KOMİSYON KONUŞMASI

ÖMER FETHİ GÜRER (Niğde) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Kanun teklifi, yine kitle örgütleriyle, derneklerle, sendikalarla, odalarla yeterince görüşülmeden, muhalefetin de bu konuda ne düşündüğüne bakılmaksızın "Ben yaptım oldu." anlayışıyla getirilmiş, içinde Anayasa'ya aykırı madde tekliflerinin de yer aldığı bir düzenleme. Tabii, ilginçtir, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı yirmi dört yıldır iktidarda, yirmi dört yıl sonra getirdiğini "reform" diye getiriyor ama tuhaf, maddeleri incelediğiniz zaman enteresanlıklar var. Örneğin, içkinin satış saatlerini ayarlamayı ve içkinin insan sağlığına zararlı olduğunu söyleyen Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye'de içki çeşitliliğini en çok artıran siyasi iktidar. Rafa gidiyorsunuz, dünyada ne varsa Türkiye'ye ithal ettiriyorsunuz. Niye ithalatına ihtiyaç olmayan bir sürü içkiyi katıp da ülkenin içkiye yönelmesini teşvik edici çeşitliliği artırıyorsunuz? Örneğin, viskide yüzde 2 ile ürünün değerine göre oluşturulan bir vergi alınıyor ama dünyada viskide Türkiye'yi 3'üncü sıraya Adalet ve Kalkınma Partisi getirdi yani bu ülkenin her sorunu bitti de bir viskisi mi eksik kaldı? Alkolik yaptınız memleketin insanlarını, şimdi de saatini, kimin tüketeceğini, ne olacağını şekillendirmeye çalışıyorsunuz.

Devlet Su İşlerinin yetkisini belediyelere vererek belediyeler üzerinde yeni bir düzenleme yapıp yine bilindik, klasik yöntemlerle iki gün sonra belediyeleri suçlayacak uygulamaları planlıyorsunuz. Ardından ormanlarla ilgili Anayasa Mahkemesinden dönecek iki düzenlemeyi buraya kanun teklifi diye getiriyorsunuz ama Türkiye'de şu anda tarımın içine düşürüldüğü durum içler açısı. Ben kayıtlara geçmesi için bu konuda yaptığım bir açıklamayı paylaşayım. İktidar diyor ki: "Sizin çözüm önerileriniz ne?" Şimdi, değerli arkadaşlar, çözüm önerilerinin hepsini anlatıyoruz da bunu uygulayacak iradeye ihtiyaç var. Ha, Tarım Bakanlığında çok değerli bürokratlar var, onlar da zaman zaman... Onuncu Plan'da da, On Birinci Plan'da da yazılmış, şûrada da konuşulmuş ama uygulamaya geldiği zaman daha önceki şûrada konuşulanın 7-8 maddesi dışında hiçbiri uygulamaya geçmemiş.

Bakınız, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasında olan dört haftayı geride bırakan savaş ülkemizde tarımda var olan sorunların katlanmasına yol açmıştır. Özellikle gübre, akaryakıt, enerji, yem ve temel gıda ürünlerinde arz açığımız, dışa bağımlılığımız, sorunun doğrudan her kesime yansımasına neden olmaktadır. Tarım politikalarının yanlış uygulamaları, pandemi, Ukrayna-Rusya savaşı, küresel iklim değişikliği süreçlerinde uyarı vermiş ama siyasi iktidar bunlardan ders almadığı için bu süreçte de daha savaş İran'da başladığı gün Türkiye bundan zarar görür noktada olmuş, özellikle tarımda sorunlar oluşmuştur. Gıdadaki arz açığını önlemek için şu ana kadar alınan tek tedbir, ithalatla ilgili gümrük vergilerini düşürmek, ihracatla ilgili sınırlama getirmektir. Bunun dışında, ortada elle tutulan somut, çiftçiye üretimi artırmasını teşvik edecek herhangi bir destek gerçekleştirilmemiştir.

Türkiye İstatistik Kurumunun 2025 yılına ilişkin gayrisafi yurt içi hasıla verilerine göre "Türkiye ekonomisi 2025 yılı dördüncü çeyreğinde yüzde 3,6 büyüdü." deniliyor. Nasıl büyüdüğünü biz yurttaş olarak fark edemedik, ben milletvekili olarak anlayamadım ama demek ki büyümüş! Tarımsal üretim için sert bir düşüş yaşandı, yüzde 8,8. 2002 yılında üretilen buğdaydan, arpadan, fasulyeden, nohuttan, mercimekten 2025 yılında daha az üretim oldu. Bu üretime rağmen "Sorun yok." deniliyor. 30 milyon nüfusu artan ülkede, 2002 yılında 19 milyon 600 bin ton buğday yetişirken bu üretim 2025 yılında 17 milyon 900 bine geriledi, "Sorun yok." deniliyor. Sonra, hayvancılıkta 2024 yılındaki hayvan varlığımız Cumhurbaşkanlığı programında 16 milyon 900 bin yazıyor; 2025'te 739 bin de ithalat var. Tarım Bakanlığımız bunları toplayıp TÜİK'e bildirmiş. TÜİK de buna diyor ki: "Hayvan varlığımız yüzde 4 arttı." Ya, arkadaş, aklımızla dalga geçmeyin, bu ülkede şap diye bir hastalıktan dolayı hayvanlar öldü. Kurban Bayramı'nda en az 1 milyon hayvan kesildi, o da yetmedi, normal kesimde 2 milyona yakın hayvan kesiliyor. Türkiye'nin şu andaki hayvan varlığı Damızlık Birliğinin listesinde 13 milyon 100 bin, devletin verisi olarak da gösterilen 17 milyon 390 bin küsuratlı bir rakam. Amerika Tarım Bakanlığı oradan oturmuş, Türkiye'deki hayvan varlığının 14 milyon 100 bin olduğunu söylüyor. Bizimkiler de kalkıyor "Yüzde 4 hayvan varlığımız arttı." Ya, bir de yapmayın, şu yanlış bilgiyi kamuoyuna veriyorsunuz, "Avrupa'da hayvan varlığında biz 1'inciyiz." Avrupalının yediği eti biz tüketiyoruz mu? Domuz varlığını katarsanız o zaman verilere doğru erişmiş olursunuz. Onlar onu tüketmiyorlar, domuzu tüketiyorlar, o domuzu tükettikleri varlığı sen kaldırıyorsun "Hayvan varlığında 1'inciyiz." Kendinizi aldatıyorsunuz ya. Bu ülkede 1 milyon 600 bin olan manda sayısı 160 bine düşmüş. Yani olaylara doğru baktığınız zaman doğruyu görürsünüz, aksinde kendinizi kandırırsınız. Sonra da işte savaş mavaş çıktı mı "Ne olacak hâlimiz?" diye ortada kalırsınız.

Ülkemizde tarım alanları... Ya, tarım alanları, 1980'de 28 milyon hektar tarım alanı var. Cumhurbaşkanlığı program kitapçığında bakıyorsunuz, 23 milyon hektara gerilediğini yazıyor ve on yılda "1 milyon hektarın üzerinde tarım alanı yok oldu." diyor. Bunu biz konuşunca daha sonraki yıl bir bakıyorsunuz, programda yok olan tarım alanları kalkmış, yuvarlama "24 milyon hektar tarım alanımız var." diyorsunuz. Meralarımız 40 milyon hektardan 14 milyon hektara 2001 sayımında gelmiş. O kadar organize yapıldı, enerji santralleri kuruldu, mera alanları dışına çıkarıldı; bunları düşerseniz 9 milyon hektar da mera alanımız kalmış. Mera alanlarımızın kaldığı yerde, özellikle doğuda, güneydoğuda -Kars Milletvekilimiz de yanımızda- hayvancılık yapılan yerlerde terör varlığında mera alanları hayvancılığa kapatıldı, onları da yok sayarsanız mera hayvancılığı bitti.

On iki ay hayvanları ahırda besliyorsunuz. Bu ahırda beslenen hayvanların yemlerinin önemli bölümü ithal geliyor. Süt yeminin 50 kilosu olmuş bin lira, oradan üreticiye "Üret." diyorsunuz. Sonra üretici bakıyor ki zarar ediyor, doğumuna bir ay kalmış hayvanı kesime gönderiyor. Yazıyor mevzuat "Gebe hayvan kesilemez." Ya, canlı çıkıyor kestiğin hayvanın karnından, nasıl kesilemez? Ve bu da 1 ineğin kesilmesi birlikte 5 tane yavrunun da yok olmasını getiriyor. Ha, o da yetmiyor; şap döneminde buzağı ölümlerinde Türkiye rekor kırdı. Gittim ben, gebe hayvan buzağıyı atmış; e, yok. Ne kadar buzağı öldü? Yok; dünya ortalamasının üstünde. TİGEM de dâhil Sayıştay raporlarında vardı, buzağı ölümü olan bir ülkede yaşıyoruz. Ya, hayvan hastalıklarında... Şap Irak'ta çıkmış, Türkiye'ye girecek, 2024 yılında bundan haberiniz olup niye sınırlarda önlem aldırmazsınız? Aynı üç gün hastalığı gibi; bir bakıyorsun, Irak'tan sinek geliyor, bizim güneydoğudaki hayvanlarımızı bu hastalık kapsıyor, aşılama gecikiyor, bir sürü hayvan kaybına yol açıyor. Yani bunların hepsi plansızlık, öngörüsüzlük, takipsizlik ya da "Bana bir şey olmasın da ben şu işte kenarda durayım, başı ağrımasın." uygulamaları.

Bakınız, kamu, alımlarda kenarda seyirci. Niye? Taban fiyat uygulaması kaldırılmış, alım fiyatı uygulanıyor. Toprak Mahsulleri Ofisi buğdayda 13 liradan fiyat açıklıyor, sonra 13 liradan açıkladığı fiyatta "Ayağıma getir, şartlarım şu." diyor; doğal olarak çiftçi de tarlaya gelen tüccara 11 liradan buğday satıyor.

E, şimdi unun fiyatı yüzde 100 artmış, geçen yıl çiftçiden 11 liradan alınan buğday için -1 kilo buğdaydan 800 gram un elde edilir- nasıl oluyor da un fiyatı uçup giderken bizim çiftçinin bu konuda kazancı bir türlü uçmuyor? Öyle olunca da buğday üreten çiftçi vazgeçiyor, ürün desenini değiştiriyor. Şu anda Türkiye'de yüzde 70 bildiğini ekse de yüzde 30 her yıl "Acaba neyi değiştiririm?" dediği için de ürün desenleri problemli.

İşte, ekilemeyen arazilerle ilgili dediler ki: "İki yıl ekilmeyen yere el koyacağız." "E, ne kadar koydunuz? Ne yaptınız? Ne kadar üretim var?" diye soruyoruz, soruya yanıt yok. "Şap hastalığından kaç hayvan öldü?" diye soruyoruz, yanıt yok. E, böyle böyle yaptıkça kendimize yani ülkemize kötülük yapıyoruz arkadaşlar.

"Adalet ve Kalkınma Partisi yıpranmasın, olan biten bilinmesin." diyorsunuz da sokağa gittiğinizde, alana gittiğinizde traktörleri... Hani hep söyleniyor ya "Herkesin evinin önünde son model traktör var." diye, TÜİK'e girip bakın ya, "Ortalama traktör yaşı yirmi dört yıl." diyor. Bu ülkenin traktörleri ortalama yirmi dört yaşına gelmiş, Adalet ve Kalkınma Partisindeki Grup Başkan Vekili arkadaşımız da "Bizden önce traktör yoktu." diyor. Yaş ortalaması yirmi dört, Adalet ve Kalkınma Partisinden önce alınmış traktörlerin çoğu da. Yani böylesine sorunların varlığını göz ardı edemeyiz.

Onun için, üretim modellerinde mutlaka dönüşüm sağlanması gerekli. Savaş bir ders olsun, arz açığı olan ürünlerde mutlak surette yeni bir planlamayla bunu giderecek politikalar geliştirelim; çiftçiyi, besiciyi, üreticiyi destekleyelim; tarımı kurtuluş gibi görmeyelim. "Sanayide, turizmde ilerleriz, tarımı da ithal ederiz." mantığı çökmüştür. Gelişmiş ülkeler bu konuda aldıkları önlemlerle kendi kendilerini koruma noktasına gelmişlerdir. Savaş bizim yanımızda sürerken, daha biz destek açıklamadan İspanya'da devlet çiftçisine ne yapacağını açıklamıştır ve destek vermektedir.

Tarımın yapısal sorunlarına eklenen savaşın getirdiği olumsuzluklarla gıda önemli bir sorun sürecine doğru evrilmektedir. "Paramız var, ithal ederiz; marketlerde hiçbir ürün eksiğimiz yok." demek kendinizi aldatmaktır. Cepte para yoksa, raftaki ürünü alamıyorsa o vatandaşımız gıdada sorun yaşıyordur, dolaylı bir kıtlık içindedir. Ette, sütte veya benzer gıda ürünlerinde rafa gittiğiniz zaman ürün alamıyorsunuz. "Mercimeğin tohumunu biz Kanada'ya verdik, oradan mercimek alıyoruz." dediğimiz ülkede o gün 1 kilo mercimeği 225 liraya aldım. Türkiye'de mercimeğin üretimi 2002 yılına göre yarı yarıya düşmüş durumda. Güneydoğunun -GAP bitmiş olsaydı- tadına doyamayacağınız mercimeğini bugün Türkiye arar duruma gelmiştir, üretim yarı yarıya gerilemiştir.

Şimdi, üretim yapılmayan alanlar var yani şu anda ekim yapılmayan alanlar var, bir kısmı yapıldı. Arkadaşlar, bakın, buraların üretimini artırmanın yolu şudur: Bazı bölgelerde yapılacak üretim için bu yılın alım fiyatlarını bugünden açıklayın, mayıs ayında Çukurova'da hasat yapılacak buğdayın fiyatını çiftçi bilsin. Eğer orada uygun bir fiyat verirseniz ekilmeyen bölgelerde buğday ekimini artırırsınız. Seçimlerden önce bu işi yapıyorsunuz, bizim çiftçimiz de hep öyle gidecek sanıyor; birden üretime yöneliyor, sonra üretim fazla oluyor, elinde kalıyor, ertesi yıl başka arayışlara yöneliyor. Onları seçimden seçime bilgilendirirken sanki mutlu yaşayacakmış gibi gösterip seçimden sonra unutmayalım.

Çiftçinin refahını sağlamadan bu ülkede sorunları aşamayız, çiftçilerimiz şu anda mağdur. İşte, bizim patates... 2000 yılında 6,5 milyon ton üretim var; gelmişiz 2024 yılına, yine 6,5 milyon ton üretim var. Diyoruz ki: "Patates çok oldu da onun için depoda kaldı." Ya, 2000 yılının verilerine bakarsan aynı patates, 30 milyon nüfus değişmiş. Niye? Yemek yeme alışkanlığımız değişti. Bugün gidin, hamburgercide patatesin bir tanesine 300 lira veriyorsunuz ama bizim çiftçi tarlada 1 liraya satamadı; seçerek depoladığı ürünü vardı, şimdi savaş sayesinde biraz kıpırdadı. Ya, o ürün o tarlada niye kalır? Çiftçinin ürettiği ürün niye değer bulmaz? Yöntemi de söylüyoruz, toplum yararı projesine, parka, bahçeye çiçek dikmek için adam alıyorsunuz, alın toplum yararı projesine elemanları, kamu desteği verin; o tarlada kalan ürünü, bedava olan ürünü, küçük ve orta boyu toplayın, ondan sonra Tarım Kredi Kooperatifinin önüne il özel idare kamyonlarıyla gönderin, vatandaşa 1 liraya, 2 liraya satın. Çok mu zor bu işler? İnsanların içine düştüğü yokluk ve yoksulluğu görmüyorsunuz. Şu an bu ülkede 50 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşam sürdürmek durumunda, çöplük karıştıran, oradan ürün arayan insanlar var. Biz bire bir alanda gezen insanız, böyle arabamıza binip de yoldan gitmiyoruz, sokaktayız, sokakta olanı görüyoruz, içimiz yanıyor. Gece saat onda, on birde, on ikide telefonumuz çaldığında insanların 500 lira, 1.000 lira istediği bir noktaya Türkiye'yi erdirdiniz. Bunun için yapılması gerekenler var. Dünyada yapılan uygulamaların Türkiye'de yapılmamasını kabullenemeyiz.

Gübre ithalatı... Ya, gübre fabrikalarını özelleştirirken bugünleri düşünmediniz mi? Gübre fabrikaları özelleşmeseydi bugün Türkiye'nin açığı olacak mıydı? Amerika'dan, Almanya'dan, Avusturya'dan, Arjantin'den gübre geliyor arkadaş ve İran'dan geliyor. Şimdi, İran'dan gübre gelmezse sonra? "E, doğal gaz." Ya, siz değil misiniz Batı Karadeniz'de doğal gazı bulup da "Türkiye'nin bütün hanelerini neredeyse doğal gazla ısıtacağız." diyen? Oradaki doğal gazı bu işe ayırıverin, gübre üretimine ayırın. Bakın, DAP gübre Türkiye'de Mazıdağı fosfor madenlerinde çıkıyor, buranın 639 bin ton civarında da bir gübre üretimi var, DAP gübrenin. Bu gübreyi ne yaptınız? 2011 yılında özelleştirdiniz. Kime verdiniz? Mehmet Cengiz'e verdiniz. Türkiye'de belki de tek üretilen gübre durumundaki ürünü bile Mehmet Cengiz'e verdiniz. Şimdi, değerli arkadaşlar, bu gübrenin de şu an ton fiyatı 39 bin lira. Şimdi, o rakamları da sizinle paylaşacağım.

Neler yapılmalı? Acilen üreticilerin girdi fiyatlarında indirim sağlayacak düzenlemeler şart ve ihtiyaçtır. Hayvansal ve bitkisel üretimin sürdürülebilirliği için mevcutta ek muafiyetler sağlanmalıdır. Özellikle topraktan uzaklaşmış, kırsalda yaşayan küçük aile tipi işletmelerin toprakla tohumu buluşturmasını ve boşalan ahırların yeniden sürece katılmasını sağlayacak çalışmalar geliştirilmeli, ürün alım garantili ekim sağlanmalıdır. Çiftçi şunu bilmeli: "Ben bunu ekerim, kimse almasa devletim alır." diyebilmelidir, o ürün tarlada kalmamalıdır. Maliyet ve makul kârla fiyatlar belirlenmeli ve yem desteği konusunda da gübre desteği konusunda da Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan acil açıklama yapıp bu konuda, en azından yem ve gübrede yüzde 50 sübvanse sağlanacağını ve verilen desteklerin artırılacağını kamuoyuna söylemelidir. Sahte gübre bu arada çok yaygınlaşmaktadır. Çiftçi "gübre" diye alıyor -hatta bunun bazı yarı resmi kuruluşlardan alınan ürünlerde de çıktığı görülmüştür- ekim yaptığı alana gübre atıyor, sonra ürün çıkmayınca, verim olmayınca sahte gübre olduğunu ancak o zaman kavrıyor, onu görüyor. Gübresiz üretim, üretimde önemli kayıplara yol açar ve Türkiye gübresiz üretim yapabilme şansına da -topraklarımızı da yok ettik, o da ayrı bir konu- sahip değildir.

2020 yılında 2.140 lira olan, taban ve üst gübre olarak kullanılan DAP gübrenin şu anda bayi fiyatı 39 bin liradır. Her gün bana geliyor, her gün fiyat değişiyor, bu da Tunus'tan geliyor, Türkiye'deki DAP gübrenin dışında. Ayrıca, 1974 yılında bu tesis kurulmuştu, DAP'la ilgili tesis, işte, 2011'de de özelleştirilerek gitti ve yüzde 100 yerli ham madde kullanan fabrikamız da tekelleşti. Özelleştirme niye yapılır? Özelleştirilen yerdeki amaç güya anlatırken piyasayı dengelemek, daha uygun fiyatla ürün satışı, daha büyük işletmeler almak. Ya, devletten alıyorsun, bireye veriyorsun. Var mı onun rakibi? Var mı onunla ilgili farklı fabrikalar? Birilerine "Devlet parayı kazanmasın, gel hemşehrim sen kazan." diye tesisleri özelleştiriyorlar. Şimdi, yeni bir kanun teklifi daha geldi, 230 tane kupon araziyi satıyor. Kime? Gene yandaş birilerine veriliyor.

Üre gübrenin 2020 yılında 1.860 lira ton fiyatı, şu anda üre gübre coştu, 31.200 lira. 2 Şubat 2026 tarihinde üre gübrenin fiyatı 24 bin liraydı arkadaşlar yani yaklaşık bir ayda gelen, geçen yılın bir yılında gelenden daha fazla fiyat artışı oluştu. Bunun yanı sıra, amonyum sülfat gübrenin 2020 yılında ton fiyatı 1.100 lirayken şu anda 19 bin liraya çıktı.

Keza, 20-20 gübre, 2020 yılında ton fiyatı 2.140 lirayken 25.750 liraya çıktı. CAN gübresi 1.760 liraydı 2020 yılında, şu an 13.850 lira; şubat ayında 13.850 lira, hâlen 19.700 lira. Bu gübreleri bu vatandaş nasıl alacak da nasıl atacak da verim artışı sağlayacak da üretim olacak? Yani bu konuda mutlak suretle, acilen gübre ve yeme sübvanse destek sağlanmalıdır.

Çiğ süt enflasyonu artırır diye baskılanıyor, yem fiyatı serbest. Çiğ sütü alan sanayici kendisi aynı zamanda yemi satıyor, Bakanlık gidiyor fahiş fiyatlarla ilgili rekabete uygun olmayan şartlarda ceza kesiyor "Ne kadarını tahsil ettiniz?" diyor Ticaret Bakanlığına, "Maliyeye devrettik." diyor, tahsilat mahsilat da yok, laf ola beri gele! Cezanın tahsil edilemediği yerde yemin sanayici fiyatını artırıyor, sütün fiyatı sabit kalsın istiyor. Sonra rafa gidiyorum, peynir alacağım, peynir etle yarışıyor. Bunu deyince öbürü de diyor ki: "Ya, sen hem hayvancıyı savunuyorsun hem peynirin fiyatını konuşuyorsun." Arkadaş, bizim konuştuğumuz bunun esas besleyeni, bakanı, hayvancılık yapanı; arada işi, malı götüreni eleştireceğiz tabii. O raftaki peynirin maliyet hesabını yaptığımız zaman çiftçinin kazanmadığı parayı aracının kazandığını görüyorsun. E, niye ona müdahale etmiyorsunuz? "Serbest piyasa ekonomisi." Lanet olsun serbest piyasa ekonomisine de şu narhı getirin bir bakalım. Fiyatlarda makul girdi maliyeti, makul kâr, aracılığın da önünü kesin, raftaki fiyatlar bugün tüm ürünlerde yarı yarıya düşer. Osmaniye'de 37 liraya satılmayan fıstık, gittim 3 harfli markette 79 liradan Kanada'dan gelmiş. Ya, niye ithalat yapılır? Yurt dışından gelen Türkiye piyasasını dengelesin diye yapılır değil mi? Ama bakıyorsun ki yerli üründen fazla fiyatla rafta ürün satılıyor, ona Ticaret Bakanlığı bakıyor, öbürüne Tarım ve Orman Bakanlığı bakıyor, DAP'a, DOKAP'a, KOP'a Çevre Bakanlığı bakıyor yani tarımla ilgili farklı farklı bakanlıklarda, farklı farklı genel müdürlüklerde... Bir de biri diğerini eleştiren raporlar var. Eğer fırsat olsa bir de onlara baksanız birisi birinin yaptığını beğenmiyor, öbür öbürünün yaptığını beğenmiyor hatta biz bakanlar varken -artık bakan da kalmadı, sistem değişti- 2 bakanın burada aynı komisyonda birbiriyle farklı düşündüğüne bizzat şahit olmuş insanlarız, komisyonda aykırı görüşleri savundular. Onun için, Türkiye yeniden bu gübre olayını ciddi biçimde ele almalı.

Arkadaşlar, akaryakıtta ÖTV ve KDV mutlaka kaldırılmalı, nakliyeciler dâhil akaryakıt desteği sağlanmalı, tarım kesimine verilen akaryakıt desteği artırılmalı ve bunun yanı sıra köprü ve yoldan alınan ücretler bir yıl boyunca alınmamalıdır. Yani nakliyeci gıda ürünü taşıyacak, Mersin'den yola çıktı, İstanbul'a varıncaya kadar marulun fiyatından fazla nakliye, yol, köprü geçişi parası ödüyor. Savaş sürecinin etkisi dikkate alınarak bunu bir yıl almayın, ne olur? Yani onların hiçbiri batmaz çünkü Niğde-Ankara arası başladığında 160 lira mı neydi, şimdi gidiş-geliş 1.700 lira oldu. Aynı yol, asfalt dökmüyorsun, yol yapmıyorsun, üst yapı yolları eksik, yalnızca geçenden Deli Dumrul gibi ha bire parayı alıyor. Küçük aile işletmelerinin sigortalarını yatırmaları bu süreçte olanaklı değil, bu insanların sigortalarının yatırılması için destek sağlayın ve bu insanların 9000 gün diye var olan, 7200 güne düşecek diye söylenen sigorta primleriyle ilgili Sayın Cumhurbaşkanının "müjde" diye "tweet"i hâlâ duruyor, onu da bir an önce kanunlaştırıp çıkaralım.

Bu üretimle ilgili şu anda ekilmemiş ürünlerin ihtiyaca göre ekilmesine yönelik önlem alalım. Şu bazı çeşitlilik sevdalarımız var, işte, Ekvator'da yetişeni Türkiye'de yetiştiriyoruz da aynı tadı vermiyor. Avokadoyu -o gün onun da sürecini okudum, o da ilginç bir meyveymiş- Türkiye'de Osmanlı döneminde kesildiği söylenen bu meyveyi -şimdi bir bakıyorsun, bir yurt dışında üretilen var, Türkiye'de üretilen var- eve götürüyorsun, bir günde çürüyor -diyorsun ki- fiyatı uygun gibi geliyor, onun da dayanıklılığı yok. Erkenci ürünler geldi, bahçeler yapıldı ama meyvede 10 milyon ton geçen yıl kaybımız oluştu. Niye? İklime dayanıklı ürün olmadığı için, ortaya çıkan zirai dondan dolayı büyük afet yaşandı.

Şimdi, bizim Merkez Bankası Başkanı, Maliye Bakanı ne diyor? "Zirai don, kuraklık, bunların etkisinden dolayı enflasyon arttı." diyor. İyi de Sayın Bakanım, siz zirai don dışında, kuraklıktan zarar gören kaç çiftçiye destek verdiniz? Soru bu. Madem bakanlar "Kuraklığın Türkiye enflasyonuna bu kadar etkisi var." diyor, demek ki ürün yetişmemiş, bir sürü çiftçi mağdur. Bu çiftçiye ne yaptınız? Sıfır destek verdiniz, tespit de yapmadınız. Hatta arpa ile buğdayı dolu vurdu, kafası kırıldı, geldiler TARSİM'e, tespit bile sağlanmadı. O insanlara destek vermiyorsunuz ama ülke ekonomisine yaptığı olumsuzluğu her yerde anlatarak bir yandan işin gerçeğini kapatıyorsunuz. Mayıs ayında Merkez Bankası Başkanı buraya geldi, kalktım "Zirai donun enflasyona etkisi ne olacak?" dedim, "Yok, yok, o kadar düşünmüyoruz." dedi, eylülde geldi, "Zirai donun etkisi var." dedi. Ya, ben Merkez Bankası Başkanı falan değilim, bir yurttaş olarak gezdiğimi görüyorum, öngörüyorum da, Merkez Bankasının o kadar danışmanı var, o kadar bu konuda çalışma yapanı var... Gerçi, 2012'den beri fahiş ürün fiyatlarıyla ilgili genel sekreterliği onlara verdiler, çalışmalar yaptılar, bir türlü -şu fahişin, fiyatın ne olduğunu da anlayamadım- onları düşürmediler ama... Adamın geldiğinde anlattığı ile eylülde gelip anlattığı birbiriyle örtüşmedi arkadaş. Yani bu ülke böyle yönetilmez. "Liyakat" dediğimiz kavramın içinin boşalmış olduğunu söylediğimiz olay da bu. Öngörülebilir olmalı, alanı tanımalı, toprağı tanımalı, insanı tanımalı, çiftçiyi tanımalı, besiciyi tanımalı ama öyle bir şey yok, olmadığını ortaya çıkan tabloda görüyoruz.

Değerli arkadaşlar, fide, tohum desteği ekim yapmayan arkadaşlar için önceliklenmeli. Şu anda fideye erişimde de sorun var; fidelerin fiyatları çok arttı, bunu da burada belirteyim.

Ahır giderlerinin düşürülmesi lazım. Ahır giderleriyle ilgili veterinerlik hizmetleri ve bunun yanında aşılar ki bazen "Aşıya para alınmıyor." deniliyor, biz alana gidiyoruz, "Yok, aşı da parayla" diyorlar, kimin doğru söylediği... Bunu hani "Damdan düşen bilir." diye bir laf var ya, oradan vurguluyoruz. Bu ahır giderleri düşürülmeli ve bir yıl süreyle veteriner, aşı hizmetlerinin ücretsiz olduğu kamuoyuyla paylaşılmalı. Veterinerlerde ücret almadan, devlet, baktığı hayvan sayısı başı üzerinden destek sağlamalı.

İhtiyaca göre üretim planlamasını söylemiştim. Ondan sonra Tarım Kredi Kooperatifleri... Arkadaşlar, bu kooperatif işi de bir tuhaf, Bakan Bey'e ben sormuştum, Berat Bey'e, dedim ki: Tarım Kredi Kooperatifleri çiftçiye kredi verirken bankaların üzerinde uygulama yapıyor ve sonra da kalkıyor, "Çiftçiye yüzde 9 faiz uyguladım." Ayrıca, katılım bedeli olarak aldıklarıyla bu yüzde 42'ye çıkıyor. "Bu nasıl oluyor?" dedim, bana verilen yanıtta "Tarım Kredi Kooperatifine Ziraat Bankasının verdiği kredilerde, burası bir tarım, çiftçi kuruluşu olmadığından, çiftçi kuruluşu olmayan yere ticari işletmelere uygulanan faiz uygulanmıştır." deniyor. Adı "Tarım İşletmeleri" olunca sanki o Tarım Kredi Kooperatifine çiftçi kuruluşu gibi bakıyoruz, onu da bir ticari işletme gibi görüyor. İşin özü, devlette Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü, Toprak Mahsulleri Ofisi, Et ve Süt Kurumu gibi kuruluşlar tüccar mantığıyla yönetiliyor. Bakın, geçen yıl Et ve Süt Kurumu 11 milyar lira kâr etmiş. Niye kâr etti? İthalatı daha önce bireyler yapıyordu, şimdi Et ve Süt Kurumu yapıyor; eline sağlık, doğru bir yol ama kim topluyor onu bilmiyoruz, soruyoruz, onu da söylemiyorsunuz, soru önergesine yanıt vermiyorsunuz. Ama Et ve Süt Kurumunun amacı 11 milyar kâr etmek mi yoksa sabah ezanında oraya kuyruğa giren "Yarım kilo kıyma alacağım." diyen insana daha uygun fiyatla et satmak mı ya? Esas işte bu. Başa baş noktasında çıksın, zarar etmesin, hiçbir kamu kuruluşu zarar etmesin. Ama kamu kuruluşunun varlığı, ülkenin insanının, tüccarın, aracının, ithalatçının, rantçının, gözü doymayanın karşısında koruyucu bir mantıkla piyasayı dengelemek; öyle bir şey yok, piyasayı dengelemiyor.

Şimdi gelelim, kanunla ilgili de birkaç cümle edeyim. Orman Derneğimizin açıklamasında bu "Orman Genel Müdürlüğü karbon yutak ormanları kurar, bedel almak suretiyle kurdurur." ibaresiyle yeni orman alanlarının tesis edilmesi öngörülmektedir. Hâlihazırda mevzuatta buna engel bir hüküm yoktur. Buradaki en önemli sorun, bu alanların nerelere ve nasıl kurulacağıdır. "Genel Müdürlüğün çalışmalarında karbon yutak ormanları için 8 bin hektar saha potansiyeli bulunduğu belirtilmektedir." diyor. Bu maddeyle şirketlerin hazine arazilerine veya özel arazilere karbon yutak alanları kurması öngörülmüş olsa da uygulaması hayli zordur. Şöyle ki: Şirketlerin kuracakları karbon yutak ormanları kapalılık oluşturmayan maksimum 5 yaşında fidanlardan oluşacaktır. Bu sahaların karbon ticaretine konu hesaplamalarında çıkacak sonucun karbon ticaretinde bir önemi bulunmamaktadır. Şirketler otuz ile elli yıl bekleyip bu sahaları karbon ticaretine konu edebileceklerdir. Yukarıda sayılan nedenlerle, şirketleri elli yıl bekletmemek ve çok para ödemelerinin önüne geçmek için "...kurulmuş ormanların tesis maliyetinden az olmamak ve karbon piyasası rayiç bedeli tahsil edilmek kaydıyla tahsis eder." hükmü yasaya konularak özel şirketlere "alın size 50 yaşında orman" yaklaşımı getirerek ülkemizin verimli ormanları çevreyi kirleten sermayeye peşkeş çekmeye hazırlanmaktadır. Orman karbon dengelenmesinde para kazanma olasılığı orman sahipleri için önemli bir avantajdır, milyarlarca dolarlık karbon dengeleme piyasası bu kredilerin karbon ayak izlerini dengelemek isteyen şirketlere satılabildiği için önemli bir kazanç potansiyeli sunmaktadır. Hani etki analizini sorduk ya, şu ana kadar gelmedi.

İktidar bu maddeyle, halka ait ve ileride çok değer kazanacak ormanları küçük meblağlarla özel sektöre devretmeye hazırlanmaktadır. Kanun teklifiyle, yalnızca yeni orman kurulması değil, mevcut ormanların da tahsis edilmesi, en yüksek karbon tutma kapasitesine sahip ormanların düşük bedellerle özel girişimcinin kullanımına açılması amaçlanmaktadır. Kamuya ait ekolojik değerler piyasa arzına dönüştürülmekte ve açık biçimde kamu varlığı dolaylı özelleştirilmektedir. Getirilmek istenen bu hüküm Anayasa'nın 169'uncu maddesine aykırıdır diyor. Keza diğer ek 2'nci maddeyle ilgili de yapılan değerlendirmede yine benzer biçimde değerlendirmelerin sonunda bunun da Anayasa'nın 169'uncu maddesine aykırılığı ifade ediliyor. Keza diğer, ek 23'te de mevcut hâliyle kanunun kamu malı olan ormanların korunması ve daraltılması ilkesini ortadan kaldırması nedeniyle yine Anayasa'nın 169'uncu maddesine aykırı olduğunu geniş biçimde anlatıyor.

Değerli arkadaşlar, geçen yıl 300'den fazla Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği maddeyi görüştük yani görünen o ki yine bu yaptığınız düzenlemeler Anayasa'ya aykırı olarak kanun teklifinde yer alacak, kanunlaşacak ve sonra Anayasadan geri dönecek. Bu yapılanlarla ilgili Anayasa Mahkemesi de iki yılda karar veriyor, geriye doğru da kanun işlemiyor, amacına uygun işler sağlandıktan sonra (B) maddesi değişiyor, tekrar buraya geliyor ve tekrar iş sürdürülüyor. Bu yöntem, yöntem değil. Anayasa'yı bu kadar ihlal etmeyin, Anayasa'yla ilgili var olan maddeleri bu kadar ayaklar altına düşürmeyin. 300'den fazla maddeyi geçen yıl Mecliste konuşmak durumunda kaldık.

Keza veteriner hekimlerle ilgili düzenleme yapıyorsunuz. Veteriner Hekimleri Birliği Başkanı burada, kendisi belki detayları sizlere sunacaktır. Orada da burada var olan maddelerde veteriner hekim arkadaşlarla yaptığımız görüşmelerde bunların, veteriner hekimlerin mevcuttaki haklarının geriye düştüğünü ve uygulamaya konulan özellikle para cezaları veya yöntemlerin, konseyin, odaların talep ettiklerinin karşılığı olmadığını; hayvan sağlığından meslektaşlarının mesleki durumlarına kadar sorunlar içerdiğini ifade etmektedir. Onlara, temsilci arkadaşlarımız konuştuğunda, veterinerlerle ilgili sanırım Dernek Başkanı arkadaşımız da burada, kapsamlı olarak değinecektir.

Şimdi burada Atatürk Orman Çiftliği'nin bina ve arazi vergi borçlarının silinmesiyle ilgili de söyledik yani kiracıların da borçları bu arada siliniyor mu, böyle bir düzenleme bunu kapsıyor mu, oradaki durumun da bir açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Ayrıca, belediyelerin yetkilendirildiği alandaki sıkıntıların Devlet Su İşlerinin yükünü üzerinden atmasını içeren bir düzenleme olduğu görülüyor.

Maddelerde de ayrı ayrı değerlendiririz ama gene tarımsal arazilerin kullanımına yönelik düzenlemelerde şu para cezaları öncelikleniyor, bununla ilgili, hayvanlarla ilgili, hastalıklarla ilgili getirilen düzenlemeler de var. Bütünüyle kanun teklifi, muhalefetle ortaklaşa görüşülüp, odalarla, derneklerle, sendikalarla konuşulup dört başı mamur çıksın, bu ülkenin tarımına katkısı olsun diye düşünülerek niye getirilmez, bunu da anlamakta zorluk çekiyorum.

Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.