| Komisyon Adı | : | TARIM, ORMAN VE KÖYİŞLERİ KOMİSYONU |
| Konu | : | Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile Çeltik Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/3588) |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 26 .03.2026 |
İBRAHİM AKIN (İzmir) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri, değerli kurum temsilcileri; gerçekten uzun uzun konuşmalar oldu ama ben çok uzun konuşmayacağım, sabrınıza sığınarak, kısaca, aslında Sevgili Nejla Demir Vekilimin genel olarak sunduğu konunun biraz daha farklı boyutlarını ifade etmek isteyeceğim.
Şöyle söylemek istiyorum: Öncelikle bu usul tartışması sürekli komisyonlarımızda yapılıyor ancak maalesef hiçbir değişiklik olmuyor. Yaklaşık, üç yıla yakın vekillik dönemim sırasında Meclisin komisyonları, Genel Kurul çalışmaları neredeyse itibarsızlaştırmak için her türlü pratik yapılıyor ve gerçekten de bu sözlerin ne kadar kıymeti var bilmiyorum ama şunu söylemek isterim: Bu yöntem, yöntem değil; dünya inanılmaz bir şekilde bir sistem değişikliğine gidiyor. Son 27'nci güne girdiğimiz İran'a dönük saldırılar sırasında açıkça gördüğümüz gibi NATO diye bir şey kalmadı. İsrail'in ve Amerika'nın sürdürdüğü bir savaş siyaseti var ve dolayısıyla, bu sistemin karşısında eğer ülkeler kendi iç barışını sağlayamazsa, katılımcı, demokratik, şeffaf bir ilişki kuramazlarsa kimsenin geleceğinin söz konusu olması mümkün değil. Bunun aynı zamanda savaş politikasıyla bağlantılı olarak tarımın ve özellikle ekolojinin en büyük tahribat alanı olduğunu ifade etmek isterim çünkü bu savaş, şu andaki bizim iklim krizimizi bir kat daha artırdı ve dolayısıyla, tarım açısından da güvenlik açısından da bakıldığında korkunç bir zarar vermeye başladı. Yoksullaşma had safhaya ulaştı, kaybettiğimiz yaşam ve can kaybının ötesinde, aynı zamanda, bizim ülkemiz bu işin hemen sınırında, dibinde, neredeyse bu savaşın parçası hâline gelmeyle karşı karşıya kaldığımız bir durum yaşıyoruz. O nedenle, yaşadığımız koşullarda, bu savaşı televizyonlardan savaş filmleri gibi izlemek yerine çözüm üretmek ve bu mevcut gelişmeler karşısında, bu ülkedeki yaşanan daha demokratik bir ortamı ve özellikle Meclisten başlayarak yeniden inşa etmekte fayda var. Ancak gördüğümüz kadarıyla sanki bunların dışında yaşıyormuşuz gibi, rasyonel olmayan, gerçekçi olmayan, hayattan kopuk bir yaklaşım biçimiyle yasa teklifi hazırlıyoruz.
Bu teklif, aslına bakarsanız, 2025 yılında bu Meclisten geçmiş olan İklim Kanunu'nun, 7554 sayılı Kanun'un ve son olarak geçen geçmiş olan Milli Parklar Kanunu'nun bir parçası olarak devam ediyor. Dolayısıyla, uygulamalar açısından baktığımızda en somut örneklerini hemen 7554 sayılı Yasa'da gördük. Birikmiş olan ruhsatlar meselesi, o yasa geçtikten sonra 2 kat arttı arkadaşlar ve her yere ruhsat veriliyor. Ülkenin neredeyse toprakları, tarım arazileri, aynı zamanda ormanları işgal ediliyor. Orman Bakanlığıyla, daha doğrusu Orman Müdürlüğüyle birtakım tartışmalar yaşadık kamuoyunda, bu tartışmalar, aslında bizim fiilen yaşadığımız tartışmalar. Örneğin, İzmir'de şu andaki şehir hastanesinin olduğu yer 2007 yılında orman alanıyken ormansızlaştırılıyor ama daha önce buraya inanılmaz bir şekilde Orman Genel Müdürlüğü tarafından özellikle destek veriliyor, binlerce ağaç dikiliyor, milyonlarca lira yatırım yapılıyor ama sonra burası ormansızlaştırılıyor. Statü değiştirilerek orası "Orman değildir, mera alanı değildir, tarım alanı değildir." diye yapılan uygulamalar tamamen kâğıt üzerinde, fiilî olan uygulamalar. Geçen gün Iğdır'a gittim, Iğdır'ın hemen dibindeki mera alanına inanılmaz bir güneş paneli yapılıyor. İtiraz ediyoruz, "Burası hayvancılığı öldürmek bakımından kullanılacak bir yöntemdir, yapmayın." diye ama Çevre ve Şehircilik Bakanlığı "ÇED Olumlu" raporu veriyor, şimdi belediyemiz de orada uğraşıyor.
Şunu anlatmak istiyorum pratik olarak: Bu yasal düzenlemeler ülkenin tarımını -özellikle Orhan Sarıbal'ın anlattığı konu- gerçekten inanılmaz bir şekilde tahrip ediyor, küçük çiftçiyi öldürüyor, sermayeye peşkeş çekilmiş bir sistem kurulmaya çalışılıyor. Bunun yarattığı sonuç, önümüzdeki dönemde inanın paranız olsa bile sağlıklı, güvenli gıdaya erişme şansınız kalmıyor. Şu andaki sağlık sistemi içerisinde yaptırın analizlerinizi, kan değerlerinize baktırın, yediğiniz içtiğinizden kaynaklanan korkunç bir problem yaşıyorsunuz. Ben yaşıyorum mesela bunu ve şu anda alerjik durumlar çok yaygın. Bunun temel sebeplerinden bir tanesi buğdaydan kaynaklanıyor. Dolayısıyla, gıda meselesi, bu ülkenin hayati meselesi, önemli bir meselesi. Bununla bu kadar oynamak, bunu sadece şirketlere peşkeş çekmek doğru bir şey değil.
Bu yasa teklifinde 5 tane ana konu var arkadaşlar, bu 5 tane ana konunun 1 tanesi geçmiş olan İklim Kanunu ama bize göre, aslında karbon emisyon sisteminin Avrupa standartlarında güya ticarileşmesini sağlamak üzere kurulmuş bir şey. Buradan, şimdi, şunu yapmaya çalışıyorsunuz: Yutak alanları örgütlemeye çalışmaya ve yutak alanlar vasıtasıyla o şirketlerin kirletme hakkını, parasını vererek kirletme hakkını şimdi başka bir yöntemle çözmeye çalışıyorsunuz. Neden-sonuç ilişkisi kurulduğunda bu şirketlerin vermiş olduğu, hepimize vermiş olduğu zararların önlenmesi noktasında değil onlara yol verilmesi ama başka türlü tedbirlerle güya ormanlaştırarak onların bu meselede çözüm üretmesini istiyorsunuz. Bu yöntem yöntem değil, bu yöntem değil çünkü dünyada da bu yöntem aslında çok fazla uygulanmıyor; artık dünya bundan vazgeçiyor, kendi sistemini yeniden kurmaya çalışıyor. Deminki bahsettiğim o çökmüş olan uluslararası sistemin hâlâ siz aslında artıklarını devam ettirerek yapmaya çalışıyorsunuz.
Bakın, öyle kötü durumlar var ki, bugün bir basın toplantısında söyledim; hem Trakya'nın hem de güneydoğunun ve Diyarbakır merkezli kaya gazı meselesi var bu ülkede ve bu kaya gazı, inanın, şu anda artık ipliği pazara çıkmış Trump'ın kendi enerji politikasının bir parçası olarak yapılıyor, her şey ona ihale ediliyor ve 3 katına artırılmış bir şekilde oradaki kaya gazı ihalesi devam ettirilmeye çalışılıyor. Bakın, biz her yerden halkın çok ciddi bir şekilde tepkisini görüyoruz. Ben gidiyorum Balıkesir'e, Çanakkale'ye; bizim en önemli, dünyanın en önemli havasını, temiz havasını veren Kaz Dağları inanılmaz bir şekilde tahrip ediliyor ve oralar yok edilmeye çalışılıyor.
Bunları uzun uzun anlatmaya gerek yok ama şunu söylemek isterim: Bu yasal düzenlemeyle yapılmak istenen tedbir, aslına bakarsanız şu: Siz korumayı değil, aynı zamanda, piyasalaştırmanın önünü açmak istiyorsunuz. Koruma kanunlarının esnekliği varken bu esnekliği gidermek, daha tedbir almak yerine daha çok esneklik yaratmak istiyorsunuz.
Özet olarak şunu söylemek isterim bu kanun teklifiyle ilgili: Eğer bu kanun teklifi geçerse biraz önce bahsettiğim diğer kanunlar gibi tahribatlarının çok yüksek olduğu açık ve önüne geçilmez bir durumla karşı karşıya kalacağımız açık. Dolayısıyla herkesin bugün bu yetkileri kullanırken, bu imzaları atarken biraz düşünmesinde fayda var.
Ben bunu ısrarla söylediğimde bizim karşımıza çıkan şey şu oluyor: "Biz saraydan geleni, başkanımızın dediğini yapmaktan onur duyuyoruz." diyorlar ama bu onur duyma meselesi değil, biz kişisel olarak da hayatın parçası içerisinde yaşayan insanlar da bundan onur duymuyoruz. Bir kişinin imzasıyla merkezî olarak yapılmış olan her şeyin tahribatını yaşayarak görüyoruz çünkü yazboz tahtası hâline gelmiş bir yasama yürütme hikâyesi var burada. Gerçekten şu anda mesela, İklim Kanunu'na bağlı olarak yapılacak bir kısım değişiklikler olması gerekirken aslında yanlış yapılmış bir kanunun düzeltilmesiyle ilgili meşgul olmaya devam ediyoruz burada. O nedenle, bu yöntem doğru değil.
Keza bu hobi meselesiyle ilgili burada bir madde daha var. Ben hobi meselesinin tarım alanına çok kötü bir şekilde zarar verdiğini düşünüyorum, acilen önlem alınması gerektiğini düşünüyorum ama burada da yine yöntemde sorunlar var. Burada yerel yönetimlerle iş birliği olarak yapılması gereken şeyler varken bunun aslında çözümü yapılmaya çalışılıyor.
Yine, DSİ'yle ilgili arkadaşlarımız uzunca söylediler; şu anda biz inanılmaz bir şekilde su hakkı meselesinde sorun yaşıyoruz. 50 metreden, 100 metreden Ege'de, Marmara'da, İç Anadolu'da su çıkarılırken şimdi 300 metreye kadar su bulunamıyor; sulama sisteminde sorun var. Şu anda, çok yağmur yağdığı için barajlarımız doldu diye sevinebilirsiniz ama farkında olalım, iklim meselesi öyle bir şey ki bir ayda korkunç yağmur yağabilir, her tarafı sel alabilir ama on ay su olmayabilir. Böylesine krizli bir döneme girdiğimizin farkında olalım. Önümüzdeki dönemde örneğin, altı ay yağmur yağmazsa bu ülkede kuraklık had safhaya varacak, tarım politikalarımız bakımından da çok kötü sonuçlar üreteceğini bilmenizde fayda var.
Uzun uzun anlatmak istemeyeceğim ancak maddeler açısından bakıldığında -Nejla Vekilim uzun uzun değerlendirdi- bu karbon yutak alanlarının, DSİ'nin görevleri ve aynı zamanda özellikle orman ve veterinerlerle ilgili sevgili Gürer Vekilimizin söylediği konuların önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kurumların görüşleri alınmıyor, iş birliğine gidilmiyor, birlikte bir planlama yapılmıyor. Dolayısıyla sanki karşı tarafı düşman gören, eleştirileri kabul etmeyen bir anlayış biçimiyle bu ülke yönetilmeye çalışılıyor. Bu şekilde yönetilemeyeceğinin hâlâ farkına varmayan bir anlayışın da giderek gerçekten kayaya toslayacaklarını görmesi lazım. Bürokratların bence bu koşullarda en azından söz söyleyemiyorlarsa bile rapor yazması lazım çünkü siz yaşıyorsunuz. Örneğin, ben MAPEG'den, inanın, kimin bu konuda ruhsat verdiğini öğrenmeye çalışıyorum. 5 insanın eline verilmiş ruhsat var, ruhsatlara bakıyorsunuz, 2025 yılında 2.800 küsura çıkmış ama şu anda, iki buçuk ayda, yaklaşık 695 tane ruhsat verilmiş durumda. Yani bir oturumda 72 tane ruhsat veriyorsunuz, bir oturumda 182 tane ruhsat veriyor her komisyon. Belki de şu anda tekrar bir oturumda başka bir ruhsat verilmiş olabilir. Bu kadar, ruhsatların adrese teslim yapılması, ÇED'den mahrum tutulması, inanın, toplumsal hayatımız bakımından korkunç bir durum oluyor. Bakana, Murat Kurum'a örnek vermiştim, ben Balıkesir'e gittiğimde gördüğüm durum şuydu: Oradaki insanlar açıkça "Ya, burası Yunanlılar tarafından işgal edilse bu kadar kötülük yapılamazdı." diye söz kurdular. Bir halkın kendi ülkesindeki yönetime "Yunanlılar tarafından burası işgal edilse bu yapılmazdı." demesinin artık düşünülmesi lazım, böyle yürütülemez.
O nedenle, sizler vasıtasıyla umarım bazı yerlere ulaşabilir bu sözlerimiz. Bir kez daha düşünülmesini arzu ediyoruz. Tek tek maddeleri görüşürüz ama noktasına virgülüne değiştirilmeyen bir yasama düzeni içerisinde vekillerin sözünün kıymetli olmadığını, ancak halka anlatmamız gerektiğini maalesef görüyoruz. Buradaki tartışmalarımızı kayıt olsun diye yapıyoruz, benim gerçekliğim bu. Ben, halka anlatmaktan başka bir çare kalmadığını ve dolayısıyla halkla beraber bu sürecin değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Herkese kolay gelsin.