| Komisyon Adı | : | ADALET KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 24 .06.2026 |
CUMHUR UZUN (Muğla) - Evet, teşekkür ediyorum Başkanım.
Komisyonumuzun çok değerli üyeleri, çok değerli katılımcılar, değerli misafirlerimiz; çalışmamızın temelini oluşturan teklifin ismi, daha doğrusu, isminden ziyade, temel felsefesi yargının etkin ve verimli işlemesi olarak tespit edilmiş durumda. Ben hazırlıklar ve emeği geçen, başta Nurettin Vekilimiz olmak üzere bütün herkese teşekkür ediyorum. "Yargının etkin ve verimli işlemesi" başlığının konulmuş olması aslında Türkiye'de yargının etkin ve verimli işlemediğinin bir itirafını içeriyor. Bu yönüyle kıymetli bir tespit: Evet, gerçekten öyle. Ne yazık ki ülkemizde yargı etkin ve verimli işlemiyor. Bizler de hukukçu olarak yargının etkin ve verimli işlememesinden dolayı mesleğimiz de olması, algımızın bu alanda daha açık olması nedeniyle yaşananları üzüntüyle, yapılmak istenenleri tam olarak belki de yapamadığımızı düşünerek, biraz da suçluluk içinde izliyoruz. Evet yargı etkin ve verimli olmalı.
Ancak sorun sadece bu başlık altında ya da bu temel ilke altında saklanacak kadar sığ değil, daha büyük problemleri var yargımızın. Aylarca topluma büyük büyük vaatlerde bulunuldu. Yargının düzeltilmesi konusunda bugün 12'ncisine geldiğimiz ama yarın daha kaçıncılarına geleceğimizi bilmediğimiz bir işleyiş içinde 12'nci yargı paketinden toplum çok büyük bir beklenti içine sokuldu ve her birine "yargı reformu" adı verilmek suretiyle de bu beklentiyi bizatihi iktidar yarattı.
Oysa Türkiye'de bu ilkeden önce yargının çözülmesi gereken bağımsızlık problemi var -açmayacağım ayrı ayrı çünkü hepimiz hukukçuyuz ve ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuz- tarafsızlık problemi var, siyasi baskılardan arındırılması problemi var, temel nedenlerden bir tanesi, HSK'nin mevcut yapısı var, bu yapıyla doğan yargı anlayışında yargıya güvenin oluşabilmesini çok büyük engeller bekliyor. Eğer, bu HSK yapısını düzeltmezseniz oraya yapılan atamalarla ve daha sonra oradan çıkan kararlarla ilgili yargıya güven hiç oluşmayacakmış gibi bir sonuca gidiliyor. Mesela, bu ülkede Anayasa Mahkemesi kararlarına yerel mahkemeler tarafından uyulmaması problemi var. Anayasa Mahkemesinin kararının Anayasa'ya göre bağlayıcılığının ifade edilmesine bile gerek olmadan, bağlayıcı olacağının hepimiz tarafından biliniyor olmasına rağmen Anayasa tarafından ayrıca ifade edilen bu hükme uymayan yerel mahkeme kararları var. Ve o yerel mahkemenin başında hâkim var, hukukçu var, Anayasa Mahkemesinin kararını tanımayan bir yerel mahkeme hâkimi var bu ülkede ve hâlâ "Yargıyı düzeltelim." diye uğraşıyoruz. Ve sonrasında Anayasa Mahkemesini tanımayan hukukçu hâkimin siyaseten getirildiği yerler var. Eğer bunları konuşmayacak olursak Türkiye'deki yargıyı düzeltmekle ilgili ne önlem alırsak alalım ne kanuni düzenleme yaparsak yapalım bir yere vardırabilmemizin mümkün olmadığını siz de çok iyi biliyorsunuz değerli arkadaşlar; biz, asıl buralara ilişkin düzenlemeler yaparak yargıya katkı sağlayabiliriz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının eksiksiz uygulanması gerekliliğini biz ülke olarak kabul ettiğimiz hâlde bunu uygulayamayan mahkemelerimiz ve hâkimlerimiz var, bu mahkemelerimize ve hakimlerimize ses çıkarmayan bir HSK'miz var, Hakimler ve Savcılar Kurulumuz var. Düşünün, görevi Anayasa Mahkemesi ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını Anayasa'ya göre uygulamak durumunda olduğu hâlde uygulamayan bir hâkimle ilgili yapılmış disiplin soruşturması yok, yok. Olur mu? Sizin kendi ülkenizde böyle bir şeyin hukuk adına oluyor olmasına nasıl bakıyorsunuz? Hukukçu arkadaşlarım, hepimiz hukukun üstünlüğü için çaba sarf etmiş, fakültelerde hocalarımız bize hukukun üstünlüğünün bu devletin temel ilkelerinden bir tanesi olduğunu öğretmiş ve biz özümsemiş, gerçekten gerekli olduğuna inanmış olan insanlar olarak hukukun üstünlüğünü uygulamadığı hâlde hâlâ o görevde, bakın, hâlâ o görevde olması da yetmez, bu nedenle ödüllendirilmiş, bakan yapılmış hâkimler var. Konuşmayacağım. Nurettin Vekilim, konuşmayacak mıyız bunları? Ben, sizin hukuka olan inancınızın ne boyutta olduğunu şahsi ilişkilerim ve sizinle olan dostluğum nedeniyle biliyorum ama on ikinci yargı paketinin altına imza atarken... "Bu ülkenin yargı reformunda bu konular görüşülmeli, bunlar görüşülmedikten sonra icra dairesine otuz gün sonra başvur, kırk gün sonra başvur, bunlar değil bizim meselelerimiz." diyeceğinizi biliyorum, içinizden dediğinizi de biliyorum ama bakın, bu görevlerde bir daha olmayabiliriz, bu görevlerdeyken bunları söyleyeceğiz, herkese söyleyeceğiz. Niye? Bu ülkemizi seviyoruz, ülkemizi seviyoruz. Ülkemiz hukuk devleti olsun diye bunları söyleyeceğiz, konuşacağız. Bundan dolayı, hiçbir şey yapmadan buradan ayrılıp gitmek bizlere zül olur. Biz bu ülkenin hukukçusuyuz, biz bu ülkenin aydınıyız. "Bu ülkenin hukuk devleti olması için elimizi taşın altına biz de koyduk." diyerek ayrılmamız lazım. Yarın hiçbirimiz yokuz burada ama ne yaptığımızı sorarlar, ne yaptığımızı sorduklarında söyleyebileceğimiz; hukuk adına, inandığımız değerler adına, ülkemizin daha iyi yerlere gelmesi adına yapacaklarımızın mutlaka olması lazım ve bunların yapılması lazım. Bakın, bunlar olmadığı gibi, yine sizin iktidarınız döneminde yapmış olduğunuz beyanlar hem de üst düzey beyanlar ve üst düzey düzey beyanların toplumda yarattığı bir beklenti var, bu beklentiyi temel ilkelerin dışında söylüyorum, bu beklentilerin... Aylardır insanları oyaladığınız IBAN düzenlemesi bu teklifte yok, sanki olacak gibi, tebessümünüzden öyle bir şey anlıyorum, olsun, olsun. Bizim burada toplumun sorunlarına, tespit ettiğimiz sorunlara hukuken doğru çözümler getirmekle ilgili görevimiz var. O nedenle, bugün burasıdır, buradayken "Bu konunun çözümü noktasında ne yapabiliriz?"i hep beraber kararlaştıralım çünkü görebildiğim kadarıyla bu konuya mesafeli yaklaşan hiç kimse yok. Toplumda böyle bir problem olduğunu sosyolojik açıdan hepimiz kabul ediyoruz ancak kabul ederken yine de suçun cezalandırılmaması ilkesi değil, suçun cezasız bırakılması esası da değil ama makul, mantıklı ve hukuken "Adaletin terazisi burada tecelli etti." diyebileceğimiz bir düzenlemeyi getirin, hep beraber yapalım, çıkaralım, toplumdaki bu beklentiyi lütfen karşılayalım.
Bakın, cezaevlerinin kapasitesi ve şartları ortada, bir iyileşme burada gelmesi gerekirdi, geldi mi? Yok. Deneyimli...
(Uğultular)
CUMHUR UZUN (Muğla) - Ben, sonra da devam edebilirim?
BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Yok, buyurun.
CUMHUR UZUN (Muğla) - Bakın, cezaevlerinin kapasitesi ortada. Cezaevleriyle ilgili buradaki Adalet Bakanlığından görevli bir arkadaşımıza çok deneyimli bir cezaevi müdürünün söylediği şu sözü hatırlatmak isterim, cezaevinde fiilen çalışan arkadaş söylüyor: "Bizim geleni göndermek gibi bir yetkimiz yok, biz 'Getirin.' de demiyoruz, geleni yatırmak mecburiyetinde kalıyoruz ve bütün bu sürecin sonunda, benim cezaevi için söyleyebileceğim bir tek şey var: Cezaevi pazar filesi gibidir, içine ne koyarsan taşır." dedi. Bu söz, herhâlde cezaevlerinde nelerin nasıl yaşanmakta olduğunu çok rahatlıkla gösteriyor. Cezalandırdığımız insanların cezalı, tutuklu, hükümlü ne ise o hâliyle bile sahip olduğu insani değerleri karşılayamıyoruz. Nöbetle uyuma var, nöbetle; nöbetle uyku olur mu? Yani, çok şey anlatabilirim ama yormayayım onunla ilgili sizleri.
Bu ülkenin infaz hukukunun temel bir problemi var Sayın Başkanım, infazla ilgili, bugün... Bakın, çok deneyimli, çok saygın hukukçular var aramızda, bu arkadaşlarımızın her biri mesleğinde yüzlerce dosya bakarak, görerek geldi; şu anda içimizde herhangi bir arkadaşımızın infaz hukukunun hesaplamasını yapabilme yetisi ne yazık ki bu karışık mevzuat nedeniyle yok, neredeyse programlar dayanmıyor yani o denli. Ben artık "En iyi cezaevinde yatanlar hesaplıyor, gidin, onlara hesaplatın çünkü biz belki rakam olarak görüyoruz, matematiksel bir rakam olarak görüyoruz, cezaevinde yatan için o bir saat ya da bir gün ömürden giden ya da gelen bir gün, en sağlıklı onlar hesaplarlar." diyorum, oraya sevk ediyorum, vallahi, günü gününe, saati saatine... Hatta "Hangi saatte girdin?" diyor, "Sabahtan çıkarsın sen, öğleden sonraya kalmazsın." diyor, bu kadar net veriyorlar ama biz veremiyoruz bu karışıklık nedeniyle.
NURETTİN ALAN (İstanbul) - Baro başkanları bile yapamaz onu, onlar yapıyor.
CUMHUR UZUN (Muğla) - Gerçekten öyle.
NURETTİN ALAN (İstanbul) - Doğru.
CUMHUR UZUN (Muğla) - Ben kendi adıma itiraf ediyorum, ben sekiz sene bora başkanlığı yaptım ama o hesaplamayı gerçekten yapmak mümkün değil.
NURETTİN ALAN (İstanbul) - Doğru, onun için söylüyorum.
CUMHUR UZUN (Muğla) - O yüzden, hepimizin bu ülkenin infaz düzenlemesini bir bütün hâlinde yapıp buna bir son vermemiz lazım, gerçekten şu anda ülkede temel problemlerden bir tanesi.
Mesela, siyasi tutuklulara dair bir düzenleme yok Nurettin Vekilim, eksikleri söylüyorum, bakın, şimdi sınıfta kalacaksınız. Siyasi tutuklulara dair bir düzenleme yok, uzun tutuklulukların yarattığı mağduriyete dair bir düzenleme yok. Şu anda bazı dosyalarda alacağı cezanın tamamını çektiği hâlde tutukluluk değerlendirmesi doğru dürüst yapılmadığı için içeride yatan insanlar var. İnsan hürriyetinden bahsediyoruz değerli arkadaşlar, insan hürriyetinden bahsediyoruz. Kim nasıl verebilir, bir gün birisinin hürriyetinden mahrum kalmasının cevabını ya da tazmin edebilir? O günün içinde o kişi için çok özel günler de var ve siz tutukladığınız için o günlerde onları yaşayamıyor. Örneğin çocuğunun mezuniyetini yaşayamıyor, örneğin çocuğunun doğum gününü yaşayamıyor; onları, o günleri geri getirme şansımız yok. O nedenle, ince ince yapılmak durumunda "Bunları biz yapamıyoruz." diyemeyiz, düzenlemek durumundayız.
AYM ve AİHM kararlarını eksiksiz uygulamaya dair bir madde hâlâ yok, biraz önce başlangıçta saydım. Bakın, "AYM ve AİHM kararını uygulamayan hâkim derhâl görevden alınır." Niye yapmıyoruz arkadaşlar ya? Hukuk üstün olacaksa, üstünlüğünü sağlayacak hükümleri koyarak bunu sağlayabiliriz. Anlayışı değiştiremiyoruz madem, hüküm koyarız "Derhâl alınır." "Ya mesleğin kardeşim, ya AİHM kararını ya da Anayasa Mahkemesi kararını uygula." Bu kadar basit; zaten ödevi.
Kayyum garabetini ortadan kaldıran bir düzenleme yok. Bakın, terminolojiye girsin, orijini bana ait değil, duyduğum şeyi söyleyeyim: "Türkiye'nin yönetim biçimi kayyumokrasi oldu." dediler, kayyumokrasi; ben de ilk kez duydum ama baktığım olayları düşündüğüm zaman, evet, biz bir kayyumokrasi hâline gelmiş durumdayız.
İddianameler, on beş aydır iddianame yok. Ey savcı, ey cumhuriyetin savcısı, bu soruşturmaya niye başladın, adamı niye tutukladın on beş ayda bir iddianame yazamıyorsan! Ne demek on beş aydır bir iddianamenin yazılamaması? Kişinin temel haklarından bir tanesi neyle suçlandığını bilecek, tarih boyunca böyle, Roma hukukundan beri böyle; bilmeden neyin savunmasını yapacak, bilmeden nasıl kendisinin bu suçlandığı şeyle ilgili, ilgisinin olmadığını ve delillerini ortaya koyacak? İddianame yok, iddianame; karar demiyorum.
İlk yargı reformu paketi benim hatırladığım kadarıyla 2016 yılında açıklandı ve açıklandığında beş yıllık bir takvim konuldu, her seferinde beş yıl, beş yıl, gidiyoruz şu anda; o beş yıllık dönemin içinde, ilk yargı reformu paketinin içinde hâkimlere coğrafi teminat vardı arkadaşlar; inanmayan açsın, baksın, hâkimlere coğrafi teminat. 2016 desek, 2026; on yıl oldu, bu ülkede temel hedef olarak gösterilen hâkimlerin coğrafi teminatı hâlâ teklif olarak bile gelmedi Nurettin Vekilim, yazabilirdiniz buraya coğrafi teminatı çünkü iş oradan başlıyor "Hâkimlerin coğrafi teminatı, ülkenin hukuk devleti olmasının temel teminatıdır." diyerek başlardınız cümleye, çok da şık olurdu ve "Hâkimlerin teminat altında olmadığı bir ülkede hukuk devleti tesis edilemez. O nedenle, hâkimlerimize şu esaslara göre coğrafi teminatı getiriyoruz ve bundan sonra Türkiye'de hâkimler üzerinde hiç kimse -sadece yazdığı gibi değil- etki kuramayacak." diyebilirdik, dememiz lazım. İnan, şu saat, şu dakika destekleyeceğinizi söyleyin ben on beş dakika sonra coğrafi teminatla ilgili madde teklifini getireyim, içine koyalım ve bitirelim. Eğer on yılda bir coğrafi teminat meselesi halledilemiyor ise bu, ancak istenmediği için yapılmıyor şeklinde açıklanır; başka türlü bir açıklaması yok. Varsa "Sen yanılıyorsun Cumhur Vekilim, aslında yapmayı istiyoruz ama şöyle şöyle..." diye beni tatmin edin ya da açıklayın, kamuoyu da bilsin lütfen.
Tutuklamayla ilgili problemi biz Türk hukukunda hâlâ çözemedik. Tutuklamada Türk hukukunda gelinen noktalara rağmen, bir sürü adli kontrol sistemi üretmemize rağmen uygulama ile tutukluluk düzenlemesi arasındaki uyumsuzluk ne yazık ki devam ediyor ve acı olan, tutukluluğu neredeyse bir ön ceza mahsup alanı gibi görmeye başladılar ve tutuklama konusunda tutukluluğun son çare olduğu, istisnai bir uygulama olduğu konusunda hiçbir olumlu adım yaşanmıyor. Ben şahsen, yargılama önlemi olarak belirlenen adli kontrol tedbirlerinin her birinin dosyada tek tek değerlendirilmesi ve gerekçelendirilmesinden sonra "Ancak mecbur kaldığım için tutukluyorum." noktasına gidecek bir değerlendirmeyi uygulamada hâkim, savcılardan istemenin birazcık işe yarayacağını düşünüyorum çünkü kim ne derse desin, bizim hâkimimiz de insan. "Adli kontrol tedbirlerinin bu olayın özelinde yetersiz kalacağı anlaşıldığından tutuklanmasına..." diyor ve geçiyor. Hâlbuki, tek tek, hangi tedbirin, hangi gerekçeyle yetersiz kaldığını açıklayan bir değerlendirme yapsa belki ev hapsine geldiğinde tutuklamaya geçmeyecek, belki yurt dışı yasağına geldiğinde "Ya, bu yetiyor, bunun başka gerekçesi yok." deyip orada bırakacak. Bunu yaptırmamız lazım. Bu iş, iş değil. Yarın tutuklulukta beraat edip gelen insanın ömründen çalınan günleri geri verebilmenin yolu yöntemi yok, yok, yok. Bir an, sizin için çok özel olan günleri, işlemediğiniz hâlde, başlangıçta şüphelisi gözüktüğünüz suçtan dolayı içeride geçirdiğinizi düşünün ve o günleri bir daha kim size nasıl geri verebilecek düşünün ama kendi üzerinizden düşünün lütfen. Kendi üzerinizden düşündüğünüz zaman gerçekler çok daha net ortaya çıkıyor.
Güçlü bir savunmanın iyi bir adalet için gerekli olduğunu hâlâ topluma da Adalet Bakanlığına da mahkemelere de kabul ettirememiş durumdayız. Avukatları ayak bağı olarak gören bir adli anlayış var hâlâ, işi uzatan, savunma hakkını kullanmak suretiyle işi sürüncemeye sokan, kısacık bitecek işi uzattı da uzattı diye bakılan bir anlayış var. Oysa, özellikle İstanbul'daki, İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik davada nelerin iddia hâline getirildiği ve nasıl getirildiği, savunmalarla ve savunmanın delilleriyle nasıl tek tek çürütüldüğü ortaya çıkıyor. Siz de meslek hayatınız boyunca yapmış olduğunuz dosya çalışmaları sırasında savunmayla aslında yok yere suçlanmış, kimlere, nasıl adalet duygusunu yaşattığınızı ve tattırdığınızı biliyorsunuz. O nedenle, savunmanın bugünkü hâlinden daha güçlü olması Türkiye'nin hukuk devleti olması ve adil yargılanmanın olmazsa olmazıdır. Savunmanın güçlendirilmesi için düzenlemeleri, geçmişinde avukatlık bulunan Nurettin Vekilimin buraya mesleğine olan bir borcu olarak yazmasını ben beklerdim, beklerdim; bak, ilk imzacı olmanın bu tür sorumluluklar var Nurettin Vekilim. O nedenle, sizin bu deneyiminizi buraya yansıtan ve Türk hukukunun savunma alanının da iyi gitmesine olanak verecek bir katkınızın buraya yansımasını beklerdim, bekliyorum, hâlâ bekliyorum, geç değil, hâlâ bekliyorum ama bu eksik, olmayanları sayıyorum.
Şimdi, cezaevlerinde de ayrı bir düzen var. Eskiden cezaevi koğuş ağaları vardı, onlar bir düzen kurardı, onların kurmuş olduğu düzen çerçevesinde... Şimdi o nispeten sanıyorum hafifletilmiş durumda ama bu cezaevlerindeki değerlendirme kurullarında çok keyfî kararlar var. Bu keyfî kararların önüne geçilmesi ve kişinin... Çünkü çok ciddi sonuçları var. Yani o değerlendirmelerin sonunda elde edilen ya da edilemeyen çok büyük hak kayıpları ve cezaların kanunen bizlerin, sizlerin belirlemiş olduğu cezanın üzerinde yatılmasına neden olan ya da bazı hakları kullanmasının önüne geçilen hâlleri var. Bunun ele alınması ve düzenlenmesi mecburiyeti var. Bir de bu işlerden sorumlu infaz koruma memurlarımız var. İnfaz koruma memurlarının hâlini -bizi sık sık cezaevine gitmek zorunda bıraktığınız için biz artık akraba gibi olduk- her gidişimizde bize söylüyorlar. Her gidişimizde söylüyorlar.
İDRİS ŞAHİN (Ankara) - Büyük mağduriyetleri var.
CUMHUR UZUN (Muğla) - Büyük mağduriyetleri var. Aslına bakarsanız, infaz koruma memurluğu, arkadaşlar -hani doğru düşünebilmek adına söylüyorum- cezaevinde gönüllü hapis yatmak gibi bir şey. İşini yapıyor; kabul, cezaevi koşullarında; öbürü de cezasını çekiyor. Yani, bu kadar ağır koşullarda yapılan bir görevle ilgili olarak bizim yapabileceğimiz bir şeyler mutlaka olması gerekir. Bir kulak verin onların sözüne, kendi ekonomik durumlarına ama daha da önemlisi, sanıyorum, çoluklarıyla çocuklarıyla vakit geçirme noktasında, izinleri konusunda... Bayramda mesela, normal, rutin mesailerini alıyorlarmış, onun ötesine geçen bir kaynak ya da ödeme de yapılmıyormuş. Bu, çok kabul edilesi bir durum değil. Başka yerlerde yapılanların onlar için yapılmaması anlaşılabilir durum da değil.
Kısaltıyorum ve tamamlıyorum. Birçok arkadaşım geneli üzerindeki eleştiriler noktasında birçok şeyi söyledi, onların hemen hemen hepsine katıldığımı da yürekten ifade etmek istiyorum çünkü Adalet Komisyonunun diğer komisyonlardan gerçekten çok önemli bir farkı var. Aynı lisanı kullanan ve aynı eğitimi almış arkadaşlardan kurulu. Dolayısıyla, birbirimizi çok daha kolay anlıyoruz. Söylediklerimizin, birimizin söylediğinin hepimiz için geçerli olduğunu da biliyoruz. Ben, kapsam olarak yeterli olmayan, kapsamının mutlaka genişletilmesi, düzeltilmesi gereken ve fakat bu hâliyle getirildiğinde, maddelerde bazı bir iki alanda madde üzerinde konuşurken de ifade edeceğim eksikliklere ayrıca değinme hakkım saklı tutmak üzere, çalışmalar nedeniyle tekrar teşekkür ediyorum Nurettin Vekilim ve arkadaşlarına. Hepinize de ayrıca teşekkür ediyorum.