KOMİSYON KONUŞMASI

YILMAZ HUN (Iğdır) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, evet, benim de eleştirdiği bir konu vardır. Şimdi, uzun süredir, yaklaşık üç yıldır bu Komisyondayız ve ilk defa bu Komisyon toplanıyor ve gene bir torba yasayla karşı karşıyayız. Neyi, nereden ayıklayacağız; ona biz de uğraşmaya çalışıyoruz.

Şimdi, 4'üncü madde, 8'inci madde, 16'ncı, 19'uncu ve 26'ncı maddelere aykırılık teklifi verdik. Burada da görüşmekte olduğumuz teklifin 4'üncü maddesi üzerinde Anayasa'ya aykırılık önergesi... Bu önerge, üniversitenin nasıl bir anlayışla yönetileceğine, bilimin hangi koşul altında üretileceğine ve Anayasa’nın güvence altına aldığı üniversite özerkliğinin korunup korunamayacağına ilişkin temel itirazlarımızdır.

Üniversiteler herhangi bir kamu kurumu değildir, üniversiteler siyasal iktidarın günlük tercihleri doğrultusunda şekillenecek idari yapılar değildir. Üniversiteler, eleştirel düşüncenin geliştiği, farklı fikirlerin özgürce tartışıldığı, bilimsel üretimin siyasi baskılardan uzak yürütüldüğü kurumlardır. İşte, Anayasa’nın 130'uncu maddesi tam da bu nedenle üniversitelere bilimsel özerklik tanımaktadır. Bilimsel özerklik yalnızca ders anlatma özgürlüğü değildir, akademik kadroların oluşturulmasından öğretim üyelerinin güçlüğünün görevlendirilmesine kadar üniversitenin kendi akademik iradesini ortaya koyabilmesidir. Teklifin 4'üncü maddesi tam tersini yapmaktadır; üniversitenin teklif yetkisini görüş seviyesine indirgeyerek akademik iradeyi zayıflatmaktadır. Teklif, idarenin karar alma sürecinin kurucu unsurlarından biridir; görüş ise dikkate alınması zorunlu olmayan bir kanaatten ibarettir. Dolayısıyla yapılan değişiklik, kelime değişikliği değil yetki değişikliğidir. O üniversitenin senatosu mu, üniversitesi mi, akademik kurulları mı yoksa Ankara'daki merkezî idare mi buna karar verecek? Son yıllarda yaşadığımız deneyimler ne yazık ki merkezîleşmenin üniversitelere hiçbir katkı sunmadığını göstermektedir.

Üniversiteler arasında bilimsel rekabet yerine idari bağlılık güçlenmiştir. Bugün uluslararası üniversite sıralamasında Türkiye'nin gerilemesinin nedenlerinden bir tanesi de budur; bilimsel kararların akademisyenler yerine bürokratik mekanizmalar tarafından belirlenmeye başlanmasıdır. Akademik özerklik yalnızca akademisyenlerin hakkı değildir, toplumun doğru bilgiye ulaşma hakkının da güvencesidir.

Teklif, Yükseköğretim Kurulunun yetkilerini genişletirken üniversitelerin kendi kendini yönetme kapasitesini daraltmaktadır. Merkezî idarenin belirleyici olduğu bir yapıda akademik yükselmelerde objektif kriterler yerine farklı saiklerin etkili olacağı yönündeki kaygılar büyümektedir. Bu kaygılar yalnızca muhalefetin değil, çok sayıda akademisyenin de dile getirdiği ortak endişelerdir. Anayasa Mahkemesi birçok kararında bilimsel özerkliğin yalnızca teorik bir ilke olmadığı, idarenin üniversiteler üzerindeki müdahalelerini sınırlandıran anayasal bir güvence olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, teklifin 4'üncü maddesinin, Anayasa’nın 2'nci maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesine ve 130'uncu maddesinde güvence altına alınan üniversite özerkliğine açık biçimde aykırı olduğunu düşünüyoruz.

Sayın Başkan, teklifin 8'inci maddesi hakkında verdiğimiz Anayasa'ya aykırılık önergesi yalnızca disiplin soruşturmalarının usulüne ilişkin değildir. Esasında burada tartıştığımız konu üniversitelerin nasıl bir iklime sahip olacağıdır. Eleştiren, sorgulayan, itiraz eden, araştıran, fikir üreten üniversiteler mi inşa edeceğiz yoksa her sözün disiplin tehdidi altında olduğu, akademisyenlerin ve öğrencilerin sürekli idari baskıyı hissettiği kurumlar mı oluşturacağız?

Üniversite dediğimiz yer farklı fikirlerin çatışabildiği ve bu çatışmadan bilginin doğduğu kurumlardır. Bilim ancak özgür tartışma ortamında gelişebilir. Eğer bir akademisyen söyleyeceği sözün, yazacağı makalenin ya da katılacağı bir panelin ileride hakkında disiplin soruşturmasına dönüşeceğini düşünmeye başlarsa artık bilimden, üretimden değil otosansürden söz edebiliriz. Aynı durum öğrenciler için de geçerlidir; düşüncelerini ifade etmekten çekinen, demokratik haklarını kullanırken disiplin tehdidini ensesinde hisseden öğrencilerin bulunduğu bir üniversite gerçek anlamda üniversite olamaz. Bir bildiriye imza atan akademisyenler, bir açıklamaya katılan öğrenciler, kampüste barışçıl gösteri düzenleyen gençler yalnızca disiplin soruşturmalarıyla karşı karşıya bırakılmamıştır; pek çoğu eğitim hakkından, çalışma hakkından veya akademik kariyerinden mahrum edilmiştir.

Anayasa’nın 25'inci ve 26'ncı maddeleri düşünce ve ifade özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Demokratik hukuk devletinin ölçüsü tam da budur çünkü herkesin kabul ettiği düşüncelerin korunmaya ihtiyacı yoktur, korunması gereken farklı olanın ifade edilebilmesidir. Üniversiteler bu özgürlüğün en yoğun yaşaması gereken kurumlardır. Anayasa’nın 130'uncu maddesi üniversitelere bilimsel özerklik tanınmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki oluşturan idari yaptırımların demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığı defalarca belirtilmiştir. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi de temel haklarını kullanmasının fiilen zorlaştıran veya kişiler üzerinde baskı oluşturan düzenlemelerin hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağını açıkça ortaya koymuştur. Burada yalnızca verilen ceza değil ceza verilme ihtimalinin yarattığı korku da temel hak ihlali doğurmaktadır; hukuk literatüründe "caydırıcı etki" denilmektedir.

Bu nedenle, teklifin 8'inci maddesinin, Anayasa’nın 2'nci maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesine, 25'inci maddesindeki düşünce ve kanaat özgürlüğüne, 26'ncı maddesindeki ifade özgürlüğüne, 34'üncü maddesindeki toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına ve 130'uncu maddesinde güvence altına alınan bilimsel özerklik ilkesine aykırı olduğunun kanaatindeyiz.

Sayın Başkan, 16'ncı madde de Anayasa'nın 42'nci maddesindeki eğitim ve öğrenim hakkı bakımdan tartışmalıdır. Benzer durumda bulunan öğrenciler arasında ilişik kesme tarihi veya daha önce aftan yararlanıp yararlanmama ölçütüne göre ayırım yapılması objektif ve makul bir nedene dayanmıyorsa eşitlik ilkesini zedelemekte ve eğitim hakkına ölçüsüz müdahale oluşturmaktadır. Bunun da kapsam dışına alınması, düzenlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Sayın Başkan, 19'uncu maddede aslında yükseköğretimin hangi anlayışla şekilleneceği tartışılmaktadır. Üniversiteler kamusal yararı önceleyen bilim kurumları mı olacaktır yoksa kamu kaynaklarından daha fazla pay alan ticari yapılar hâline mi gelecektir? Önümüzdeki düzenleme tam da bu soruya verilecek cevabı belirtmektedir. Anayasa’nın 130'uncu maddesi vakıf üniversitelerine izin verirken onları ticari işletmeler olarak değil, kamu hizmeti yürüten yükseköğretim kurumu olarak kabul etmiştir. Bunun anlamı açıktır: Vakıf üniversiteleri de kamu yararına hizmet etmek, bilimsel üretime katkı sunmak ve nitelikli yükseköğretim faaliyetlerini geliştirmek zorundadır.

Bu nedenle de teklifin 19'uncu maddesi de Anayasa’nın 2'nci maddesinde düzenlenen hukuk devleti ve kamu yararı ilkesine, 10'uncu maddesindeki eşitlik ilkesine, 42'nci maddesinde güvence altına alınan eğitim hakkına ve 130'uncu maddesinde yer alan yükseköğretimin kamusal niteliğine aykırıdır; teklif metninden çıkarılmalıdır.

Sayın Başkan, değerli Komisyon üyeleri; 26'ncı madde de Türkiye'nin üniversitenin geleceğini, akademik özgürlüğünü ve bilim insanlarının hangi koşullar altında görev yapacağını doğrudan ilgilendirmektedir. Bu nedenle meseleye yalnızca disiplin hukuku ve personel rejimi açısından değil, Anayasa’nın güvence altına aldığı temel hak ve özgürlükler bakımından yaklaşılmak zorundadır.

Üniversiteler devletin resmî görüşünü tekrar eden kurumlar değildir; üniversiteler farklı düşüncelerin özgürce tartışıldığı, iktidarın da eleştirilebildiği, toplumun sorunlarına bilimsel yöntemlerle çözüm üretildiği kurumlardır. Bir üniversiteyi güçlü yapan şey, bütün akademisyenlerin aynı şeyi düşünmesi değil, farklı görüşlerin hiçbir baskıda kalmadan bir arada bulunabilmesidir; bilim ancak bu özgür ortamda gelişebilir. Önümüzdeki düzenleme ise tam tersine güvenlik kavramını merkeze alan, akademik özgürlüğü ikinci plana iten bir anlayışı yansıtmaktadır. Oysa güvenlik ile özgürlük arasında kurulacak denge demokratik hukuk devletinin en temel sınavlarından biridir. Güvenliği sağlama iddiasıyla temel hak ve özgürlüklerin belirsiz kavramlarla sınırlandırılması hukuk devletini güçlendirmez, aksine zayıflatır.

Anayasa Mahkemesi, "Bu suça ortak olmayacağız." bildirisini imzalayan akademisyenler hakkında verdiği kararda ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir Sayın Başkan. Mahkeme açıkça belirtmiştir ki şiddeti teşvik etmeyen ve kamusal tartışmaya katkı sunan açıklamalar, demokratik toplum düzeninin koruması altındadır. Akademisyenlerin bilimsel ve toplumsal meselelerde görüş açıklamaları cezalandırılacak bir faaliyet değil, üniversitelerin varlık sebebidir. Özellikle güvenlik soruşturmaları, idari fişlemeler, soyut değerlendirmeler üzerinde kişilerin çalışma hakkının sınırlandırılması konusunda Türkiye birçok kez mahkûm edilmiştir. Bu kararlar yalnızca bireysel hak ihlallerini değil, yükseköğretim sistemdeki yapısal sorunları da ortaya koymaktadır.

Sayın Başkan, bütün bu nedenlerle teklifin 26'ncı maddesi de Anayasa’nın 3'üncü maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesine, 26'ncı ve 25'inci maddelerinde güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğüne, 27'nci maddesindeki bilim ve sanat hürriyetine, 70'inci maddesindeki kamu hizmetine girme hakkına ve 130'uncu maddesinde güvence altına alınan akademik özerklik ilkesine aykırıdır.

Komisyonun anayasal sorumluğunu yerine getirerek verdiğimiz Anayasa'ya aykırılık önergesini kabul etmesini talep ediyoruz.

Teşekkür ediyorum.