biliyor musunuz? Otellerinden çıkmalarına izin vermediniz. Anayasa’nın 23'üncü maddesi var, seyahat özgürlüğü. Polis şefine soruyorum: Nasıl engelliyorsun? "E giderse eylem yapar, buradan engelliyorum." diyor. Var mı böyle bir şey Anayas'da? Yaparsa bir eylem, varsa senin de yapacağın bir şey, tutarsın.

Şimdi, burada bir hava, AK PARTİ'li milletvekilleriyle konuşurken muhabbetle konuşacağız ama AK PARTİ'nin yönettiği ülkede İçişleri Bakanlığı geleni geçeni dövecek, öyle mi? Biz de buna ses etmeyeceğiz. Otele hapsedeceksiniz, ses etmeyeceğiz; Sendikada gazlayacaksınız, ses etmeyeceğiz; her bulduğunuz parkta engelleyeceksiniz, ses etmeyeceğiz; öyle mi? Peki, 1.611 mülakat mağduru... Ben hatırlatayım size: 1 Nisan 2023 Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı adayı çıktı, dedi ki: "Mülakatı kaldırıyoruz." Vatandaş, acaba doğru mu söylüyorsunuz diye Profesör Doktor Mahmut Özer'e sordu, dedi ki: "Sayın Özer, bu doğru mu?" "Efendim, tabii ki doğru." 12 Mayıs 2023, Tarih veriyorum size, televizyon kanalında "Doğru." dedi. "Mülakatı kaldırdık. Hatta çok hızla alacağız." dedi. Sonra Yusuf Tekin döndü, "Ben vermedim öyle bir şey. Mülakatı mülakat gibi yapacağız." dedi. Mülakatı mülakat gibi yapamazsın dedik. Bir yığın laf, kamera koyacağım, onu yapacağım, bunu yapacağım. Sonuç Yusuf Tekin'in memleketi Erzurum'dan girenlerle benim memleketim İzmir'den girenler daha yüksek puan aldılar, hemşehricilik oldu çünkü aynı jüri girmiyor. İstanbul'dan girenler, Bursa'dan girenler başka bazı yerden girenler haklarını kaybettiler. Ya, bir gözünüzü kapatın ya, milletvekilisiniz ya "Ben o 1.611 garibandan biriyim, o öğretmenlerden biriyim." diye düşünün. Ya, hakkınızı almışlar sizin ya, diğerleri hemşericilik yaptığı için siz girememişsiniz. Ya, bu çocukları almadınız ya Yusuf Tekin'in inadı yüzünden. Bu arada, bu Yusuf Tekin bu çocuklara terörist dedi, terörle iltisaklı dedi, küstah dedi, her türlü hakareti de yaptı. Şimdi hakkını arayanlar onlar, aramasınlar mı? Siz mağduriyetler karşısında hak aramamış mıydınız? Niye aramasınlar onlar da haklarını? Şimdi, dolayısıyla, bu öğretmenler kapıda bekliyorlar, bu mülakat mağdurları dünden beri yazıyorlar. Biz de bu Millî Eğitim Komisyonunun toplanmasını istedik çünkü biz şöyle düşünüyoruz: Biz 600 milletvekiliyiz, burası millî iradenin tecelligâhı, burada konuşursak sorun çözülür ama sorun burada çözülmüyor. Yusuf Tekin'in söylediği gibi, diyor ki: "Biz yasayı hazırladık, arkadaşlar Mecliste imza ederler, yakında da size gönderirler." Bunu da ben söylemedim, Yusuf Tekin söyledi. Siz nasıl anlatıyordunuz bu Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini? "Artık Meclis özgür olacak, parti tahakkümü olmayacak." Şimdi, bu insanların sorunlarına meşgulüz biz. Mesela, sayın vekilim, 100 bine yakın ücretli öğretmen var, bir AK PARTİ milletvekili, üstelik Millî Eğitim alanında, çıkmış Genel Kurula bakarak şöyle bir konuşma yapabilir "Ya bunlar, öğretmenler hasta olunca onların yerine giriyor." dedi. Ben utanırım, ben utanırım çünkü böyle olursa Şanlıurfa'daki 6 bin ücretli öğretmeni anlatamam dedi utanırım, İstanbul'daki 22 bine yakın ücretli öğretmeni anlatamam diye utanırım. Gözümüzün içine baka baka ya... Ücretli öğretmen ne biliyor musunuz? Asgari ücret ya da altına hapsettiğiniz aynı dersi veren, hiçbir güvencesi olmayan insanlar. Ayrıca, yarattığınız sonucu da söyleyeyim: Onların yüzde 10'u dört yıllık okul mezunu bile değil, kötü bir şey değil ama öğretmen olamazlar; yarısından fazlası eğitim fakültesi mezunu değil. Ve yine iktidarınızın yarattığı bir başka sorunu söyleyeyim: O 100 bine yakın ücretli öğretmenin seçimi için hiçbir kriter yok, kimi isterseniz onu atıyorsunuz, asıl tercih ettiniz de o zaten. Bunu söylemeyelim mi, Millî Eğitim Komisyonu toplanmasın mı bu konularla ilgili? Bunları söylemeyecek miyiz yani?

Şimdi, Yükseköğretim Kuruluyla ilgili bir teklif var. Tabii, hakkınızı yememek lazım. Biz YÖK'le ilgili daha önceki yasa teklifi görüşmesini Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşmüştük, öyle takdir etmiştiniz. Üstelik hangi madde biliyor musunuz? Yükseköğretim Kurulu üyelerinin seçimi maddesini. Türkiye'ye yönelik demokrasi anlayışınız nedeniyle zaten 14 kişi geliyordu, 7 kişi Üniversiteler Arası Kuruldan geliyordu "Bir ay içinde cevap gelmezse onu da Cumhurbaşkanı atasın." dediniz. Gerekçesine de yazdınız: "Herhangi bir devlet memur olduklarından." Çünkü akademik özgürlük, idari özgürlük, bunlarla ilgili bir işiniz yok. YÖK'ün 21 üyesini de Cumhurbaşkanı Üniversiteler Arası Kuruldan cevap gelmezse atar, net. Biz bunu Plan ve Bütçe Komisyonunda konuştuk. Allah aşkına soruyorum: Size normal geliyor mu ya? 7 milyon üniversite öğrencisinin olduğu bir ülkede YÖK'ün Yasasının Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmesi size normal geliyor mu? Olun bakalım muhalefet milletvekili ne hissedeceksiniz. Anlatmaya çalıştık. Peki, daha kötüsünü söyleyeyim mi? Çünkü orada da bir AK PARTİLİ Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı var, o da bize Komisyon dersi verdi, dedi ki: "Efendim, öncelikle konuşabilecekler Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olduklarından sizler sonda üçer dakika konuşursunuz." Ya, ben partimin Millî Eğitimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısıyım, partimin Millî Eğitim Komisyonunda sözcüsüyüm, arkadaşlarım Millî Eğitim Komisyonu üyeleri. Siz onu Plan ve Bütçeye göndererek benim milletvekili hakkımı elinden aldınız, benden beklentisi olan insanların da hakkını elinden aldınız. Buraya kadar söylediklerinde yanlış bir şey varsa birisi çıksın bana yanlış söylüyorsun sen desin. Ne işi vardı Plan ve Bütçe Komisyonunda?

Şimdi, Türkiye'de öyle bir üniversite düzenimiz var ki, 129 devlet üniversitesi var, 79 vakıf üniversitesi var. Doğru mu Erol Bey, 208 tane?

YÖK BAŞKANI PROF. DR. EROL ÖZVAR - Doğrudur.

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Şimdi, öyle bir düzen var ki burada, mesela ben size söyleyeyim, buraya geleceğiz şimdi, üniversiteye geliyoruz. Konya Necmettin Erbakan, eski AK PARTİ Konya Milletvekili; Ankara Hacıbayram, AK PARTİ Amasya, Ankara; Ankara Üniversitesi 23, 24, 25, 26 AKP Adana; Maltepe, 23'üncü Dönem İstanbul Milletvekili; Sağlık Bilimleri, 23, 24, 25 Gümüşhane; 9 Eylül Üniversitesi, 22, 23, 25, 26; Avrasya Üniversitesi, 23; Kütahya Sağlık, 24, 25, 26. Böyle gidiyor yani AK PARTİ'den milletvekili olarak devam etmeyenler artık rektör olarak devam ediyor; akademik özgürlükler değil mi, konuşuruz. Ama hakkınızı yemeyim, başkaları da var, mesela Kenan Ahmet Türkdoğan'ın gönlünden milletvekili olmak geçmiş, olamayınca Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesinin rektörü olmuş. Mesela, Gümüşhane AKP Belediye Başkan adayı Gümüşhane Üniversitesi rektörü olmuş, Oktay Yıldız. Mesela Kars'ta Hüsnü Kapu öyle olmuş. Başka şeyler de olmuş, mesela Kayseri Erciyes Üniversitesi Rektörü Profesör Doktor Mustafa Çalış Havva Atalay Çalış'la evliymiş, e, olmasın mı şimdi? Böyle devam ediyor, böyle devam ediyor. Şimdi başkalarını üzmeyelim, böyle kardeş olan var, bacanak olan var; böyle gidiyor, şimdi üniversite düzeni bu. Bu kıymetli rektörler geliyorlar üniversitelere, Türkiye'de en az denetlenen yerlerden biri üniversiteler, rektörü değiştirdin mi hepsi gidiyor arkadan çorap söküğü gibi; dekan, bölüm başkanları, her şey öyle gidiyor, kadrolar ona göre açılıyor, kim alınacak... Bunların çok meşhur olan birisi var, Şırnak Üniversitesi Rektörü. Ben, YÖK Başkanımız Şırnak'ı takip ediyor mu emin olamadım. Adam diyor ki: "Akrabalarımı almak benim hakkımdır. Bu dinin bize emridir, akrabasına bakmayan kime bakacak?" diyor, çok haklı. Şimdi, bu rektör olarak devam ediyor. Peki, Boğaziçi Üniversitesi Rektörü aynı zamanda TURKCELL Yönetim Kurulu üyesi, nasıl oluyor? TURKCELL Yönetim Kurulu üyesi, nasıl oluyor? Çünkü zapt edilmesi gereken bir kale olarak Boğaziçi'ni bu arkadaşa emanet ettiniz kalebent olarak. Peki, ne yaşadık? Çok uzak değil, 3 Temmuz 2026, Yükseköğretim Kanunu'nu görüşüyoruz ya, bir öğretim üyesi var, Yasin Ramazan Başaran, halk arasında paraşüt öğretim üyesi olarak biliniyor yani üniversitenin gelenekleriyle gelmemiş, hop oraya getirilmiş Naci İnci tarafından. Öğrenci de -o arada, o öğrenci sizin zannettiğiniz gibi bir öğrenci de değil- gelip diyor ki "Ben seninle fotoğraf çektirmek istemiyor." Siz benimle fotoğraf çektirmek zorunda mısınız Vekilim? Değilsiniz, Allah için. Siz değilsiniz değil mi? O da diyor ki: "Ya, ben ömrümün en güzel gününde seninle fotoğraf çektirmek istemiyorum." Sahne şu: Yasin Ramazan Başaran diplomayı kapmış, kaçıyor; diyor ki: "Benimle fotoğraf çektirmek istemezsen iki ay alamazsın." Var mı bir işlem Sayın YÖK Başkanı? Yok. Ben size ne işlem yapıldığını söyleyeyim, sizin için gülümsetecek bir haber olabilir ama o öğrenci için değil biliyor musunuz çünkü oraya atadığınız kayyum başı o çocuğun beş yıl Boğaziçi Üniversitesine girmesini engelledi, beş yıl. Sebep? Töreni bozmuş. Ya, töreni bozan Yasin Ramazan. O çocuğun hakkını gasbetmediniz mi? Kul hakkı diye bir şey duymadık mı ya? Şimdi, sizin yarattığınız üniversite düzeni bu.

Peki, bu üniversitelere giriş çıkış, ne oluyor bunlarda? 716 bin kişi üniversitelerden ayrılmış beş yılla, sadece geçen sene 157.530 kişi. Ha bire af çıkarıyoruz ya çünkü bu gençlerin sorunları var, onları konuşmamız lazım burada. Başka? 2023'te 3,5 milyon kişi TYT başvurusu yapmış -bu da çok sevimli ve gülümsetici gelebilir Sayın Başkan- 2025'te 2 milyon 560 bin yani 1 milyon kişi az başvurmuş, 1 milyon kişi az başvurmuş. Üniversiteye başvurmuyorlar, başvururlarsa ayrılıyorlar. Sanırım bunu konuşmak gerekiyor yani en azından bir ülkede üç yılda 1 milyon kişi az başvuruyorsa üniversitelere, 157 bin kişi bir yılda ayrılıyorsa bir şeyi konuşmak lazım. Ha, belki paşa gönüllerine göre ayrılıyorlardır, belki ekonomik dertleri vardır, belki başka baskılara maruz kalıyorlardır, olur ya dış güçler yapıyordur belki çünkü Türkiye'de kötü şeyleri dış güçler yapıyor, belki de dış güçler yapıyordur, engellememiz lazım.

Şimdi, elimizde bir teklif var. Bir kere, bu bütüncül bir teklif değil. Yükseköğretim Kanunu ilk kabul edildiğinde 27 tane üniversite vardı, bugün sayısı 208 olmuş, 74 üniversite, 4 tane de meslek yüksek okulu vakıf. Bu arada, buna bir parantez açalım, onu sonra uzun konuşmak gerekir, Komisyonumuz gelecek on yılda toplanırsa onu da konuşuruz. Vakıf üniversitesi dediğiniz şeyin çoğu vakıf üniversitesi değil, özel; para basıyor bazıları orada. Herkes biliyor, yalan söylüyorsun deyin. "Ey CHP milletvekili, sen doğruları söylemiyorsun. Olur mu, hepsi ceplerinden milyonlarca lira harcıyorlar, her sene vakıflara para yatırıyorlar, üniversitelerini vakıfa yatırdıkları parayla döndürüyorlar." deyin ben özür dilemeye hazırım. Şimdi, bu üniversiteler YÖK kurulduğunda yoktu. 78 tane vakıf üniversitesi ya da meslek yüksek okulu, kırk dört yıl geçti sayın vekillerim, nezaketle söylüyorum, kırk dört yıl, bunun yirmi dört yılı da sizin başarılarla dolu iktidarınızda geçti, bir kanun çıkarmadınız ya, vakıf üniversiteleri için bir kanun çıkarmadınız. Söylemeyelim mi bunu, konuşmayalım mı bunu Komisyonda? O maddenin orasına şunu koyalım, bu maddenin burasına bunu koyalım, kanun teklifini veren vekil pansuman işi yapmış. Orada da ilginç bir durum var: Bu teklifin 5 ile 12'nci maddesi birbirine yakın maddeler; biri 5'te, biri 12'de yani biri 5'te, biri 6'da olsa anlayabilirim. Mesela, 4 ile 17'nci maddeler çok yakın iki madde, hatta tek madde olabilir; biri 4'te biri 17'de, bir Halep'e gitmiş, biri Şam'a. Öbürü, 6 ile 16; işte, bakarsınız orada. Sağlık, burada Sağlık vekilleri var, bak, çıkmıyorlar buradan. Neden? Hakikaten sağlık gibi, tamam, olabilir. 1, 2, 9, 15, 19; yahu, nasıl oldu 1, 2, 9, 15, 19? 1 olur, 2 olur, 3 olur, 4 olur, 5 olur yani en azından bir gruplarsınız. Mesela şöyle olur: Belki sağlıkla ilgili milletvekillerini dinlerler, konuşurlar, geri kalan 20 madde için en azından Genel Kurul çalışmasına katılırlar, hayır. Daha ilgincini de söyleyeyim, yine çok net söylüyorum, plansızlığınız nedeniyle, yeni planlama yaptınız, dünyada bir tek siz yapıyorsunuz, üniversiteleri bölüp bölüp yeni üniversite açıyorsunuz, son onları topluyorsunuz, yeniden açıyorsunuz, yeniden topluyoruz. Mesela, İstiklal Üniversitesi.... 18, arada 19 yok, oraya bir şey konulmuş önemli bir madde çünkü, 20, 21, 22, 23 hop, boşluk 25. Ya, bari bunları yan yana koysaydınız, tek bir üniversiteyle ilgili. Neden? Hayır efendim, çünkü arada konuşulacaklar acaba arada gider mi? CHP uymaz, arada gitmez. Şimdi, dolayısıyla, bu kanun teklifinin durumu bu.

Peki, akademisyenlerin durumu ne? Anlatıyorsunuz ya, ne zaman Mecliste bir araştırma önergesi, ne zaman bir yasa teklifi gelse anlatıyorsunuz "Bizim devri iktidarımızda şöyle oldu, böyle oldu, böyle oldu." Bu akademisyenler, 2002'de bir profesör 1.784 lira alıyordu, asgari ücretin 9,7 katıydı. Bugün profesörler 153 bin lira alıyor, asgari ücretin 5,4 katı. Şimdi, bazen bunu söyleyince Genel Başkanınız kızıyor "O hesaptan yapma, bu hesaptan yapma." Başka bir şey söyleyeyim: Mesela, kişi başına düşen millî gelirin 3,6 katını alıyormuş 2002'de şu anda 2 katını alıyor. Ya, çok açık bir şey vardı değil mi? Siz akademisyenleri yoksullaştırmışsınız ya. Üzülmenizi beklemiyorum da beklediğim şey şu: Yerli ve millî sanayi uçacak ya, Türkiye teknoloji üretecek ya, Türkiye Yüzyılı başlayacak ya...

SEDA GÖREN (İstanbul) - Oldu, oldu bu.

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Oldu tabii canım, olmaz mı.

Şimdi, bu nerede olacak? Üniversite olacak değil mi? Demek ki insanların akademisyen olmayı tercih etmeleri lazım, seçmesi lazım. Peki, sizin akademisyenlere reva gördüğünüz nedir? Araştırma görevlilerini hiç söylemiyorum, bakın, hiç söylemiyorum onları.

Sayın YÖK Başkanım, size ilginç bir haber vereyim: Bir ülkede üniversite kapandı, 20 bin öğrenci, binlerce akademisyen, binlerce idari personel sabah bir uyandılar üniversiteleri yok, kapattık oğlum sizin üniversiteyi demişler. Nasıl ya, biz Bilgi Üniversitesindeyiz falan... Bu bizim ülkemizde değil başka bir yerde. Üç gün sonra yeniden açıldı üniversite. Nasıl oldu mesela, anlatırsanız mutlu oluruz burada. Ülkenin bu kadar köklü bir üniversitesi kapandı, üç gün sonra açıldı. O üniversitenin garantör üniversitesinde de o üniversiteden gidecek olan bölümler yok. Ha ama güzel bir mekanı var -Yüksel Vekil doğru söylüyor- alimallah şöyle Katarlılarla bir otel olsa, nefis. Şimdi, bu nasıl oluyor? Ben yükseköğretimin nasıl yönetildiğini anlatmaya çalışıyorum, latife yapma falan çalışmıyorum. Dünyanın hiçbir yerinde bir üniversite bu kadar kolay kapatılamaz, bu kadar kolay açılamaz ama yaratmış olduğunuz düzen bir kişinin kapattım ben bunu demesiyle kapanıyor, açtım ben bunu demesiyle açılıyor. İşte, ülkede yaratmış olduğunuz demokratik düzen bu. O 20 bin öğrenci ne yaşayacaklar, ne oldu, finallere hazırlanırken nedir dertleri, kimsenin düşündüğü yok. Üzücü konuşmalar.

BAŞKAN AYŞEN GÜRCAN - Toparlıyor musunuz?

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Efendim, siz daha önce bir zaman sınırlaması koymamıştınız dolayısıyla ben de grubumuz adına konuşmaya devam edeceğim.

BAŞKAN AYŞEN GÜRCAN - Zaman sınırlaması...

SUAT ÖZÇAĞDAŞ (İstanbul) - Yok, benim çok zamanım var yani iki yılda bir toplandığımız için rahat rahat konuşabiliriz.

Şimdi, bu üniversite teklifi, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun uygulanmasında ortaya çıkan bazı boşlukları gidermek üzere yapılmış, hiçbir bütünlüğü olmayan; belki tek tek bazı dertleri çözecek, belki bazılarını çok ağırlaştıracak, çok doğru belki, bazıları yanlış işlerle dolu bir teklif. Bunları madde madde konuşuyor olacağız ama bu kanun teklifi üniversitelerin asıl sorunlarına odaklanmıyor, üniversiteleri yaşadıkları büyük krizden çıkaracak yeni bir yapılanma, yeni bir reform önermiyor. Maalesef vesayetçi bir anlayış var. "21 Kurul üyesini ben atarım." "Rektörleri ben atarım." Mesela ben şunu hatırlıyorum, belki siz de hatırlıyorsunuzdur: Siz iktidar olduğunuzda seçim yapılıyordu üniversitelerde -hafızanızı tazeleyin- siz bu seçimlerden sonra birinci çıkmayan, alimallah, dönemin Cumhurbaşkanı 1'inciyi değil, 2'nciyi ya da 3'üncüyü atadığında büyük bir demokrasi itirazında bulunuyordunuz ki bence haklıydınız. Bugün hiçbir üniversitede seçim yapmıyorsunuz yani insanlar mahalle muhtarını seçebiliyorlar ama kendi rektörlerini seçemiyorlar, hepsini Cumhurbaşkanı atıyor, hepsini. Bununla ilgili bir şey yok. Akademisyenleri, öğrencileri denetleme, cezalandırmaya, fişlemeye, kişiler ve kurumlar arasında eşit olmayan muamelelere ve imtiyazlı, yapısal ve mali düzenlemelere kapı aralayan bir teklif bu.

Bu kanun teklifinde öğretim elemanlarının özlük haklarının iyileştirilmesi için hiçbir düzenleme yok. Bakın, 200 bin akademisyen var. Bunların haklarına yönelik bunca yıl sonunu getirmiş olduğunuz teklifte tek bir madde yok.

Kanun teklifinde, akademik özgürlük, üniversite özerkliği, bilimsel bağımsızlık, ifade özgürlüğü, liyakat, iş güvencesi, demokratik üniversite yönetimi gibi yükseköğretimin varlık koşullarını oluşturan temel ilkelere ilişkin tek bir düzenlemeye dahi yer verilmemiş durumda. Şimdi, bu şaşırtıcı değil çünkü böyle bir yükseköğretim istiyorsunuz.

Genel gerekçe kısmında çok güzel sözler var. "Yükseköğretim sisteminin bütüncül biçimde güçlendirilmesi..." ama yükseköğretimin ihtiyaç duyduğu demokratik, özgürlükçü, bütüncül reformu ortaya koyan bir öneri yok. Gerekçede var, maddelerde yok, hiç bir şey yok.

Birbiriyle ilişkisiz birçok madde var. Sağlık alanında şu var, yurt dışında bir şey açılacak o var, biz hepsini fişleyelim, istediğimizi... istediğimizi yapmayalım var. Onu da çok konuşacağız.

YÖK merkezli merkeziyetçi yapının güçlendirilmesini teklif eden bir kanun teklifi bu ve üniversitelerin kendi akademik ve idari kararlarını alma kapasitesi yerine YÖK ve Cumhurbaşkanlığını merkeze alan bir tercih var burada.

Akademik etik alanında bazı öneriler var ama ölçülülük, suç ve ceza oranının kanuniliği ve disiplin ceza hukuku ilişkisi yeterince açık değil. Uluslararasılaşmayı akademik iş birliğinden çok yurt dışında kurumsal genişleme olarak ele alıyorsunuz. O madde geldiğinde detaylıca konuşacağız. Bu ülkede yaşanan bazı sorunların tam da nedeni budur: Boğaziçi Üniversitesine giremeyecek ama Boğaziçi Üniversitesinin Makedonya'da açtığı kampüse girecek, oradan diplomayı alacak. Milyonlarca öğrenci, 3,5 milyon kişi burada girecek sınava, yarışacak, parası olanlar gidecek Makedonya'dan Boğaziçi Üniversitesi diploması alacak, ODTÜ diploması alacak bugün Kuzey Kıbrıs'tan aldığı gibi. Bu adalet mi, bu doğru mu? Vakıfların yükseköğretim kurumlarına yönelik yapmış olduğumuz düzenlemeler, kamu yararından çok mali ve kurumsal kolaylaştırma niteliği taşıyor.

Öğrenci affı, evet, bir öğrenci affını ihtiyaç var, destekliyoruz ama bu öğrenci affının neden gerektiği üzerine çalışmalar yapma ihtiyacımız var. Ben mesela YÖK Başkanının kamuoyuna benim söylediğim rakamlarla ilgili açıklamalar yapmasını beklerim.

En ciddi düzenlemelerden biri madde 26. Güvenlik soruşturmasını bütün öğretim elemanlarına yayarak akademik özgürlük, üniversite özerkliği ve liyakat açısından ciddi bir risk yaratmış durumdasınız. Bu kabul edilemez. Bu, Anayasa Mahkemesinden bu hâliyle geçerse döner. Bu kabul edilemez. Ben size bir arkadaşınızı hatırlatayım, şimdi milletvekili: Süleyman Soylu, çıktı, dedi ki: "İBB'de 557 terörsüz var." Vay anasını! Nasıl olmuş ya? "557 terörist var." Şimdi, benim genel devlet terbiyem İçişleri Bakanı bir şey söylediğinde onun doğru olduğunu düşünmek üzerinedir, sanırım sizin de öyledir. Sonra, Süleyman Soylu'ya sordular: "Kim bu 557 terörist?" Cevap: "Siyaset yapma özgürlüğümü kullandım." Şimdi, bu maddeyi uygularsanız siyaset yapma özgürlüğünüzü kullanarak mesela, biraz önce vekilim dedi ki: "Hakkımda hiçbir yargı kararı yokken beni öğretmenlikten attınız." Biz atmadık vallahi, siz attınız. Böyle bir yığın akademisyen var, bir yığın öğretmen var. Hiçbir somut kriteri olmayan güvenlik soruşturmaları... Ben size söyleyeyim: Mesela, yatarı olmayan suçtan 301 tane genci Saraçhane'de gösteriye katıldı diye evine dönerken tutuklamıştınız. Ben gittim, konuştum, size de defalarca çağrıda bulunduk, gidip konuşsaydınız öğrencilerle. Onların hiçbirisini devlete almayacaksınız çünkü son derece nesnel, kanunda var çünkü, diyor ki: "Olgusal nedenler." Yasa söylemiyor, bir yargı kararı söylemiyor. Burada koyduğunuz madde -konuşacağız orada- "Olgusal nedenlerle alınamayabilir." diyor. Yani hakkında polis bakabilir. Bana mesela sordular, bir arkadaşımızla ilgili, dediler ki: "Onun bir yargılama süreci var." "E" dedim, dedi ki: "Gösteri yürüyüşü yapmış." "Kime karşı yapmış?" dedim "Mevcut iktidara karşı yapmış." dedi. "Helal olsun." dedim zaten size karşı gösteri yürüyüşü yapmaması bana tuhaf gelen bir şey. Şimdi, ben bu insanın devlet memuru olmamasını nasıl açıklayacağım. Birisi ister siyasette iktidara ister muhalefete ifade özgürlüğüne inanıyorsanız, demokrasiye inanıyorsanız yapar değil mi? Ben sizin ne yaptığınızı söyleyeyim: Bu gösterilere katılan, 19 Mart gösterilerine katılanları siz Muğla'da yurttan attınız, ya. Bakın, devlete almaktan bahsetmiyorum, siz Muğla'da, Ankara'da, başka illerde devletin tüm yurttaşlarına eşit vermek zorunda olduğu yurt hizmetinden attınız, Gizem Özcan'ı çağıralım, anlatsın Muğla'da yaşananları; attınız, yurttan attınız. Neymiş? Ekrem İmamoğlu'yla ilgili konuşmuş diye, katılmış diye.

Peki, sizin bu diploma düzeninizde Sayın Başkan sona doğru gelelim: Ekrem İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı 15,5 milyon insanın Cumhurbaşkanı adayı, 18 Marta gelirken şimdiki Adalet Bakanınız mahkemeden ve savcılıktan İstanbul Üniversitesini tacizle "İptal et, iptal et, iptal et." diye yazı gönderdi, yazı orada duruyor, bakarsınız. Neymiş? Cumhurbaşkanı adayı falan olabilirmiş, seçimlerde kullanabilirmiş. Peki, bu konuyla ilgili olarak bu üniversiteye defalarca başvuru yapıldı mı? Yapıldı. 15 başvuru yapıldı, üniversite defalarca reddetti. "Diplomayla ilgili hiçbir sorun yok." dedi, 15 kere. İşletme Fakültesi Dekanı dedi ki: "Burada bir sorun yok." Adamı zorladınız, istifa etti. Siz de YÖK Başkanısınız, bir diplomanın hukuki olup olmadığına karar verecek olan o diplomayı verendir yani İşletme Fakültesi. O İşletme Fakültesi Dekanı istifa etmişti "Onu toplayamıyoruz." diyerek konuyla alakasız 3 kişiyle Ekrem İmamoğlu'nun otuz iki yıllık diplomasını iptal ettiniz, sizin iktidarınız yaptı. Başka bir şey söyleyeyim: Onunla ilgili Cumhurbaşkanı adayı olmasın diye yaptığınız bu eylem 28 kişinin daha diplomasının iptaline neden oldu ama AKP Türkiye'sindeki bir başarınızı da söyleyeyim: 28 kişinin diplomasını iptal ettiniz, onlardan sadece 17 yaşındaki Ekrem İmamoğlu'na ceza davası açtınız ve o ceza davasına İstanbul Üniversitesinden avukat geldi, dedi ki: "Her ne kadar bu kişinin, Ekrem İmamoğlu'nun kişisel olarak yaptığı bir şey yoksa da diplomasının iddia edilmesi doğrudur." Şimdi, sizin yarattığınız üniversite düzeni bu. Bugün o üniversite düzenini konuşuyoruz. Gerçekleri konuştuğumuzda çok sıkıntı oluyor, çok sıkıntı oluyor. Şimdi, asıl sahtecilik yetkisi olmayan bir işte İstanbul Üniversitesi Rektörünü kastederek söylüyorum, mesela siz o rektörü niye görevden aldınız? "Senin böyle bir yetki yok, sen neden böyle bir karar verdin?" demeniz lazım. Ben böyle bir YÖK Başkanı bekliyorum, tarafsız, bağımsız. İşletme Fakültesi Dekanı vermiş diplomayı, altında imzası var. Rektörün yok öyle bir yetkisi. "Sen neden böyle bir şey yaptın?" demeniz lazım. Şimdi, mesele budur, meseleyi tamamlayalım. Biz yıllardır şunu söylüyoruz: Siz konuşmayan üniversite istiyorsunuz, siz diploma dağıtma mekanizması istiyorsunuz. Sizin açınızdan üniversite sayısının artması yeterli. O üniversiteyi açtık, bunu kapattık, öbürünü birleştirdik, öbürünün ismini değiştirdik; bu üç gün kapansın, öbürü dört gün açılsın, arada 15 üniversite kapasın, öbürü öyle olsun, beriki böyle olsun. Sürekli böyle bir yönetim anlayışınız var. Bizim söylediğimiz şey şu: Eğitim sisteminin erken çocukluk eğitimden başlayarak temel eğitim, ortaöğretim, mesleki eğitim, yaşam boyu eğitim ve yükseköğretim ihtiyaçları çerçevesinde bütüncül bir bakış açısıyla reform edilmesi lazım çünkü bu ülkenin çocukları artık üniversiteye gitmemeyi tercih ediyorlar. Bu ülkenin çocukları, ülke nüfusunun yüzde 60'ı, çağ nüfusun, "Fırsatım olsa yurt dışına giderim, yaşarım." diyor. Bu hepimiz için bir alarm değil midir? Çok başarılıysak niye gitmek istiyorlar, neden bu ülkeden ayrılmak istiyorlar? Dolayısıyla öğrenmeyi merkeze alan, yaşam boyu öğrenmeyi destekleyen, bireysel farklılıkları gözeten, eğitim kademeleri arasında bütünlüğü sağlayan yeni bir eğitim paradigmasına ihtiyacımız var. İşte, yükseköğretim de bu bütüncül paradigma içerisinde yeniden tanımlanmalı. Bu maddelerin her birinde ayrı ayrı konuşacağız. Bazıları bazılarının yararına, maddesi gelince söylerim. Gene eski bir milletvekiliniz var, bakanınız var, onun yararına bir tanesi. Var, oradan görünüyor, bakıyorsun arkadan, net. "Bu madde ne işe yarar?" diyorsun, oradan bir tanımdan çıkıyor, mutlaka çıkıyor. Dolayısıyla üniversitelerin ihtiyacı daha fazla vesayetçi ve güvenlikçi kısıtlamalar değil. Akademik özgürlüklerin genişletilmesi, üniversitelerin şeffaflık ve hesap verilebilirlik mantığı içinde kurumsal özerkliklerinin artırılması, liyakatli ve güvenceli istihdamın hedeflenmesi, yeterli kamu finansmanı sağlanması -mesela, burada da öyle, onunla ilgili bir madde var, konuşacağız- ve demokratik, katılımcı, şeffaf yönetim süreçlerinin hâkim kılınması, Türkiye'nin ihtiyacı bu. Teknolojinin, bilimin koşar adım gittiği, yapay zekânın, dijital teknolojilerin korkunç bir hızla ilerlediği bir çağda bizim Türkiye'de yapmamız gereken şey budur. Sadece belirli bir yapıyla üniversite yönetmeye çalışmak belki o konuda sizi başarılı kılar çünkü çoğunluğun azınlığa tahakküm ettiği bir rejim oluşturdunuz ama Türkiye'nin geleceğine bir faydası olmaz. Dolayısıyla bu Komisyonda da önümüzdeki zaman içinde bunu konuşuyor olacağız.

Hepinize saygılar sunuyorum.